Bir Rüya Anlatısı: Dekadans ve Ölüm
18 Haziran 2017 Edebiyat Kültür Sanat Kitap

Bir Rüya Anlatısı: Dekadans ve Ölüm


Twitter'da Paylaş
0

Dekadans ve Ölüm, bunca dolambaçlı, teknik yönden donanımlı ve bilgiye açık yönlerine karşın, sıradan saf okurun hiç zorlanmadan hissedebileceği duygusal etkilere de sahip bir kitap.
Erhan Sunar
Orçun Ünal’ın Dekadans ve Ölüm kitabındaki öykülerin büyük bir çoğunluğu okura yaşam ayrıntılarını göstermiyor da ısrarla saklıyor gibidir. Gündelik hayat, güncel meseleler, ilişkiler, bunların anımsatacağı düşünce biçimleri olduğu haliyle değil, karakterlerin onları algılayış biçimleriyle de değil, çok daha dolaylı bir yolla, varla yok arası bir çizgide, büyük oranda ise sürekli iç içe geçen bir rüya atmosferi içinde görünüyorlardır. Öyküleri bilip tanıdığımız gerçek hayatın sınırlarından, hatta kâğıt yüzeyinde birtakım siyah işaretler olmaktan bile zaman zaman uzaklaştırabilen böyle bir yaklaşım yazarın sakin, düşünceli ses tonuyla birleşince, okuduklarımızın da hayallere dönüşmesi, bu iki süreci doğallıkla birbirinden ayırt edemez oluşumuz artık an meselesi olur. Kitabın bu temel özelliği, onu bazen karmaşıklaştırıp uykuyla uyanıklık anları arasında olacağı gibi hafif bir baş dönmesi hissi yaratsa da, birçok öykünün kırılma noktalarında aynı zamanda yolumuzu aydınlatan deniz fenerlerine de dönüşür.
Borges’in, Cortázar’ın yazın dünyası için ileri sürdüğü sözlerin, yani konusundan bahsedecek olmanın ondan çok şey eksilteceği iddiasının, Orçun Ünal’ın öyküleri için de geçerli olduğunu düşünüyorum.
Karı, soğukluğu ve tenhalığı başarıyla hissettiren yapısıyla "Kardan Adam" öyküsü, daha en başından kitabın iddiasını ileri sürer: Anlatılacak olanlar (diğer öyküler için de) sadece birtakım anekdotlardan, diyaloglardan, sahnelerden ya da belirgin olay örgülerinden ibaret olmayacaktır. Hemingway’in kristalimsi anlatımını (daha çok da "Beyaz Fillere Benzeyen Tepeler"i) anımsatan yönleriyle bu öykü, klasik anlamda bir olay örgüsünün sürekli eksiltilerle kendini her an yeniden fark ettirmesi üzerine özlü bir örnek gibidir. Bir rüya ortamı gibi başlangıcı sonunu, sonu başlangıcını hatırlatır öykünün ve bir çeşit merkezsizlik hissi içinde durmadan belli belirsiz simetri ararız. Karakterler birbirleri hakkında, birbirleriyle ve bir başlarına konuşup düşünürler, hepsini bağlayan simgeler, durumlar da mevcuttur, hatta kimi zaman konuşulmayanlar bile yeterince varlık kazanır; ama dikkatimizi her an yeniden öykünün oluşumuna çeken şey, bunların arasındaki düzayak bağlantılardan her zaman daha fazlasıdır: Beyazlar altındaki bir kar kolonisinde birbirlerinin yaşamlarına değen yönleri, pişmanlıkları, öfkeleri, kefaret duyguları içinde birbirlerine açılan dünyalarıyla bir araya gelmiş, burayı da tıpkı eski (aşırı bir yorumla, belki de uyku öncesi) yaşamları gibi kurtulunması gereken bir mahkûmiyet alanına çevirmiş bir grup insan, süregiden bir entrika hissiyle bağlı olsalar da, bu durum çözülecek bir bilmece, varılması gereken bir sonuç olarak ileri sürülmez önümüze; bu anlamda öyküdeki merak ya da bilinç öğesi aydınlatılmaya değil, daha çok kuşku uyandırmaya yöneliktir: Nitekim en sonunda artık – belki de içten içe yaklaştığımız – her birinin kaderini öğrendiğimizde bile, öykünün kuruluş mantığı hep geriye doğru işleyerek rolleri yeniden çizer ki ancak rüyalardan aşina olduğumuz bir şeydir bu da. Yoğun bir rüya gibi geliştikçe kendini dayatan ve her ânıyla sürekli bir son, bir bütünsellik hissi veren bu öykü, aslında gerçek anlamda ne biter ne de buna ihtiyaç duyar. Borges’in, Cortázar’ın yazın dünyası için ileri sürdüğü sözlerin, yani konusundan bahsedecek olmanın ondan çok şey eksilteceği iddiasının, Orçun Ünal’ın öyküleri için de geçerli olduğunu düşünüyorum. Rüya ikliminin pek egemen olmadığı öykülerde bile olup bitenin ne olduğunu bir an durup düşündüğümüzde, ya baştan sona birebir anlatmak zorunda olduğumuzu görürüz (rüyalarımızı anlatırken olacağı gibi) ya da bu imkânsızlığı kabullenip daha çok üzerimizdeki etkisi hakkında bir fikir yürütürüz: Sadece konuları değil, onlara yaklaşımı da özgündür yazarın ve sürekli bir alt düşünceye (ve böylelikle ilksel düşünceye) kapı aralamalarıyla aslında kelimenin en saf anlamıyla başka ve bütünüyle tuhaftırlar. Görünürde akademinin kapalılığıyla kendi muhafazakârlığı arasında sıkışıp kalmış bir profesörün, öğrencileri tarafından alaya alındığı sevimli bir öykü gibi başlayan Prof. bu duruma güzel bir örnek oluşturur: Öyküye sadece böyle detayların izin verdiği ölçüde yaklaşacak olursak, güncelin anlatımı ve gündelik ayrıntılar daha üstün bir düşünceye kapalı olmakla kalmaz, kimi simgesel imalar da gözden kaçmış olur. Yazarın kitaptaki neredeyse her öykü arasında kurmuş olduğu yarı yaşamsal, yarı esrarengiz bağlar ise (sözgelimi "Kardan Adam" öyküsüyle bu öykü arasındaki ironik, acı yüklü göndermeler) bütünüyle silikleşir. Kitabı oluşturan öykülere yapılabilecek en büyük haksızlık, onları birtakım – sosyolojik, politik vs. – olguların anlatımı olarak görmektir. "Hâlâ Hayatta Olmanın Dayanılmaz Huzursuzluğu"ndaki antimilitarist bilinç ya da "Variae Mortes"te işleyen bir tür dinler arası kolaj mantığı, bu anlamda, kitabın geneline egemen olan daha üstün düşünce öğelerinden ayrı düşünülemez. Rüya, Ölüm, Zaman gibi, büyük harflerle yazıldığında ürperti verecek kimi kavramlara, daha doğal, daha mütevazı yollarla ulaşmanın bir yolunu bulmuştur yazar. Bunları felsefi temelli bir söyleme başvurmadan akıllara getirebilmek kitabın en büyük vazgeçilmez takıntısı gibidir. Öykülerden birinde psikologuna açılan karakter, her insanın ölümünü kendi içinde büyüttüğünü – diğer öykülere de anahtar olacak şekilde – söyler. Zaman-içindelik, Ölüme-doğru-varlık (bunlardan da çok kısaca bahseder), benzer varoluşsal gerçekler, sürekli bir deja-vu hissiyle birbirlerine ve kendi içlerine açılan öykülerin saydam duvarları, kendilerine özgü zamansallıkları içinde yeniden anlam bulurlar. Öykülerin büyük bir kısmı hayatla ölüm, gerçekle rüya arasında kurulmuş birer minyatür evrendir âdeta. Artık tek tek rüyalardan ve giderek kocaman bir rüyadan ibaret olan kapanış öyküsü ise (Son. Rüya. Masal.) kitabın ileri sürdüğü mantığı en uç sınırlarına vardırır. (Defalarca karşımıza çıkan rüya parçacıklarının daha “içeriden” bir okuması da pekâlâ yapılabilir; ama bu konu yazının sınırlarını aşmak demek olurdu.) Kitabın teknik yönden daha şematik öyküleri de vardır: Bunlardan biri olan "Chomskyvari Bir Kıskanma"da, her ne kadar öykü biçimselliğiyle yadırgatıcı görünse de, temel güdü yine bu görünümün kılcallarına ilişkin bir araştırmadan yanadır. Olay örgüsü gibi sürekli eklemlenip eksiltilen kelimelerle şekillenen dilsel bir ağaç diyagramının hikâye – hem de dokunaklı bir hikâye – anlatacağı nerede görülmüştür? Üniversite sıralarında Dilbilim dersi almış her öğrencinin sıkılarak hatırlayacağı bu fazlasıyla kuramsal yapı, Chomsky’nin derinlere doğru durmadan kök salan şeması, kitabın sonlarında yer alan ve bir kez daha diğer bütün öyküleri anlamsal ve yapısal olarak kristalize eden bu öyküde hem kendi kuramsal bütünlüğünü (bu anlamda bütün kitabın da genel bir fikrini), hem öykünün içsel düşüncesini, hem de belli belirsizce diğer öykülerin varlık sorununu bir çatı altında barındırır. Acı, Ölüm ve Yaşam çatılarıdır bunlar; ve geriye, öykünün gelişimine dönük okunduğunda neredeyse her bir kurmaca öğeyi (puseti, kaldırımları, yürünen yolları) – diğerleriyle birlikte – yeniden aydınlatırlar. Kitabın genel yaklaşımını özetleyecek şekilde bu öykü de olgularla düşünceler arasında sürekli bir alışveriş halindedir; her bir somut, maddesel öğesi bize – pek de simgeselliğe bürünmeden – düşünsel bir imkân tanır. İşkencecisinden kaçan kadın Ölüm’ün bir parçası olacağı gibi, onu izleyen anlatıcı Yaşam çatısı altındadır ve kendi ölümüne doğru koşan bu kadın, yine kendi ölümünü arzulayan ve hayatta kalan anlatıcının aksine Acı’yı aslında sonsuzca deneyimlemiş, onun karanlık yumuşaklıktaki kucağına erişebilmiştir. Önceki öykülerde olduğu gibi, bu öykünün de – bu kez – az çok Freudyen bir okuması yapıldığında, yazarın kitabın başından bu yana derinden derine sorguladığı Anne-Çocuk-Baba-Ölüm döngüsü daha üstün bir düşünsel imkân olarak parlayabilir. Yalnızca bu öykü özelinde düşünüldüğünde bile, Freud’un “aile romansı” fikrine ilişkin göndermelerin varlığını sezebiliriz. Kaldı ki anlatıcı, sokakta kaçışını gördüğü bu kadını (ve üzerine inşa ettiği kendi annesiyle ilgili, ona sonsuz bir acı veren anısını) bir görüntünün hayale yakın bir yansıması olarak da gördüğünü hissettirir; öykünün sonunda bir rüyadan uyandığını ve gördüklerinin gerçek olup olmadığını bilemediğini okuruz: Bir kez daha düşlere açılan “tekinsiz” bir alanla karşı karşıyayızdır. Dekadans ve Ölüm, bunca dolambaçlı, teknik yönden donanımlı ve bilgiye açık yönlerine karşın, sıradan saf okurun hiç zorlanmadan hissedebileceği duygusal etkilere de sahip bir kitap: Bu özelliği bütün kuvvetini ve iddiasını büyük, şaşaalı sözler üretmeden ileri sürebilmesinden ve bunu yaparken sürekli daha derine inen, en sonunda hakiki bir hüzün duygusuyla asıl varlığına kavuşan zarif yapısından alıyor. İlk öykünün ilk satırlarından başlayarak bir rüyaya yaklaşmayı okura ön koşul olarak öneren bu güzel kitap, birçok başka rüyanın, uyanışların, masalların, dalgınlıkların, hatırlama ve hatırlatmaların içinden geçerek, gerçek bir okuma mutluluğunun kendi benliğimize ve dünyaya ilişkin sürekli bir anımsayış olduğunu da gösteriyor aynı zamanda: Bu anımsayışın kökenlerine inebilmek için, Hayat’a, Zaman’a ve Ölüm’e bir tek bize görünecek ilk anlamını verebilmek içinse, belki de kitabın ikna edici sözünden önce, rüyalarımıza kulak vermemiz gerekiyor.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR