Bir Mavi Kadın: Azra Erhat
11 Mart 2020 Edebiyat Hayat İnsan

Bir Mavi Kadın: Azra Erhat


Twitter'da Paylaş
0

 “Elbette ki insan değerleri ve demokrasi süreci bu ana kavrama (erdem) dayanır. Erdem kavramı da Batı’ya klasik kaynaklardan gelir.”

Yirmili yaşlardayken düşünce ve düş dünyamı şekillendiren kitaplar arasında bir Azra Erhat yapıtı da yer alıyordu: İşte İnsan (Ecce Homo). Hümanizma düşüncesinin yoğunlaştığı İşte İnsan’ın sayfalarında Homeros, Dante, Shakespeare, Galile, Luther, Beethoven, Yunus Emre ve Atatürk’ün düşünceleri üzerinden yepyeni bir Türk hümanizması oluşturuluyordu. Okuruna sürekli “İnsanım!” diye seslenen Ezra Erhat dünyada en yüce kavramın “insanlık” olduğunu, “erdem”in insanı taçlandırdığını derinden sezdiriyordu. 

Şimdi o kitabın sayfalarıyla yeniden buluşuyor gözlerim: “İnsanım, seni sana söylemek istiyorum. Sen kimsin? Gözümü açtığım günden beri hep seni gördüm ışıl ışıl göğün altında, kıyıların çakılları kadar çok, onlar kadar çeşitli. Seni anlattı bana okuduğum her kitap, gördüğüm her yapı, duyduğum her ses. Sen bensin, ama ben de sen olayım diye uğraştım durdum,” cümleleriyle başlıyor İşte İnsan.  Sayfalar ilerledikçe görkemli bir kültür, edebiyat, sanat, felsefe ve mitoloji şöleninin içinde buluyoruz kendimizi. İnsanlık, erdem, özgürlük, adalet, insancılık (hümanizma) gibi kavramların içeriği yeni boyutlar kazanıyor seçilen metinlerin anlamlarında. İlk Çağ (Monologos), Ara Çağ (Dialogos), Bizim Çağ (Symphonia) olmak üzere, üç ayrı bölümde, bize özgü bir hümanizmanın düşünsel temelleri atılıyor. Şiirsel, sade, içten ve yalın bir anlatımla, okuyanlara yeni bakış açıları kazandırılıyor. 

Azra Erhat ülkemizin aydın, düşünen, tartışan, sorgulayan, araştıran bilim kadınlarının simge adlarından biridir. O, bir “kadın” olmayı önemser, ama onun için aslolan öncelikle “insan” olmaktır. Çok yönlü bir kişilikti Azra Erhat. Hem edebiyat, felsefe, mitoloji ve tarihin içinde yaşıyordu, hem de ülkemizin ilk klasik filoloji uzmanlarındandı. Kelimenin tam anlamıyla bir kültür insanıydı. Düşünsel çalışmaları, onu deneme ve inceleme yazarlığına yönlendirdi. Eski Yunan ve Roma dilleri uzmanı oluşunun yanı sıra bir filologdu. Ülkemizde arkeoloji çalışmalarının öncü simalarından biriydi, gerçek bir Anadolu bilimcisiydi. 

Anadolu’da kültür kaynaklarının derinlerine indiğinde pek çok kültürün beşiğinin Anadolu toprakları olduğunu görmüş ve bu savını pek çok çalışmasında dillendirmişti. Bir dönem Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi akademisyenlerinden olan Azra Erhat aynı zamanda iyi bir çevirmendi. Ülkemizin ilk kapsamlı Mitoloji Sözlüğü’nün yazarıydı. “Mavi Yolculuk” teriminin isim annesiydi. O, masmavi bir düşün kadınıydı; mavi düşlerin, mavi düşüncelerin kadını…

Azra Erhat’ın yaşam öyküsü renkli, canlı, hareketli ve çok kültürlü oluşuyla dikkati çekiyor öncelikle. Onun, 12 Mart 1971 askeri darbesi sırasında tutuklanıp cezaevinde dört ay kaldığı dönemde kaleme aldığı Gülleylâ’ya Anılar bir roman akıcılığında yazılan, genç bir insanın öğrenme, araştırma heyecanıyla dolu, etkileyici bir kitap. Bu yapıtında Azra Erhat çocukluğunu, genç kızlığa adım atışını, yurtdışında aldığı eğitimi, yabancı ülkelerde yaşadığı çeşitli deneyimleri ve anılarını tatlı bir dille aktarıyor. Gülleylâ’ya Anılar’da en küçük yeğeni Gülleylâ’ya sesleniyor. Onun, mektuplar şeklinde düzenlediği bu anılarını okumak hem Azra Erhat’ı daha yakından tanıma olanağı sunuyor hem de anlatılan olay ve yaşantılar hakkında düşündürerek zihinlerde kültür, uygarlık, ulus, tarih, insan, hümanizma gibi kavramlara açılımlar kazandırıyor.

4 Haziran 1915 tarihinde İstanbul’da doğdu Azra Erhat. Gülleylâ’ya Anılar’da çocukluğuna dair en uzak anı olarak, bazı güçlü seslerin, gürültülerin kulağında yankılandığını dile getirir. Bu seslenişler “Yangın vaaar!” nidalarıdır. Bekçilerin, mahalledekilerin ağzından sıklıkla duyduğu ve çevreye telaş veren bu seslenişlerden çok korktuğunu, o yıllarda İstanbul’un ahşap evlerini bekleyen en büyük tehlikenin yangın olduğunu anlatır. 

Şişli’de ana cadde ile Küçükbahçe Sokağı’nın kesiştiği köşede bulunan üç katlı büyük bir evde yaşıyorlardı. Küçük bahçesinde birkaç gülfidanı ve sarmaşık olan evin giriş kapısına sağlı sollu beş altı basamaklı bir merdivenle çıkılırdı. Üst kattaki cumbanın önünde yer alan sedire diz çöküp pencereden caddeyi seyretmekten çok hoşlanırdı küçük Azra. Ama bütün çocuklar gibi onun için evin en çekici yeri merdiven altındaki bodrum katıydı. Bu katta mutfak, çamaşırhane, kiler ve ağabeyinin oyun odası vardı ve hepsi büyük bir taşlığa açılırdı. Bir de kedisi vardı; adı Pisiağalar’dı. Onunla oynamayı çok severdi Azra. Evin en dikkate değer kadını nenesiydi. Bu ufak tefek ama güçlü kadın, saygı uyandırırdı çevresinde. Zekâsı ve iş bilirliği dillere destandı. Dedesi Azra’ya pek aldırmazdı, ama nenesi torunları arasında en çok Azra’yı sevdiğini belli ederdi.  

Dört kardeştiler: Azra’nın Akile adında bir ablası, Ehat adlı bir abisi ve Fazıl adında küçük bir kardeşi vardı. Ablasının güzelliği sık sık gündeme gelirdi, Azra onun yanında güzellik olarak kendini sönük hissederdi. Ama her zaman Azra’nın daha akıllı olduğunu söylerdi büyükleri. O yüzden, ablasına eziklikle üstünlük arası bir duyguyla yaklaşırdı. Dört kardeşin çocukluğu, dadılar, sütnineler ve mürebbiyelerle geçiyordu. İstanbul’un işgal günleriydi. Her yere korku ve güvensizlik egemen olmaya başlamıştı. Sokaklar tehlikelerle doluydu; evin çok yakınlarında bir bomba patlamıştı. Küçük Azra sokağa çıkarılmadığı için mutsuzdu. Evlere işgal güçleri tarafından el konuluyordu. 

Bir gün teyzesi ağlayarak gelir, evi işgal edilmiş, kendi de evinden çıkmaya zorlanmıştır. Azra, İngiliz askeri denen kişilerin masallardaki devlerden, cinlerden de beter kötü kişiler olduklarına kanaat getirir. Bir gün gelir, kendi evlerinin de işgalcilerce boşaltılması istenir, büyük bir üzüntüyle evden çıkmaya hazırlanırlarken her nasılsa ani bir kararla eve yerleşmekten vazgeçer İngiliz askerleri. 

Azra çok küçük yaşlarından beri aşırı duygulu, coşkulu bir çocuktu. Babası onun bu coşkulu hallerinden hoşlanmazdı. Durgun, ölçülü, akıllı; çevrede sayılan, sevilen bir adamdı. Çocuklarıyla arasında hep belli bir mesafe vardı. “Beybaba” ve “Siz” derlerdi ona, kendisine pek fazla yaklaşamayacaklarını bilirlerdi. Baba tarafı aslen Selanikliydi. Azra’nın dedesinin Selanik’te yalıları ve apartmanları vardı. Daha sonra mübadil olarak Türkiye’ye geldiklerinde dedesi mülklerinin karşılığını alabilmek için uzun zaman uğraşmıştı. Annesinin ailesi ise uzun zaman önce İstanbul’a yerleşmişti. Dedesinin Büyükada’da Hıristos Tepesi’nde bahçeli, güzel bir evi vardı. Bahçede yer alan kameriye rengârenk camlı; yusyuvarlak, pırıl pırıl bir evcikti. Kızgın güneşin altında, mavi, yeşil, sarı ve mor ışınların içinde tek başına ya cennette ya da masallardaki sırça sarayların birinde sanırdı kendini küçük Azra. Yazarların çoğunun çocukluğu zengin düşlerle, renkli hayallerle geçer, Azra Erhat’ın çocukluğu da böyle mekânlarda düş kurmakla geçiyordu. 

Küçük Azra’nın baba tarafı çok kalabalıktı, ama onları daha az görürlerdi. Babaannesi evinden hiç çıkmazdı. Ananyan Apartmanı’nda onu görmeye, elini öpmeye giderlerdi. Babaannesinin Fatma olan adı, Akile Abla’sına göbek adı olarak verilmişti. Azra doğmadan önce nedense onu erkek olarak beklemişti ailesi, kız doğunca epeyce düş kırıklığına uğramışlardı. Azra, annesinin genç yaşta ölen çok sevdiği bir arkadaşının adıydı. Babası ile annesi karakter olarak birbirlerinden farklıydılar; ancak birbirlerine bağlı ve mutlu bir aile tablosu oluşturuyorlardı. 

Azra Erhat, çok dilli ve çok kültürlü ortamlarda büyüdü. “Bizim evimizde en az üç dil kullanılırdı: Türkçe, Fransızca ve Rumca,” diyor. Rumcayı daha çok ev işlerindeki yardımcıları kullanırdı, annesi Rumcayı oldukça iyi konuşurdu. Babası Rumca konuşmazdı, ancak bütün aile Fransızca bilirdi. Azra Erhat, kendini bildi bileli Latin harfleriyle her türlü yazı ve kitabı okuduğunu, ancak bu yazıyı ona herhangi bir kimsenin özel olarak öğretmediğini, Arap harflerini ise bir türlü öğrenemediğini belirtiyor. 

1922 sonbaharında ani bir “İzmir’e taşınma” haberiyle şaşırır Azra. O sıralarda kedisi kaybolduğu için mutsuzdur. İstanbul’daki kuşkulu, fiskoslu havadan bıkmıştır; olayların ne olduğunu anlayamayacak kadar küçüktür. Anlattığına göre, çocukluğunda asıl mutlu olduğu şehir İstanbul değil, İzmir’dir. İstanbul’da köhne Bizans’ın havasını hissetmiştir yüreğinde; İzmir’de ise yeni bir ülkenin, modern bir toplumsal yaşamın ayak sesleri duyulmaktadır. Babası da işlerini artık İzmir’de sürdürecektir.

Uzun süren bu vapur yolculuğu sırasında annesiyle yolcu hanımlar arasındaki konuşmalarda “yangın, harp, felaket” gibi sözler geçtiğini duyar Azra. Vapur, İzmir’e yavaş yavaş yaklaşırken kentin Körfez’den görünümüne hayran olur. Kordon boyunda bir eve yerleşirler. Üst katı geniş cumbalı, iki katlı beyaz bir yapıdır. Arkasında asmalı duvarı olan ufak bir bahçesi vardır. Kordon boyunda yalnızca bir sıra ev korunabilmiştir yangından, arka balkondan tepelere uzanan sokaklar boyunca taş yığınları ve göz alabildiğine yıkıntılar görülmektedir. 

Azra, hayatında ilk kez sinemaya Kordon’da gider, ilk filmleri burada izler. Sinema onda iz bırakacak ve hayatı boyunca bir sinema tutkunu olacaktır. İzmir’de yaşam günlük güneşlik, aydınlık ve eğlenceli gelir ona. Resimli dergiler ve çocuk kitapları okumaktan keyif alır. Komşu evdeki Musevi kızla da arkadaş olmuştur. 

İzmir’in yakıcı güneşi battıktan sonra, etraf serinlemeye başlayınca herkes evinin önüne çıkar, iskemleler sokağa dizilir, soğuk limonatalar içilir, bardacık incirleri, parmak üzümleri yenirdi. Akşamları balık tutulurdu kapı önündeki Körfez’de. Burada aile olarak geniş ve seçkin bir çevre edinmişlerdi. 1924 yılında hayat sonsuz bir bahar gibi açılıyordu gözlerinin önünde. Tütün firmasında müdür olan babası, İzmir ve çevresinde çok iyi ün yapmıştı. Viyana’daki patronlar durumdan memnundular. Her şey güzel devam ederken, çok sevdiği kuzusunu kestikleri gün büyüklerine isyan eder Azra. Sonrasında birdenbire, çok sevip saydığı nene ölür İstanbul’da. Ardından Fazıl tifo olur, kırk gün kırk gece ölümle pençeleşir. Annesi her an başındadır. Fazıl iyileştiğinde onu tanıyamaz; odasında çok zayıf ve perişan halde bir çocuk görür. Hayatın zor ve acı olayları art arda gelir. Azra, ölüm ve yıkım karşısında yılmamayı daha o yıllarda öğrenmeye başlar. 

Çok geçmeden başka bir haber gelir: Yeni bir yaşam için ailece Viyana’ya gideceklerdir. İstanbul’dan Viyana’ya giden aile, iki yıl orada kalır. O yıllarda Azra Erhat bir hatıra defteri tutmaya başlar. On, on bir yaşlarında bir çocuk olmasına rağmen, şehrin romantik havasından etkilenir. Sanki bir masal şehridir Viyana; mimarisi, Tuna nehri, parlak kültür ve eğlence hayatı, konserleri, operaları, tiyatroları, soylu ve nazik havasıyla büyüler onu. Kentte bulunan oyuncak sarayı rüyalarını süsler. Zamanının çoğunu burada geçirmek ister. Giyim tarzları şıklaşmış ve yaşama biçimleri farklılık göstermeye başlamıştır. Kiraladıkları ev de bir şato gibi etkileyici ve gizemlidir. Sandık odasında ev sahiplerinden kalma eski eşyalar sırlarla doludur sanki. Çevredeki ormanlar muhteşemdir. Evlerinde çalışan birkaç kadından Almanca öğrenmeye başlar. Birkaç ay sonra da bir mürebbiye tutulur. Matmazel Nowilein çocuklara kültürün yanı sıra Batılı görgü eğitimi verir. Herhangi bir dine bağlı olmayan bir ahlak ve erdem anlayışını da aşılar onlara. “Nowilein’den öğrendiğim ahlak bugün de uyguladığım ahlaktır. Başkasını saymak, sevmek, kendinden önce başkasını düşünmek, almaktan çok vermeyi önemsemek, gönül kırmamak, cömert davranmak, kendi çıkarını ön plana almamak,” der.

Viyana’da tiyatro sanatının önemini derinden kavrar. Gülleylâ’ya Anılar’da belirttiği gibi, tiyatronun herhangi bir eğlence, gelişigüzel bir oyun sergileme yeri değil de insanlığın çok ciddi, çok önemli bir töreninin kutlandığı yer olduğunu Viyana’da öğrenir. İzlediği oyunlar ona yepyeni güzellikler sunar, onun dünyasında sanatların en sihirlisidir tiyatro. Öyle ki Azra Erhat’ın sanata adım atmasını, sanat yaratıcılığının ne olduğunu sezinlemesini sağlamıştır.  

Ailenin Viyana’da yaşamı iki yıl sürer, firmanın işleri bozulmaya yüz tutunca, babasını Belçika temsilcisi olarak görevlendirirler. Azra, Brüksel’e gitmek üzere trene bindikleri gün, gerçek yaşama doğru ilerlediğini sezinler, için için sevinir. 

Azra Erhat, özgür ruhlu bir genç kızdı. Bireysel davranmayı seviyor; baskıdan, birtakım kalıplara sokulmaktan hoşlanmıyordu. Gerektiğinde itaatsizlik etmekten çekinmeyen, doğru gördüğü yolda azimle ilerleyen bir insandı o. İlkokulu Viyana’da bitirmişti, şimdi Brüksel’de onu başka eğitimler bekliyordu. Burada Flamancanın yanı sıra Fransızcasını da geliştirdi. Brüksel’de okuduğu lisenin ezbersiz eğitime ağırlık vermesi nedeniyle okulda bir şeyi “öğrenmeye” değil “anlamaya” önem verdi. Kültürün insanda her şeyi unuttuktan sonra kalan şey olduğu fikrinden hareket eden Azra Erhat, Brüksel’de yazıldığı lisede ilk günden itibaren kendisine bilgi değil kültür aşılandığını dile getirir, eğitimde ezbere karşı olduğunu belirtir: “İnsan dediğin canlı kitaplık değildir. İnsan düşünen kafadır, kitabın varlığını bilmeli, gerektiği zaman kitabı açıp okumalı, o kadar. Bellek dediğin papağana yakışır, insana değil.”

 Belçika’nın coğrafyası, mimarisi, kültürel dokusu etkiler Azra Erhat’ı. Özellikle, çok erken çağlardan beri buralara kentlilik bilincinin, yurttaşlık onurunun, hak ve hukuk anlayışının yerleşmiş olduğunu görür. Brüksel’de Azra Erhat’ın sinema tutkusu devam eder, filmlerini izlediği sanatçılara hayran olur. Belçika’daki yaşamları, Résidence Palace adı on katlı bloklardan oluşan modern sitedeki kiralık büyük bir dairede geçer. Brüksel Emil Jacgmain klasik lisesini bitiren Azra Erhat, bu okulda çok yoğun ve sıkı derslerde Latince ve Yunanca öğrenir. Başarılı bir öğrenci olarak göz doldurur. Okulda hocaları ve arkadaşları onu çok sever, ondan “La petite Turque” diye bahsederler.

Azra Erhat lise dönemindeyken, o büyük evde ayrı bir odası olduğu için rahatça dersleriyle ilgilenir, kalan zamanlarda kitap okumaktan büyük keyif alırdı. Odasında kitap okumakla geçirdiği saatlere doyamazdı. Üç Silahşörler’i, Norte Dame’ın Kamburu’nu, Sefiller’i ve daha pek çok klasik yapıtı okumuştu. 

Racine, Moliere, Corneille gibi klasik tiyatro yazarlarının oyunlarını ezberlercesine okur, kahramanlara özenir, okuduklarını dramatize ederdi. Verlaine, Vigny gibi şairlerin şiirleri ve Cyrano de Bergerac elinden düşmezdi. Onun için kitap okumak, özlü bir yalnızlığı yaşamaktı. Bu özlü yalnızlığı paylaşabileceği tek dost kitaptı. 

1930’lu yıllara gelmişlerdi. Dünyada büyük bir ekonomik buhran vardı. Bu durum babasının işlerini ve yönettiği firmayı olumsuz etkiliyordu. Babasının sağlığı da giderek bozulmaya başlamıştı. İstanbul’a döndüler. Bir süre sonra babası vefat etti.  Annesi, dört çocuğuyla hayat mücadelesini sürdürmeye gayret etti. Azra Erhat Brüksel’de kalıp öğrenimini sürdürdü. Burada, Belçikalı iki eğitimci aileden kalacak yer ve diğer konularda yardım ve himaye gördü. Öğretmen ruhlu olan bu iyiliksever kadınlar, demokratik eğitim anlayışına sahiptiler; öğrencilere, gençlere eşitlik içinde davranırlardı. Azra Erhat onlarda gördüğü bu “adanmışlıktan” çok etkilendi. Sonuçta liseden mezun olmuştu, şimdi de üniversitede okumak istiyordu. Asıl sevdiği ve başardığı dersler Latince, Yunanca ve Fransızca olduğu için klasik filoloji ile Roman filolojisi arasında bir seçim yapacaktı. Ağustos 1934'te İstanbul’a vardığı zaman ilk işi üniversiteye yazılmak oldu. Artık, bilim okyanusuna açılıyordu. O yıllar, üniversitelerin, özellikle İstanbul Üniversitesi’nin altın yıllarıydı.

Üniversite, modern çehresiyle daha yeni kurulmuştu. Almanya üniversitelerinin otoriteleri İstanbul Üniversitesi’nde toplanmıştı. Hitler rejimine duydukları nefretle Almanya’dan uzaklaşan hocalar, İstanbul ve Ankara’da yeni kurulan üniversitelerde ders vermeye, bölümler kurmaya başladılar. Edebiyat Fakültesi’nde Prof. Leo Spitzer, alanında dünyaca ünlü ve değerli bir hocaydı.

Azra Erhat, Prof. Spitzer’den çok etkilenir, onu bilimsel hayatında bir dönüm noktası olarak görür. Onun için, “Hem geleceğime yön veren hem de öğretisi ve yöntemiyle o gün bu gün çalışmalarıma damgasını basan bilgindir. Leo Spitzer olmasaydı bugün ben olmazdım, dünya görüşüm bu olmaz, anılarımı daha açık seçik bir dille iletemezdim,” der. Belli bir zamanda yazılmış belli bir eseri incelemekle, o zamanın toplumunu göz önünde canlandırabileceğimizi belirten Azra Erhat; yazılı her eserin, yazarının özelliklerini, davranış ve tutumunu da yansıttığını vurgular. Böylece, dilden yola çıkılarak düşünce tarihine varılacaktır. Bu inceleme ve yorumlama çalışmasını Textinterpretation (metin yorumlaması) olarak adlandırır Spitzer. Dersler, seminerler o kadar güzel, ilginç, renkli ve keyifli geçer ki Azra Erhat satırlarında o coşkuyu duyumsatır Gülleylâ’ya. Prof. Spitzer kürsü başkanı olduğu için Roman filolojisine yönelmiştir. Bir taraftan yeni kurulan arkeoloji bölümü hocaları Azra Erhat’ın Yunanca ve Latince bildiğini öğrenince, onu kendi bölümlerine çekmek isterler, ama Azra Erhat Spitzer’den ayrılmaz. Bölüm arkadaşlarıyla hazırladıkları metin yorumları ve makalelerin Edebiyat Fakültesi Mecmuası’nda çıkmasından sevinç duyar. 1935’te bu dergide yayımlanan "Üslup Üstüne" adlı yazısını yıllarca sakladığını belirtir. Azra Erhat’ın üniversite yaşamı renkli ve hareketlidir. Ders dışında arkadaşlarıyla sosyal yaşamın ve eğlenceli ortamların içinde yer alırlar, plajlara gidip yat gezilerine katılırlar. Azra Erhat iki yıl Spitzer’in derslerini izler ve ders saatleri dışında düzenlediği İspanyol edebiyatı seminerlerine katılır. 

1936 yılı Azra Erhat’ın yaşamında bir dönüm noktası oluşturur: Hocası Prof. Spitzer bir gün onu Prof. Georg Rohde ile tanıştırır. Spitzer onu “İşte benim Latince-Yunanca bilen tek öğrencim,” diye tanıtmıştır. Rohde, Ankara’daki çalışmalarından söz eder, orada tek başına olduğunu; kendisine bir asistan ya da bir yardımcı bulunamadığını, Türkçe bilmediği için derslerini Türkçeye çevirecek birini aradığını, ama altı aydan beri bu sorun çözümlemediğinden büyük bir umutsuzluğa düştüğünü yana yakıla anlatır. Kendisine birkaç çevirmen verdiklerini, ama onların da Latince ve Yunanca bilmemelerinden dolayı kendisinin Almanca söylediklerini tam ve doğru çeviremediklerini üzülerek dillendirir. Hem Almanca bilen hem de Latince- Yunanca okumuş bir asistan aradığını söyler. Spitzer, coşkun ve içten bir şekilde “Azra’yı alın. Aradığınız asistan odur. Alın götürün Ankara’ya!” der. Azra Erhat şöyle anlatır Gülleylâ’ya Anılar’da: “Spitzer’in atılımlarına alışmıştık, yazılarında da derslerinde de fikirler ok gibi fırlar, özgün, beklenmedik görüşleri ile şaşırtırdı okuyucuyu da dinleyiciyi de. Bu da beklenmedik bir öneriydi, ama öyle güçlü bir kişiliği, öyle kandırıcı bir atılganlığı vardı ki bana da bizimle olan bütün arkadaşlara da benimsetti bu fikri.” Rohde ile hemen geleceği konuşurlar, planlar, programlar hazırlarlar. Rohde, Azra Erhat’a kısa sürede çevrilmesi gereken bir Latince gramer verir. Azra Erhat, disiplinli ve azimli bir şekilde çeviriyi hazırlayıp zamanında teslim eder. Bir süre sonra atama emri gelir: Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Klasik Filoloji bölümüne mütercim olarak atanmıştır. 

1 Eylül 1936’da Ankara’da işinin başında olması gereklidir. 31 Ağustos’ta annesiyle birlikte Toros ekspresine biner; sabahleyin Ankara garına inerler. Prof. Rohde, karısı ve iki çocuğu ile onları karşılar. O anda Azra Erhat şöyle düşünür: “İki yıldır özlediğim kurtuluş buydu. Hayat başlıyordu…. Kişiliğimi gerçekleştirmek yolundaki birinci aşamayı aşmış, ikinci aşamaya varmıştım. Ankara’nın havasıydı benim özlediğim, Ankara’ydı benim aradığım.” Ankara’da on bir yıl kalır Azra Erhat. Ankara’nın ışığı, içini sevinçle doldurur. Ona göre, Ankara’da öyle bir ışık ve aydınlık vardır ki, insanın yüreğinde ve kafasında engin bir esenlik yaratır. Yeni kurulan ve gelişmekte olan Türkiye’nin kalbi, geleceğin ışığıyla doludur. Buradaki dersler, öğrencilerin istekli ve hevesli çalışmalarıyla güzel ve anlamlı geçer. Azra Erhat, Ankara’da geceyi gündüzüne katarak çalışır. Rohde’nin de öğretici gücü büyüktür. Azra Erhat o yıllarda örnek bir aydın genç kadın portresi çizer: Hayata yeni atılmış, geçimini kendi sağlayan, önemli bir işi olan, Atatürk’ün Ankara’sına görevle gelmiş bir kadın. İyi giyinen, üstü başı tertemiz, tayyörleriyle şıklık sergileyen derli toplu bir Türk kadını. Edebiyat ve hümanizma en çok ilgi duyduğu alanlardır yine. Arkadaş çevresi giderek genişler; Nurullah Ataç, Sabahattin Eyüboğlu, Vedat Günyol, Melih Cevdet Anday, Oktay Rıfat, Erol Güney ve Orhan Veli’yle yakın dostluklar kurar, onların çevrelerini de tanır. Edebiyat, sanat, kültür ve hümanizma odaklı tartışma ve düşünceleriyle genişleyen bir arkadaş grubu oluştururlar. Böylece, bilimin derinliğinde, sanat ve edebiyatın yüceliğinde yol almaya devam eder Azra Erhat. Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlı olarak Hasan Âli Yücel’in kurduğu Tercüme Bürosu’nda Sabahattin Eyüboğlu, Vedat Günyol, Orhan Burian ve Saffet Korkut’la birlikte çalışır. Bu dönemde Dünya Edebiyatı’ndan Tercümeler’in Yunan Klasikleri serisinde, Aristophanes’ten Barış, Sophokles’ten Elektra, Platon’dan Devlet’i çevirir. Orhan Veli ile birlikte, 1955’te sadece Orhan Veli’nin adıyla yayımlanan Jean Anouilh’dan Antigone’u çevirir. 

1947 yılında, daha önce boşanmış olduğu halde, bir Macar’la evli olduğu gerekçesiyle üniversitedeki görevine son verildi Azra Erhat’ın. Asıl amaçlanan, o yıllarda ilericilere yönelik “sol aydın temizliği”ydi. Azra Erhat, Atatürkçü, hümanist bir aydınlanmacı olarak, komünizmle doğrudan ilgili olmadığı halde, haksız bir şekilde bu “cadı avı”na hedef olan aydın bir kadındı.

Azra Erhat, Ankara Üniversitesi Dil Tarih Fakültesi’nden ayrıldıktan sonra İstanbul’a döndü. 1949-1954 yılları arasında Yeni İstanbul gazetesinde sanat eleştirmeni ve çevirmen olarak çalıştı; 1954’ün son yedi, sekiz ayında gazetenin Paris muhabiri olarak görev yaptı. Daha sonra Vatan gazetesine geçen Azra Erhat, 1956 yılına kadar burada çalıştı. Gazetecilik yıllarında da çeviri çalışmalarına devam etti. Fransız yazarları Antoine de Saint Exupéry’den Küçük Prens, Colette’den Cicim romanlarını çevirdi. 

Azra Erhat, 1956 yılından emekli olduğu 1975 yılına kadar Uluslararası Çalışma Bürosu (ILO) Yakın ve Orta Doğu Merkezi’nde kütüphane memuru olarak çalıştı. 1956-1982 yılları arasındaki dönem Azra Erhat’ın yazarlık yaşamının en verimli ve yaratıcı devresini oluşturdu. Bu süre içinde tek başına ve Sabahattin Eyüboğlu ile birlikte yaptığı çevirileri, Yeni Ufuklar dergisinde yazıları, kendi dünya görüşünü, hümanizma anlayışını ve kültür sentezini sergileyen özgün denemeleri yayımlandı. Şair A. Kadir ile birlikte Homeros’un iki büyük destanı olan İlyada ve Odysseia’yı çevirdi. İlyada’nın birinci cildiyle 1959 yılı Habib Edip Törehan Ödülü’nü, ikinci cildiyle 1961 yılı TDK Çeviri Ödülü’nü kazandı. Odysseia çevirisi 1970 yılında yayımlandı. Batı kültürü ve edebiyatının temellerini oluşturan bu iki dev yapıtın A. Kadir-Azra Erhat ikilisi tarafından dilimize kazandırılması, önemli bir kültürel olay olarak sanat-edebiyat tarihimizde yerini aldı. 

Bu çeviri, daha önceki bazı çevirilerden daha nitelikliydi; Homeros’un insan kaynağından fışkıran sade ve doğal diline daha yakın, daha uygundu. Odysseia’da bir roman kurgusu olduğunu belirten Azra Erhat, “Odysseia, uygarlığımızın ilk ve belki de en ölümsüz romanıdır,” der.

Halikarnas Balıkçısı ve Azra Erhat

Azra Erhat’ın hümanizma yolundaki ustaları Halikarnas Balıkçısı ve Sabahattin Eyüboğlu’ydu. O da ustalarını izleyerek, hümanizma idealini yaymayı ve Anadolu kültür varlıklarını değerlendirmeyi bir görev olarak benimsedi. 1960 yılında yayımlanan Mavi Anadolu ve 1962 yılında yayımlanan Mavi Yolculuk adlı kitaplarında, ülkemizin en güzel yörelerini, doğal, tarihi, arkeolojik, turistik yerlerini, dünü ve bugünüyle, fotoğraflar, krokiler ve haritalarla anlattı. Ege ve Akdeniz’in mavi suları, bu kitapların sayfalarında ve okuyanların yüreğinde dalga dalga çalkalandı. Anadolu’da gelmiş geçmiş çeşitli uygarlıkların izlerini yalın ve akıcı bir dille anlattı. Azra Erhat, Sabahattin Eyüboğlu ve Halikarnas Balıkçısı: Bu üç isim bir arada “Mavi Yolculuk” terimini Türk ve dünya literatürüne kazandırdılar.

12 Mart 1971 muhtıra döneminde, sol kesim aydınlarına yönelik baskı ve tehditlerden Azra Erhat da payını alır. Sabahattin Eyüboğlu, Vedat Günyol, Magdi Rufer ve Yaşar Kemal’in eşi Tilda’yla birlikte dört ay Maltepe Askeri Cezaevi’nde tutuklu kalır. Onu, mevcut düzeni bozmak için gizli örgüt kurmakla suçlarlar. 1947’de evlenip 1948’de boşandığı eşinin Macar olmasına ve 1965 yılında yaptığı bir telefon konuşmasının bant kayıtlarında yer alan “Biz Sabahattin ve Vedatlı bir trio’yuz,” ifadesine dayanırlar. Savunmasında bu ifadenin aralarındaki dostluğu anlattığını, yayın yoluyla, Komünist ihtilal hazırlamak için cemiyet kurdukları anlamında kullanmadığını ve kullanmasının düşünülemeyeceğini belirtir ve ilk celsede dostlarıyla birlikte salıverilir.

Azra Erhat tutuklu kaldığı süre içinde yazdığı Gülleylâ’ya Anılar’da, daha önce belirtmiş olduğum gibi, çocukluk, ilk gençlik ve üniversite yıllarını anlatır. Kitabın alt başlığının “En Hakiki Mürşit” oluşu dikkate değer bir yaklaşımdır. Atatürk’ün bilime ve aydınlanmaya verdiği önem doğrultusunda, gençlerin en gerçek yol gösterici olarak bilimi esas almalarını vurgular Azra Erhat. Güçlü bir aydın kadın olarak o zor günlerinde yazarak ayakta kalmaya, yıkılmamaya gayret eder. Gülleylâ’ya Anılar yazmayı planladığı Hayatta En Hakiki Mürşit adlı kitabın dört bölümünden birincisidir aslında. “Ama ben bu kitabı senin bugünün için değil, yarının için yazıyorum. Ben bugün tutukluyum, çok haksız yere tutuklu, suç işlemek şöyle dursun, elli altı yıllık ömrümü, insanlık ve özellikle Türkiye diye, yalnız içinde doğduğum için değil, bütün bilincim ve sevgimle, kendime yurt, biricik vatan olarak seçtiğim bir ülkenin kültür hizmetine vermiştim. Bunca çabanın tutuklulukla sonuçlanması ben yaşta bir kadını kırabilir, yıkabilirdi. Bugün her şeye karşın en canlı, en güçlü günlerimi yaşıyorsam, bunu Belçika’da gördüğüm insanlık ve insancılık eğitimine borçluyum. Daha doğrusu, kendime ülkü edindiğim hümanizmanın ilk tohumlarını bu eğitimden almışımdır,” diyen Azra Erhat, bu döneminde de hümanizmaya sarılarak ayakta kalmayı başarır. 

Uzun yıllar çalıştığı ILO zor döneminde Azra Erhat’a destek verir ve tutuklanmasından davasının sona erip aklanıncaya kadar geçen bir buçuk yıllık sürede maaşını düzenli olarak öder. 

Azra Erhat bu süreyi değerlendirmeye devam eder; öncelikle önemli bir kaynak kitap olan Mitoloji Sözlüğü’nü hazırlar. Bu çalışmasında başta Anadolu efsaneleri olmak üzere karmaşık yapıdaki Yunan ve Latin mitolojisini ayrıntılarıyla anlatır. Efsaneleri bilimsel bir bakış açıyla incelediği gibi, onların dünya edebiyatı ve sanatındaki yerlerini, etkilerini, eşsiz bir esin kaynağı olmalarını değerlendirir. Kendisiyle ilgili yaşantıları anlatmanın, farklı koşullarda yetişen yeni gençliğe bir yararı olamayacağı kaygısıyla anılarını tamamlamaktan vazgeçer. Bunun yerine, ustası Sabahattin Eyüboğlu’nun tüm eserlerini derleyerek Sanat Üzerine Denemeler ve Eleştiriler başlığı altında 1981-1982 yıllarında yayımlatır.

Azra Erhat’ın daha önce yazdığı eserlere dönersek, Batı kültürüne dair zengin bilgisini ve hümanist dünya görüşünü 1969’da yayımlanan İşte İnsan-Ecce Homo adlı yapıtında dile getirdiğini görürüz. İşte İnsan’ın sonsözünde şunları söyler: “İnsanı mı konu edindim; insan gibi yaşayayım kendimi vere vere, doludizgin, coşkunca yaşayayım ki insanı anlayayım, insanı söyleyebileyim. Yaşamadık bir konu, bir düşünce, bir söz yoktur bu kitapta. Ölesiye yaşamak dersem gülersiniz belki. Her an inandım ki bu kitabı yazdıktan sonra öleceğim. Konumu sevgiyi ahlak edindim kendime. İnsancılığı yalnız sevgide gördüm ve sevgiden bekledim kitabımı satır satır yazdırsın bana. Yanılmadım da: Ecce Homo’yu bana sevgi yazdırdı.” 

Halikarnas Balıkçısı’ndan kendisine gelen mektuplardan derlediği Mektuplarıyla Halikarnas Balıkçısı adlı kitabı 1975’te yayımladı. Kitabın sunuş yazısı, bu iki değerli dostun dünyasını aydınlatıyor: “Sende bütün insaniyeti seviyorum. Sen dünyanın bana verdiği mükâfatsın diye sesleniyor Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir, Azra Erhat’a. Nerede olurlarsa olsunlar, yirmi yıldan fazla, Balıkçı’nın ölümüne değin, sayfalar, defterler dolusu mektuplar gidip geliyor aralarında. Dünyalarını mektuplarıyla da paylaşan, kendilerini mektuplarıyla da açan bu iki dost, iki âşık, iki arkadaş, birbirini kuşatan, besleyen, destekleyen enerjileriyle gürül gürül akıyorlar birbirlerine.” 

Azra Erhat’ın Sabahattin Eyüboğlu ile birlikte çevirdiği Hesiodos’un Theogania, İşler ve Günler adlı yapıtlarıyla Hesiodos üzerine araştırmaları, 1977’de Hesiodos, Eserleri ve Kaynakları adıyla basılır. 1978’de yayımlanan Sevgi Yönetimi adlı deneme kitabında hümanizmanın kaynağı olarak gördüğü sevgiye odaklanır. Örneklerle, birinci elden kaynaklarla sosyal ve kültürel tarihimizi hümanizma süzgecinden geçirerek yeniden yorumlayan denemelerini toplar bu kitapta. Doktora tezi olan "Sappho Üzerine Konuşmalar"ı Cengiz Bektaş’la birlikte 1978’de tekrar yayına hazırlar.

Kültürel konulara yoğun düşünce emeği veren Azra Erhat, kendi kültürüne yabancı kalanları her zaman eleştirdi. Doğu-Batı arasında sıkışan aydınımıza yol gösterecek nitelikte pek çok fikrinin, yazdığı denemelerde ışıl ışıl parladığını da belirtmeliyim. Azra Erhat, Batılılaşma yolunda taklitten uzak durmayı önerir, her şeyden önce Batı’nın “erdem” anlayışının esas alınması gerektiğini belirtirdi.

Gülleyla’ya Anılar’da “Elbette ki insan değerleri ve demokrasi süreci bu ana kavrama (erdem) dayanır. Erdem kavramı da Batı’ya klasik kaynaklardan gelir,” diyen Azra Erhat Avrupa’da bir dönem yaşadığını anımsatarak şöyle devam eder: “Bu erdem anlayışı bize lisedeyken okutulan derslerde yansıdığı gibi, günlük yaşamın tümünde ve en ufak ayrıntısında da görülüyordu.” 

Azra Erhat, hastalanmasından kısa bir süre önce, Atatürk’ün doğumunun 100. yılına yetiştirmek üzere Osmanlı Münevverinden Türk Aydınına adlı ortak kitabı hazırladı. Bu kitap, onun son çalışması oldu. Ne yazık ki kansere yakalanmıştı. Londra’da bir süre tedavi gördü, ancak tedaviler sonuç vermedi. 6 Eylül 1982’de altmış yedi yaşındayken İstanbul’da vefat eden Azra Erhat, İstanbul Üsküdar Bülbülderesi Mezarlığı’nda sonsuz yolculuğuna uğurlandı.

Şadan Gökovalı’nın manevi annesi olan Azra Erhat’ın, New York, Donnel Kitaplığı’nda Türkçe kitaplarının yer aldığını belirtelim. Bu noktada, şöyle bir soru sorabiliriz: Acaba biz, kendi ülkesinin insanları olarak, bu değerli bilim ve kültür insanına ne kadar sahip çıkıyor ve onun çalışmaları ve düşüncelerinin hakkını verebiliyoruz? 

Antik kentlerde, ören yerlerinin gizemli taşları arasında, müzelerde, eski tiyatrolarda adım adım gezenler, Anadolu’nun kültürel kaynaklarına düş ve düşünce yoluyla uzanmak isteyenler, Azra Erhat kitaplarının yol arkadaşlığında derin anlamlar, güzel ve aydınlık fikirler bulacaklar. Böylece, mavinin bin bir tonunu barındıran Ege koylarından, yalçın kayalardan, deniz mağaralarından ve Akdeniz açıklarından yükselen “Merhaba!” seslerini yakından duyacak; Balıkçı’nın, Eyüboğlu’nun ve Azra Erhat’ın sevgiyle ve yaşam coşkusuyla dolu yürek vuruşlarını ruhlarının derinliğinde hissedecekler. 


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR