Bir Resmin Düşündürdükleri: “Uygarlığı Ellerimize Borçluyuz.”

Bir Resmin Düşündürdükleri: “Uygarlığı Ellerimize Borçluyuz.”


Twitter'da Paylaş
0

Albrecht Dürer şaşkınlık içindeydi. Gördüğü o eller yalnızca kardeşinin vücudunun bir parçası değildi.
Sennur Karanlık
Baba masadan hızla kalktı. Bu, konuşmanın bittiğinin göstergesiydi. On beşinci yüzyılın başları... Orta halli bir aile, masanın etrafında toplanmış, iki erkek kardeşin geleceğine karar veriyordu. Bu ailenin erkek çocuklarından ikisi sanata çok meraklıydı ve en büyük hayalleri de Nurnberg’deki sanat akademisinde eğitim almaktı. Ne yazık ki ailenin imkânı onların ikisinin birden okumasına engeldi. Karar verilmişti: Yazı tura atılacak, kurada kazanan akademiye gidecek, kaybedense madenlerde çalışarak kardeşinin okuması için maddi destek sağlayacaktı. 1455 yılında Macaristan’dan Almanya’ya göç etmişti bu aile. Baba kuyumcuydu. O kuyumcu atölyesinde ilk sanat sevgisini tadan çocuk ise sanat tarihinde “gravür ve desendeki ustalığı eşi görülmemiş bir kudret” olarak betimlenecek olan Albrecht Dürer’di. 21 Mayıs 1471’de doğmuştu Albrecht. 18 çocuktan üçüncüsüydü. Latince eğitim veren bir devlet okuluna yolladı onu babası; okuma yazma öğrenmesi yeterliydi onun için. Kuyumcu olacaktı nasılsa, bu yüzden okul bitince oğlunu çırak olarak yanına aldı. Ama Albrecht’in tek isteği sanat eğitimi almaktı. On üç yaşında kendi portresini yapmayı başarmıştı. İşte o akşam kura onun için çok büyük bir önem taşıyordu. Heyecanlıydı. Para havaya atılıp yere düşene kadar geçen zaman ise bitmek bilmeyecek bir sonsuzluktu sanki. Babası kurayı Albrecht’in kazandığını söylediğinde sevincini kardeşine ayıp olmasın diye yeteri kadar gösteremedi. Anlaşmaya göre kardeşi Albert kaderine razı olacak ve söz verdiği gibi dört yıl boyunca madenlerde çalışarak kardeşinin okumasına destek olacaktı. Sonra da aynı imkânı Albrecht kardeşine tanıyacaktı. Albrecht’in önünde sanatın kapıları ardına kadar açılmıştı artık. Nurnberg’de Michael Wolgemut’un atölyesinde yeteneği daha da pekişti. Hırslıydı, özellikle gravürde inanılmaz eserler ortaya çıkarıyordu. Geçen zaman içinde sıkı çalışıyor, para kazanıyor, İtalya’ya gidip geliyor, ünü yayılıyordu. Eve dönme ve kardeşine borcunu ödeme zamanı çoktan gelmişti. Nurnberg’de kardeşi de eğitim görmeliydi. Albrecht akademiye gitme sırasının kardeşinde olduğunu ve çalışmalarından para kazandığını, kendisini rahatlıkla okutacağını söylediğinde kardeşinden aldığı cevap şok ediciydi: “Nurnberg’e gidemem. Madenlerde geçen son dört yılda parmaklarımdan her biri defalarca ezildi, kireçlenme yüzünden acı içindeyim, ellerim acınacak hâlde... Bu ellerle kalem ve fırça tutamam ki!” Kardeşi bunları söylerken bir taraftan da ellerini gökyüzüne kaldırmıştı. Albrecht Dürer şaşkınlık içindeydi. Gördüğü o eller yalnızca kardeşinin vücudunun bir parçası değildi. Yaşam mücadelesinin ruhuydu, özüydü; onlar sayesinde bulunduğu konuma gelmiş, o eller hayatını şekillendirmişti; eller nefesti, eller yaşamdı. Onlar olmadan iş yapılamazdı, sanat olmazdı. Tanrı bile insanın kendisine yakarışını ellerle duyuyordu sanki... Eller kutsaldı. Albrecht eller karşısında büyülenmişti. Tanrı’nın yarattığı elleri şimdi kendisi kâğıt üzerinde yaratmalıydı. Böylelikle hem kardeşini ölümsüzleştirebilir hem de ellere duyduğu saygıyı betimleyebilirdi. Ve eline kalemini aldı... O akşamın üzerinden yüzyıllar geçti. Albrecht Dürer’in yüzlerce eseri dünyanın pek çok müzesinde duvarları süsledi. Fakat bunlar içinde hiçbiri o gün çizdiği el figürü kadar ünlü olmadı. Çünkü Praying Hands (Dua Eden Eller) adıyla anılan bu resim, bir şaşkınlığın sonucundaki uyanıştan doğmuştu. Albrecht Dürer, o tarihe kadar pek çok eser yapmıştı ama bu eser el figüründen çok daha öteydi. Zarafet kokuyordu her şeyden önce; sanki kardeşinin madende çalışan harap olmuş elleri değildi; güzellik simgesiydi eller... İdealize edilmiş bir varlık, sembolize edilmiş bir canlı, insanoğlunun uygarlığını yaratan bir kahramandı. [caption id="attachment_61338" align="aligncenter" width="800"] Enea Vico after Albrecht Dürer (Italian, 1523 - 1567 ), Rhinoceros, 1548, engraving on laid paper, Gift of Mrs. Robert A. Hauslohner[/caption] Albrecht Dürer elleri çizgilerle tanımlarken onların uygarlığın yaratıcısı olduğunu da betimlemişti aynı zamanda! Gerçekten de uygarlığı ellerimize borçluyduk. Çünkü: İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliğinin zekâsı olduğunu söyler dururuz. Tabii ki bu yadsınamaz bir gerçektir. Ama insanı diğer canlılardan ayıran özelliklerinden birisi ellerini kullanabilme yetisidir. Daha ayrıntılı ifade etmek gerekirse, hayvanların her organı çevreye uymaları için gelişmiştir. İnsansa doğa ana karşısına güçsüz çıkmıştır. Kendisini soğuğa karşı koruyacak postu yoktur, sıcaktan deri değiştirerek kurtulamaz. Hayvanlar doğa karşısında ne kadar tam ve teşekkülüyse insan da o derece eksik ve karşıttır. Maymun sık ormanlar için, deve çöller için uyumludur. İnsan yaşamasını hayvan gibi çevreye uymasına değil, çevresini kendisine uydurmasına borçludur. Bu uyarlamayı da ellerini kullanarak başarmıştır. İnsan iki yanında sallanan ellerini zekâsının katkısıyla kullanmaya başladığı an gelişmenin de fitilini yakmıştır. Bilimsel gerçekler insanı insan yapanın emek olduğunu ortaya koyuyor. Çünkü hayvan doğada buldukları ile yetinir; insansa bulduğu ile yetinmez daha fazlasını ister. İnsan alet yaparak sonra da bu aleti kullanarak iş üretmiştir, iş ürettikçe yeni aletlere ihtiyaç duymuştur. Bu döngü mağara duvarına resim çizen insanı cep telefonu ile mesaj atar duruma taşımıştır. İki taşı birbirine sürterek ateş çıkaran eller, suda yüzen gemileri, havada süzülen uçakları meydana getirmiştir. Kant’ın dediği gibi, el dışarıya uzanmış beyin değil de nedir? Başta kaba taşı yontan el geliştikçe, evrimleştikçe, Da Vinci’nin Mona Lisa’sına Shakespeare’in Hamlet’ine, Rodin’in Düşünen Adam’ına, Beethoven’ın Ay Işığı Sonatı’na vb. taşımıştır insanlığı... İnsanoğlu yetenekli beş kardeşe sahip. Her birinin özelliği farklı. En görmüş geçirmişi biraz fırıldak sanki ama güçlü bir görüntüsü var. En uzun boylusu doğal olarak diğerlerine biraz tepeden bakıyor. En küçüğü halay çekmek için yaratılmış gibi. Diğer ikisinden bir tanesi biraz otoriter. Dedik ya, hepsinin özelliği farklı fakat birleşip bir ekip oldular mı zoru başarıyorlar. İnsanlığa rota çiziyor, geleceğe şekil veriyorlar. Eller çeşit çeşit: Kimi esmer, kimi sarı. Kimi kaba, kimi naif. Kimi temiz, kimi kirli. Ama uygarlığın altında o ellerin –ellerimizin– imzası var. Mağaradan çıktık, taşı yonttuk, soğuktan korunmak için ateş yaktık; toprağı ektik, biçtik; kendimize kulübeler inşa ettik. Tekerleğin bizi uzağa götürebileceğini keşfettik. Kanat yapıp göğe yükseldik. Koca fabrikalar kurduk, bin kişinin işini bir makineye yaptırdık... Daha neler, neler başardık! O zaman elimize sağlık! [caption id="attachment_61339" align="aligncenter" width="800"] M32316-23 001[/caption]

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR