Bir Radikalin Doğuşu: Michel Foucault
23 Ağustos 2019 Hayat İnsan Felsefe

Bir Radikalin Doğuşu: Michel Foucault


Twitter'da Paylaş
0

“Kendimizi bir sanat eseri gibi yaratmalıyız.” – Michel Foucault

Bilgi arkeolojisini ve iktidarın söylemlerini araştıran Fransız filozof ve sosyal kuramcı

Michel Foucault, Fransız yapısalcılığının ve onun fenomenolojik ve varoluşçu geleneklerinin ötesine geçip metinlere yönelik önce arkeolojik yaklaşımı, 1970’lerde ise soybilimsel yaklaşımı esas alan yeni araştırma yöntemini yaratmıştır. Foucault’nun metinlerle kastettiği, cezai sistem ya da insanın cinselliğine kadar farklılık gösteren konuları içeren bir metnin yapısalcı ya da yorumbilgisel anlamıdır.

Foucault’nun çalışmaları Fransa’da hüküm süren varoluşçu tavrı yerinden etmekte epeyce etkili olmuştur. Madness and Civilization (Delilik ve Uygarlık, 1961) adlı çalışmasında delilik teşhisinin, toplumdan “ötekiliği” uzaklaştırmanın aracı olduğunu belirtir ve psikiyatrik söylemin bilimsel olmayan doğasını ifşa eder. Kliniğin Doğuşu’nda (1963) tıp tarihini eleştirmeye devam eder; Şeylerin Düzeni (1966) adlı çalışmasındaysa eleştirel tavrını beşeri bilimlere, Marksizm’e ve fenomenolojiye yöneltir. Bilginin Arkeolojisi (1969) anlamın söylem içinde nasıl ortaya çıktığını anlama çabasıdır. Bu ise dönemin tarihsel koşulları altında sözlü ya da yazılı şekillerde dile gelenin belirlediği anlam alanı olarak söylemsel oluşumlar aracılığıyla mümkündür. Bu çalışmaların tamamı Foucault’nun arkeolojik döneminin örnekleridir. Bu dönemde söylemi yöneten bilinçdışı kuralları su yüzüne çıkmıştır.

Fransa’daki hapishane sistemini ele alan çalışmasını Discipline and Punish (Disiplin ve Ceza, 1975) ile Foucault, soybilimsel dönemine girer; bu dönemde baskın bir düşünce biçiminin (iktidar söylemi) yerini nasıl kendisinden sonra gelene bıraktığını belirlemeye çalışır. Bu yaklaşımı, tamamlayamadığı üç ciltlik Cinselliği Tarihi (1966) çalışmasında da devam ettirir. Bu çalışma Bilgi İstenci, Hazzın Kullanımı ve Kendilik Kaygısı bölümlerinden oluşur.

Foucault kendisinin de üzerinde çalıştığı felsefe, tarih ve eleştirel kuram disiplinlerini reddetmekle ün salmıştır. O bu alanların varlığını, onları uygulayanların çoğunun inandığı biçimiyle sorguladığı için düşünürleri ve onların fikirlerini net kategorilere yerleştirmek isteyenleri kızdırmıştır. Foucault tarihsel sıralama ve sınıflandırma eyleminin kendisini, her daim başka çıkarlara hizmet eden bir iktidar ilişkisi olarak görüp ona meydan okumuştur.

Bir Radikalin Doğuşu

Foucault, Politiers’de büyüdü. Babası ünlü bir cerrahtı ve oğlunun da aynı mesleği seçmesini istiyordu ama akut depresyon, gençliği boyunca Foucault’nun peşini bırakmadı; zaten o başka şeylerle ilgileniyordu. Fransa’da eşcinsel olmak için iyi bir zaman değildi. Bununla birlikte Foucault’nun kendi depresyon deneyimi de onu deliliğin tarihi ve kapatılma konularına yöneltmiş olabilir; keza Delilik ve Uygarlık aslı ilk temel eserinin konuları da bunlardı.

Michel Foucault akademik anlamda prestij sahibi bir okul olan Paris’teki Lycee Henri IV okuluna gitti ve burada Hegelci filozof Jean Hyppolite’den (1907-1968) ders aldı. 1952 yılında Maurice Merleau-Ponty (1908-1961) gözetiminde okuduğu Ecole Normale Superieure’de psikoloji ve felsefe alanında derece aldı. Her iki hocası da özneyi dünyanın merkezine yerleştiren Kantçı ve Hegelci geleneklerin birer ürünüydü. Foucault bu nosyonu reddetti; öznellikten ziyade, dilbilimsel yapıları düzenleyen ve sosyal düzeni belirleyen iktidar ilişkileriyle nitelendirdiği epistemes adını verdiği yapılara dayanan bir dünya tanımlama işine koyuldu. Aynı zamanda, metin çalışmalarında dilin, yazarın önüne geçtiğini iddia ederek post-yapısalcı düşüncenin habercisi olmuştur. İleriki zamanlarda episteme kavramını da reddetmiş ve onun yerine Nietzsche’nin Ahlakın Soybilimi (1887) çalışmasında soybilim nosyonunu ödünç alıp geliştirmiştir. Bu nosyonla kastettiği, “bilgiler” ve “söylem” olarak ifade ettiği şeyleri izah edecek biçimde bir tarih incelemesi ortaya koymaktı ve tarihin ne olduğunu izah etmek için “iktidar söylemi” kavramını belirleyip geliştirdi.

Foucault, Fransa’da kendini rahat hissetmiyordu. Danışmanlarında biri olan dilbilimci Georges Dumezil (1898-1986) 1954’te Foucault’ya İsveç’teki Uppsala Üniversitesi’nde bir iş ayarladı. Foucault burada kendini geliştirmeye başladı. Eşcinselliğini saklamadı. Alkole ve cinselliğe düşkünlüğünden dolayı İsveçli yetkililerle başı birkaç kez derde girdiyse de kendisine Fransa Konsolosluğu görevlilerinden daha fazla hoşgörü gösterdiler. Uppsala’da dört yıl kaldı ve 1958’den 1960’a kadar Varşova Üniversitesi’nde, ardından Hamburg Üniversitesi’nde çalıştı.

İktidar Söylem(ler)i

Michel Foucault, Marksizim’in ve psikanalizin Ortodoksluğunun yanı sıra, Heidegger’in Varlık ve Zaman (1927), Sartre’ın Varlık ve Hiçlik (1943) ve Merleau-Ponty’nin Algının Fenomenolojisi (1945) çalışmalarının ardından Fransız felsefesinin büyük bir kısmını tanımlayan fenomenolojik geleneği reddetmiştir. Foucault öznel olarak oluşturulmuş bir tarihin söz konusu olmadığını ileri sürmüştür. “Tarih” sandığımız şey, gerçekte öznenin kontrolünün (hatta kavrayışının) ötesinde olan daha büyük güçlerin ürünü olan bir dizi tarihtir.

Esasen Foucault’ya göre tarih, zaman içerisinde farklı dönemlerde ve yerlerde insanlar üzerinde sosyal kontrol sağlayan etkinliklerin ardındaki iktidar söylemlerinin belirlenmesi ve tanımlanmasıdır. Foucault kendisini bir düşünür olarak etiketlemeye yönelik teşebbüsleri reddetmiş, “Postmodern” ve “Post-yapısalcı” yaftalarını da kabul etmemiştir. Bir şey olarak tanımlanması bu kadar gerekliyse, Foucault kendini Frederich Nietzsche (1844-1900) tarzında çalışan biri olarak tanımlamayı tercih etmiştir. Şeyleri ters yüz etmesi (öznenin rolünü tersine çevirmesi) ve soruları başka bir biçimlerde sorması açısında Foucault’nun bir Nietzscheci olduğu söylenebilir.

Foucault “bilginin arkeolojisi” olarak adlandırdığı şeyi yürürlüğe koyabileceği bir dizi düşünme aracı geliştirdi. Çalışmaları Kant sonrası çoğu düşünürün çalışmalarından farklıdır (Freud ve bilim insanları hariç); projelerinin her biri delilik, hapishane sistemi ve cinsellik gibi çok temel tarihi konular üzerine iddialı çalışmalardır. Analitik filozoflar Foucault’yu bir filozof olarak değerlendirmezler; ancak Foucault felsefeyi, anlamak gereken farklı konulara özgü bir dizi araç geliştirmek ve felsefenin bu konularla olan ilgisini ve işe yararlılığını ortaya koymak için kullanmıştır. Onun katkısı, tamamladığı güncel işlerden ziyade gelecekteki çalışmalar için örnek teşkil etmiş olmasıdır.

"Edebiyatın özünün yazarda değil metinde olduğu konusunda Roland Barthes’e katılan Foucault bu fikri, 'bir metin' olarak üzerinde çalışmayı tercih edebileceği herhangi bir konuyu içerecek kadar genişletmiştir."

Delilik ve Uygarlık

Foucault’nun ilk kitabı Akıl Hastalığı ve Psikoloji (1954) Marksist kuramın ve Ludwig Binswanger’in (1881-1966) fenomenolojik psikiyatrisinin etkisi altında yazılmıştır. Delilik ve Uygarlık (1961) çalışmasın ise Foucault, tarihin farklı zamanlarında toplumun “deliliğe” nasıl baktığını analiz etmek için fenomenoloji ve varoluşçuluğun yeni Ortodoksluklarından neredeyse doğdukları anda kopmuştur. Delilik, Antik Yunan’da ilahi esrime olarak sahip olduğu saygın konumdan, Aydınlanma sonrası dönemde tedavi edilmesi gereken tıbbi bir rahatsızlık durumuna dönüşmüştür: tecrit edilen, kapatılan, ilaç verilen bir durum.

Kliniğin Doğuşu (1963) adlı çalışmasında Foucault öznenin artık dünyanın merkezi olmadığı yönündeki fikrini (post-yapısalcıların ‘merkezsizleşen özne’ fikri) iyice geliştirmiştir. Burada çalışma konusu, Foucault’nun bir dizi dilbilimsel ve kavramsal yapıdan meydana geldiğini düşündüğü modern tıptır. Edebiyatın özünün yazarda değil metinde olduğu konusunda Roland Barthes’e katılan Foucault bu fikri, 'bir metin' olarak üzerinde çalışmayı tercih edebileceği herhangi bir konuyu içerecek kadar genişletmiştir. Bilim filozofları Gaston Bachelard (1884-1962) ve Georges Canguilhem’den (1904-1995) fenomenologun öznel olarak inşa edilmiş dünyasıyla (Foucault bu dünyayı ‘narsisist aşkıncılık’ dünyası olarak kınar) çelişen nesneler dünyası fikrini almıştır. Tarih üzerinde etkili olan iklim, topografya gibi özne dışı fenomenlere yaptıkları vurguyla Fernand Braudel (1902-1985) ve Annales tarih ekolünün de Foucault üzerinde etkisi açıktır.

"Aksine, baskı kurmaya yönelik teşebbüslerin cinselliği bastırmaktan ziyade vurgulayan söylemlerin ortaya çıkmasına neden olduğunu ileri sürer."

İktidar ve Cinsellik

Foucault sonraki çalışmalarında toplumsal baskı uygulama amacındaki hükümet ve kurumları belirleyen iktidar ilişkilerini saptayıp tanımlamıştır. Baskı uygulama belirgin haliyle cezai adalet sisteminde karşımıza çıksa da Foucault, Disiplin ve Ceza (1975) adlı çalışmasında toplumsal baskı biçimlerinin sadece hapishanelerde değil, okullarda, işyerlerinde ve diğer alanlarda nasıl etkin olduğunu gösterir. Ardında ilgisini cinsellik konusuna yönelten ve bu konuda dört ciltlik bir çalışma planlayan Foucault’nun bu çalışmalarının şu ana kadar üç cildi yayımlanmıştır: Bilgi İstenci (1976), Hazzın Kullanımı (1984) ve Kendilik Kaygısı (1984). Bilgi İstenci çalışmasında Foucault, cinselliğin Viktorya Dönemi İngilteresi’ndeki gibi baskıcı toplumlar tarafından yeraltına çekildiği ve gözden uzaklaştırıldığı şeklindeki “baskıcılık hipotezi”ni reddeder. Aksine, baskı kurmaya yönelik teşebbüslerin cinselliği bastırmaktan ziyade vurgulayan söylemlerin ortaya çıkmasına neden olduğunu ileri sürer. Hazzın Kullanımı’nda Klasik Yunan’ı yeniden değerlendirir ve o dönemin farklı cinsel oryantasyonlara gösterdiği toleransı ele alır. Kendilik Kaygısı’nda ise Hristiyan geleneğin “cinsellik bilimleri”nin tahakkümü altına girmemize nasıl önayak olduğunu anlatır.

Foucault’nun çalışmaları öznenin merkezi rolünü reddedip, felsefenin Ortodoksluklarını onurlandırmaya karşı çıksa datavrı kesinlikle nihilist değildir; bilakis çalışmaları keyifli, yaratıcı ve muziptir. Etiğin Soybilimi (1983) makalesinde şöyle der: “Benliğin bize verili bir şey olmadığı fikrinden hareketle varabilecek tek bir pratik sonuç var: Kendimizi bir sanat eseri gibi yaratmalıyız.”

(Kaynak: Modern Dünyaya Yön Veren 50 Düşünür, Stephen Trombley, Çeviren: Gonca Gülbey, Kolektif, 2013)

Derleyen: M. Gizem Erkol


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR