Bir Masal Şehri, Edinburgh
13 Şubat 2019 Gezi

Bir Masal Şehri, Edinburgh


Twitter'da Paylaş
0

Şehri gezerken o güne kadar izlediğiniz, gördüğünüz ya da okuduğunuz bütün Ortaçağ filmlerinin, kitaplarının ya da sanat eserlerinin kullanıldığı bir mekânda olduğunuzu anlıyorsunuz.

David’le Edinburgh’a gitmek için erken bir saatte, henüz gün ağarmadan uyandık. Janie işe gitmeden mutfak tezgâhına, yanımızda götüreceğimiz sandviçler paketleyip bırakmış. Sekiz trenine bindik, krallığın sulak ve yeşil doğasını seyrederek üç saat sonra Edinburgh’un merkezinde, Waverley tren istasyondan şehre girdik. İstasyondan çıkan kalabalığı kilt (ekose etek) denen geleneksel kıyafetleriyle sokak müzisyenleri karşılıyor. Ellerindeki müzik aletleri eskiden savaş enstrümanı olarak kullanılan tiz sesli gaydalar. Ulusal halk kahramanı William Wallece’in hayatının anlatıldığı Cesur Yürek filminden duyduğum ezgiler çalınıyor kulağıma. Bir şehirde müziğin sesi bulunduğunuz yerden duyuluyorsa, o şehir canlıdır ve içine aldığı her şeyi yaşatır.

Etrafıma bakınıyorum, bir masal şehrindeyim âdeta. Ortaçağ mimarisine sahip binalar ve şatoların keskin uçlu çatıları göğe uzanıyor. Şehir eski ve yeni olmak üzere iki bölüm. Sanatsal ve kültürel yanıyla modern bir çizgide gelişen eski şehir, Arnavut kaldırımlı sokaklarıyla insanı binlerce yıl geriye götürüyor. Şehri gezerken o güne kadar izlediğiniz, gördüğünüz ya da okuduğunuz bütün Ortaçağ filmlerinin, kitaplarının ya da sanat eserlerinin kullanıldığı bir mekânda olduğunuzu anlıyorsunuz. Tarih insanı sarıp sarmalıyor, her an bir köşe başında atının üzerinde bir şövalye ya da yakılmak üzere olan bir cadıyla karşılaşabileceğinizi düşünüyorsunuz. Ortaçağ’ın karanlık günlerinde Edinburgh’ta cadı olduğuna inanılan dört bin kadının yakıldığı biliniyor. Günümüzde beş yüz bin nüfuslu bir şehir için Ortaçağ’da dört bin kadın büyük bir sayı.

Edinburgh’un her yanından görülebilen, hayaletleriyle meşhur kalesi, yüksek kayalıklar üzerinde binlerce yıldır yıkılmadan ayakta kalan nadir yapılardan. Görmek istediğim yerler arasında ilk sıraya aldım. Yukarıdan şehri kafamın içine oturtmak istiyorum, böylece yön duygum kısa sürede oluşacak. Kaleye çıkan Royal Mile ya da High Street yolunda sokak müzisyenleri, turistlerle fotoğraf çektiren Cesur Yürek kostümlü ya da şövalye giyimli adamlar, hediyelik eşya dükkânları ve çok sayıda barla şehre özgü turistik mekânlar yer alıyor.

Yol üzerinde, J. K. Rowling’in Harry Potter kitaplarını yazarken zaman zaman oturduğu ve çalışmalarını yürüttüğü Fil Kafe’de birer kahve içiyoruz. Yaz kış pek değişmeyen, sanatçının melankolik yanını besleyen Edinburgh’un bulutlu, yağmurlu, serin havası yaratıcılığı körüklüyor olmalı. Belki de sırf bu yüzden çok sayıda sanatçı ve bilim adamı yetişiyor bu topraklarda.

İkinci durağımız Viski Müzesi. İçerisi kalabalık. Birkaç çeşit viskinin tadına bakıyoruz. Sonra hepsinin tadı birbirine benziyor, ısınıyoruz, çakırkeyif olunca soğuk havaya çıkıyoruz tekrar. İskoçlar viskiye hayat suyu diyor. Kelime anlamı hayatın kaynağı, haklılar. Viski Müzesi’ne girmeden önce yorgun, uykulu ve üşüyordum, çıktıktan sonra neşeli, dinç ve ısınmış hissediyorum, yeni bir şehirde olmanın heyecanıyla doluyorum yeniden.

David bu kez bir barın kapısında duruyor, önce barın adını gösteriyor, Last Drop, içeri giriyoruz. Birer tek atalım, diyor. “Why not buddy,” diyorum, “why not”! Hayat suyundan devam ediyoruz. Eskiden idamların ve cadı yakma törenlerinin gerçekleştirildiği, şimdilerde dünyanın en büyük festival alanlarından biri olarak gösterilen Edinburgh Fringe festival alanı Esplanade Meydanı’ına götürülen mahkûm son içkisini, o an bulunduğumuz barda içiyormuş. İskoçlar da en az İngilizler kadar kibar insanlar, bir idam mahkûmuna giderayak hayat suyu ikram etmelerinde bir nezaket olmalı.

Kalede David’le şehri izliyoruz. İngiltere bayrak sevdalısı bir ülke değil. Uzaktan, bir binanın çatısında İngiliz Bayrağını görünce, “Look David, English flag,” dedim nedense. Söylediğim şeyin bende mantıklı bir açıklaması yok. David parmağını dudağına götürdü ve etrafına bakındı, söylediğimi duyan kimse yok. Bana sessizce, “British Flag Kadir,” dedi. İngiltere, Birleşik Krallık’ın dört ülkesinden sadece biri, öbürleri İskoçya, Galler ve İrlanda’nın bir bölümü. İskoçya kendi içinde bağımsız, kendi bayrağı ve parlamentosu var. Krallığın bayrağındaki beyaz çapraz çizgiler İskoçya’yı temsil ediyor, öbür çizgiler de krallığın öteki ülkelerini ve İrlanda’nın bir bölümünü. Böylece bayrak herkes tarafından benimseniyor ve sahipleniliyor.

"David," dedim bunun üzerine, “Siz İngilizler boktan politikalarınızla dünyada birçok savaş çıkardınız, halkları sömürdünüz ve dünyanın dört bir yanına hükmettiniz ama yanı başınızdaki İskoçları, İrlandalıları kontrol edemediniz, tarih boyunca onlarla kavga ettiniz, savaştınız.”

David çantasından çıkardığı sandviçlerden birini uzatıyor bana. Alkolün acıktırdığı midemi jambonlu sandviç yatıştırıyor, tadı nefis. Bir süre konuşmadan bayrağa bakıyorum, David denize, uzaktan mavi bir şal gibi şehri saran Kuzey Denizine bakıyor.

"Ama," diyorum David’e, "hâlâ dünyanın birçok az gelişmiş ülkesinde, artık terk ettiğiniz ve küçümsediğiniz, antidemokratik bulduğunuz politikalarınız hüküm sürmekte. İskoçların dilini yasakladınız ve barbar bir dil olarak aşağıladınız, yok saydınız. Belki İskoç diye bir halk yok, aslında onlar da İngiliz, dediniz geçmişte, bir yanlıştan döndünüz, ama ihraç ettiğiniz berbat politikalarınızla birçok az gelişmiş ülke, hâlâ komşu halkların dillerini yok sayıyor, kültürlerini aşağılıyor."

“Haklısın Kadir,” dedi, oldukça kibar.

“Bunu siz yaptınız,” dedim, denize döndüm yönümü, böylesi daha iyi. Deniz her ne kadar uzakta da olsa varlığı sakinleştiriyor beni. Politika konuşunca onun da en az benim kadar sinirlenmesini istiyorum, ama oralı değil. Janie’in sandviç işinde iyi olduğunu söylüyor, katılıyorum ona.

“İlk gün yaptığı tavuklu mantar da çok güzeldi,” dedim.

“Onu ben yaptım,” dedi.

“İnsanın yemekten anlayan bir arkadaşının olması güzel bir şey,” dedim.

“Haklısın,” dedi.

“Haklı olduğumu biliyorum David,” dedim, “Marks’ın sözünü ettiği güneş bu topraklarda batacak ve halklar kardeşçe yaşayacak.”

David mırıldanarak, “I hope, Kadir,” dedi, sanki inanmıyor bana. Bir tane daha sandviç uzattı. Hayır, diyemedim, sahiden çok güzeller.

Rüzgâr, soğuk ve arada serpiştiren yağmur kanımda dolaşan hayat suyunun etkisini hafifletince kalenin içine girdik. Keltçe, “Nemo me impune lacessit” yazılı girişte. “Cezasız kalacağını sanarak bana saldırma” anlamına geliyor.

Kale birbirinden farklı bölmelerden oluşuyor. İçindeki müzede çağlar öncesine ait silahlar, giysiler ve İskoç kültürünü yansıtan tarihi eserler sergileniyor. Birçok yerde karşıma çıkan tek boynuzlu efsanevi hayvan (ata benzetiyorum) figürü on ikinci yüzyıldan beri ülkenin sembolü, müzedeki birçok silah ve kalkanın üzerine işlenmiş. Ayrıca Edinburgh’ta Britanya Krallığı’nın en büyük ikinci gölü Loch Ness, Nessie adıyla bilinen dinozor benzeri efsanevi canavarıyla meşhur, birçok yerde Nessie’nin maketi de var. Hakkında kitaplar yazılan, efsaneler üretilen ve filmler çekilen Nessie gerçeküstü bir varlık, bir düş yaratığı, yok sayılmıyor, varlığı da ispatlanamıyor.

Kraliyet köpeklerine ait oldukça bakımlı mezarlık ilgimi çekiyor. David’in akrabalarının, arkadaşlarının, dostlarının evlerinde hep bir ya da iki köpek var, kedi yok. Alerjisi olmasa o da evine bir çift köpek almak istiyor. Sahibi öldükten sonra on dört yıl boyunca mezarının başından ayrılmayan terrier cinsi Bobby’nin heykelinin karşısında, aynı adlı barda demleniyoruz. David’e, “Neden özellikle köpek, neden bu kadar çok seviliyor,” diye soruyorum. Heykelin üzerinde, “dostluk, sevgi ve şefkati senden öğrendik” yazılı. David diyor ki: Köpeği genellikle çocuklu aileler tercih ediyor. Köpeklerin ömrü kısa, çocuk ilk ölüm duygusunu ve acı kaybı köpekler üzerinden yaşıyor. Bu kayıp, sonraki yıllarda anne baba yasını hafifletiyor. Elbette tek neden bu değil, dostluk, şefkat ve en önemlisi de sevgi. Bobby için işler tersine dönmüş, büyük acıyı yaşayan Bobby, heykeli dikilecek kadar acı çekmiş zavallı köpek. Bobby’e kaldırıyoruz kadehlerimizi.

Edinburgh da Britanya Krallığı’nın öbür şehirleri gibi devasa park ve bahçeleriyle insana doğanın çeşitliliğini kendi doğallığı içinde yaşatıyor. Sincaplar, tilkiler, martılar, güvercinler, farklı kuş türleri ve şehir hayvanlarının atası kargalarla doldu parklar. Hava soğuk, gökyüzü koyu gri, şehrin büyük ana parklarından Meadows’tayız. Köpeğini ya da çocuklarını gezdiren birkaç kişi dışında etraf sakin, sessiz. İnsanların giyimi renkli. Şehrin gri rengine inat giyimlerinde uçuk kaçık renkler dikkatimi çekiyor, en çok kırmızı ve tonları. İstanbul’da insanların kışın açık havalarda bile koyu ve grinin tonlarından oluşan giysileri, sanırım havaların dışarıda nasıl olduğuyla değil de kafalarının içinde nasıl olduğuyla ilgili bir durum. Holyrood Park’ta en tepeye, Arthur’s Seat’te şehri farklı bir açıdan izliyoruz, rüzgar sert esiyor. Manzara Dracula filmindeki bir sahneden farksız, o an o evlerin içindeki yaşamları merak ediyorum.

Şehrin ıslak soğuğu iliklerime kadar işledi, şubat burada olmak için uygun bir ay değil. Gün içinde zaman zaman yağan yağmurun altında yağmurluklarımızın fermuarı boğazımıza kadar çekili, pes etmeden geziyoruz. Tek biletle şehrin turistik yerlerini gezdiren tur otobüsünde farklı duraklarda inip etrafı gördükten sonra yola devam ediyoruz. 

Akşam yemeğinde yüksek tavanlı şık bir restorandayız. Siparişlere karışmıyorum, David bu konuda iyi, boğazına düşkün. Ortaya bir tane geleneksel işkembe dolması “haggis” geliyor. David tadına bakmıyor. Türkiye’ye geldiğinde kokorecin de tadına bakmamıştı ama İngiltere’nin fish&chips menüsüne bitiyor. Etrafımızdaki herkes çok şık, klasik müzik ezgileri geliyor kulağıma. Lavaboya kalkınca beyaz piyanonun başında oturan adamı görüyorum. Kendini ortamdan soyutlamış, çaldığı ezgilerle göğe yükselmiş, o an aramızda değil. Gözleri kapalı, nota defterine bakmıyor, her şey ezberinde. Restoranda iki saate yakın zaman geçiriyoruz, dinleniyoruz, çayımızı kahvemizi içiyoruz, sonrasında birkaç saat daha şehrin sokaklarında takılıyoruz ve eski şehir denilen bölgede sıralanan barlardan birine dalıyoruz. Giriş ücretli, içerisi kalabalık, gürültülü. Kelt giyimli erkekler ve yöresel kıyafetli kızıl saçlı kadınlar sahnede yöresel ceilidh dansı öğretiyorlar müşterilere. Hemen öğrenenler, hiç öğrenemeyenler ve öğrenmeye çalışırken komik duruma düşünler oluyor, gülüyoruz. En çok karışıklık dönüşlerde çiftler birbirinin koluna girmeye çalışırken yaşanıyor. İkinci biramı içtikten sonra ben de sahnedeyim. İçerisi sıcak, kahkahalar yükseliyor, dans etmek güzel.

Edinburgh bir masal şehri, film sahnesi, hikâyede bir mekân, tiyatroda dekor. Kuzeyin Atina’sı, okuma oranı ve kültürel düzeyi en yüksek Avrupa kenti ve bir öğrenci yurdu, orada olmak güzel.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR