Bir şarkısın sen, ömür boyu sürecek...
23 Şubat 2017 Kültür Sanat Sinema

Bir şarkısın sen, ömür boyu sürecek...


Twitter'da Paylaş
0

Bir hayatın üç ayrı evresine göz atarken ele aldığı karakterin kişiliğini ve cinsel kimliğini bulma çabasını perdeye taşıyan Ay Işığı, sekiz dalda Oscar'a aday. Barry Jenkins imzalı yapım, sinema tarihinin en etkileyici eşcinsel aşk hikâyelerinden birini anlatıyor.
Uğur Vardan
La La Land'ın neşe saçtığı bir dönemde bazı yapımlar da sanki denge kabilinden aşırı kederle yüklü. Bu kulvarın ilk önemli hamlesi Yaşamın Kıyısında'ydı (Manchester by the Sea), şimdi sahne sırası Ay Işığı'nda (Moonlight). Barry Jenkins'in, Tarell Alvin McCraney'nin tiyatro oyunu In Moon-light Black Boys Look Blue'dan (Ay Işığı Siyah Çocukları Mavi Gösterir) –yazarıyla birlikte kaleme aldığı senaryoyla– sinemaya uyarladığı filmde, bir hayatın üç ayrı evresinde (çocukluk, ergenlik ve yetişkinlik) dolaşıyoruz. Söz konusu hayata ilk adım attığımızda öykünün kahramanı Chiron'ı dokuz yaşlarında buluyoruz. Okulda sürekli olarak itilip kakılan Chiron'a günün birinde, peşindeki çocuklardan kurtulmak için sığındığı virane evde yardım eden Juan adlı bir uyuşturucu satıcısı kol kanat geriyor. Bu giriş bölümünün adı “Ufaklık” (“Little”); peşi sıra kahramanımızın lise döneminin anlatıldığı “Chiron” faslını ve nihayetinde son adım olan “Siyah”ı (“Black”) izliyoruz.

“Beyaz”sız Bir Film

Ay Işığı, bir büyüme öyküsü olduğu kadar ele aldığı karakterin kişiliğini ve cinsel kimliğini de bulma öyküsü. Uyuşturucu müptelası annesinden uzaklaşıp hayatındaki en önemli eksikliklerden biri olan “baba figürü”nü ve “mutlu aile tablosu”nu Juan ve kız arkadaşı Teresa’yla tamamlıyor. Küba kökenli uyuşturucu satıcısı küçük çocuğa hayatta ve ayakta kalma derslerini verirken, minik Chiron da arkadaşlarının kendisine neden “Yumuşak” dediklerinin sorgulanmasına ortak ediyor Juan ve Teresa’yı. Ergenlikte ise artık Juan yoktur ama aynı dertler sürmekte, Chiron okulda ”erkeklik taslayan” kimi bıçkınlar tarafından sözel ve fiziksel tacize uğramaktadır. Bu dönem, onun için ilk cinsel deneyimlerin yaşandığı ve ihaneti tattığı sürecin ifadesidir. Bir öfke patlaması farklı bir yolun başlangıcı oluyor. Yetişkinlikte saptığı güzergâhın onu sürüklediği noktada da bambaşka bir kişiliği görüyoruz. Herhangi bir karesinde neredeyse hiçbir beyazın görünmediği Ay Işığı, sessiz, sakin, öfkesini içine atan, kederle yüklü, kendini sözlerden çok gözleriyle ifade eden Chiron’ın dönüşümü kadar bizi getirip bıraktığı nokta itibariyle insanı fena halde çarpan bir “aşk hikâyesi”nin de filmi. Öykü asıl olarak eşcinselliğin toplumsal yapı içindeki zorluklarına odaklanırken meselenin siyahlar arasındaki durumu ”öteki”nin ötekiliği çizgisine taşıyor filmi. Jenkins”in yapıtı bir kere bu yanıyla bile çarpıcı. Daha sonrasında öyküde Miami’nin uyuşturucu bataklığından manzaralar, çıkışsızlığın ve seçeneksizliğin yarattığı hayat modelleri (satıcı olmak mesela), okul ortamındaki çocuklar arası hiyerarşinin şiddetle örülü yapısı gibi limanlar çıkıyor karşımıza. Ay Işığı’nın güzelliğini ve çarpıcılığını, bütün bu noktalarda klişelerden uzak duran tavrı ve beklenen cevaplarla vakit kaybetmeden farklı sokaklara sapan yapısı belirliyor. Oyunculuklar Muhteşem Jenkins, zorlu, sert ve acımasız bir dünyayı tasvir ederken şiirsel bir anlatım tutturuyor. Ki bu yolda görüntü yönetmeni James Laxton’ın kamerasından ve Nicholas Britell’in müzik çalışmasından büyük ölçüde yardım görüyor (filmin soundtrack’inde de “Cucurrucucu Paloma” ve de ”Hello Stranger” gibi iki muhteşem şarkı var). Oyuncular deseniz, orası da ayrı bir güzellik alanı... Chiron’ın çocukluğunu canlandıran Alex R. Hibbert, gözleriyle oynadığı her sahnede yürek dağlıyor. Minik oyuncunun,  Lion’daki Sunny Pawar’la birlikte bu aralar sinemanın bizle buluşturduğu en parlak değerler olduğunu düşünüyorum. Chiron’ın ergenliğinde karşımıza gelen Ashton Sanders’la yetişkinliğini canlandıran Trevante Rhodes da ışıltılı performanslar ortaya koyuyor. Chiron’ın hayattaki tek dostu (ve aşkı) Kevin’ın ergenliğindeki Jharrel Jerome da çok iyi ama yetişkinliğindeki André Holland’ın yeri bambaşka. Keza Chiron’ın annesi Paula’da Naomie Harris, Juan’da Mahershala Ali de çok iyiler (zaten “En İyi Yardımcı Kadın ve Erkek’te Oscar’a adaylar). Sinema tarihine geçmesi muhtemel yüzme öğretme sahnesinin yanı sıra Chiron’ın Kevin’la yıllar sonra buluşma bölümüyle akıllarda yer edecek Ay Işığı, eşcinsel aşkı üzerine İngiliz yapımı Weekend’le birlikte son zamanlarda izlediğim en hüzünlü, kederli, derin ve kalplere seslenen film diyebilirim. Naçizane Oscar yarışında “En İyi Film” ve “En İyi Yönetmen” dallarındaki tercihlerim Ay Işığı ve Barry Jenkins olurdu. PARÇALANMIŞ Yönetmen: M. Night Shyamalan Oyuncular: James McAvoy, Anya Taylor-Joy, Betty Buckley, Haley Lu Richardson, Jessica Sula, Brad William Henke ABD yapımı

Çok Ben Vardır Bende Benden İçeri...

Bir sadist tarafından kaçırılarak bir odada tutulan üç genç kız... M. Night Shyamalan’ın son filmi Parçalanmış (Split), ilk elde son dönemlerde izlediğimiz Lenny Abrahamson’ın Room’uyla Dan Trachtenberg’in 10 Cloverfield Lane’ini hatırlatsa da asıl bağını Hitchcock’un Sapık’ıyla (Psycho) kuruyor. Tıpta, “Çoklu kişilik bozukluğu” (“Multiple personality disorder”) olarak adlandırılan psikolojik rahatsızlık üzerinde gelişen bir hikâyeye sahip Parçalanmış’ta, ikisi kardeş üç kıza zulüm yapan bir vakanın izlerini sürüyoruz. Söz konusu hastalıklı kişilik, kızların önüne obsesif Dennis, dokuz yaşındaki Hedwig, orta yaşlı bir kadın olan Patricia ya da çizer Barry olarak çıkıyor. Asıl kimliği ise Kevin, ki aslında 23 ayrı karakteri bünyesinde taşıyor (ya da yaşıyor). Altıncı His, Unbreakable, İşaretler, The Village gibi çizgi üstü yapımlarla dikkat çektikten ve ”dahi çocuk” sıfatıyla ele alındıktan sonra yaklaşık on yıllık bir çöküş süreci yaşayan Shyamalan için Parçalanmış, kıpırdanma ve eski günlere hafiften selam gönderme filmi olmuş. Aslında ben, dışarıdaki övgülere paralel olarak daha iyi bir yapıt bekliyordum ama Shyamalan’ın bu son adımı, kendi içinde ilginç, öte yandan ele aldığı konunun klişeleri ve bildik refleksleriyle ilerleyen bir yapımdan öteye gidememiş. Hikâyede, hasta ve psikiyatrı arasındaki ilişki ve bu ilişkinin ileride nereye evrileceği bile tahmin edilebilir türden. Ama hakkını teslim edelim, filmin en iyi yanı yirmi üç ayrı kişiliğin bazılarında gezinen ve yeteneklerini bu farklı profillerde ortaya koyan James McAvoy’un takdir edilesi performansı. Sıkı “Celtic taraftarı” İskoç oyuncu, kariyerindeki iyi işlerden birine imza atmış Kevin, Dennis, Hedwig, Patricia, Barry ve “Canavar” rollerinde! Lakin filmin bence aslı keşfi, kaçırılan kızlardan Casey Cooke’yi canlandıran Anya Taylor-Joy. Kuşkusuz genç oyuncunun yeteneğini The VVitch: A New-England Folktale filmiyle fark edenler olmuştur ama söz konusu yapımı izlemeyenler için Parçalanmış ilk keşif hamlesi sayılır. Bu filme ilişkin ne tür bir beklentiniz var bilemem ama yönetmeninin eski yapıtlarından Unbreakable’a zarif ve zekice bir göndermenin de bulunduğu Parçalanmış, izlenmeye değer bir çaba.

“Çok Kişilikli” Filmler bunlar!

Parçalanmış vesilesiyle “Çoklu kişilik bozukluğu”nu konu edinen filmleri 
hatırlayalım dedik... - Dr. Jekyll And Mr Hyde (Yön: Victor Fleming / 1941) - The Three Faces of Eve (Yön: Nunnally Johnson / 1957) - Psycho (Yön: Alfred Hitchcock/1960) - Dressed to Kill (Yön: Brian De Palma / 1980) - Raising Cain (Yön: Brian De Palma / 1992) - Primal Fear (Yön: Gregory Hoblit / 1996) - Fight Club (Yön: David Fincher / 1999) - Me, Myself & Irene (Yön: Farrelly Biraderler / 2000) - Identity (Yön: James Mangold / 2003) - Secret Window (Yön: David Koepp / 2004) - Beyza”nın Kadınları (Yön: Mustafa Altıoklar / 2006) - Mr. Brooks (Yön: Bruce A. Evans / 2007)

Uğur Vardan'ın yazısı


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR