Bir Sempozyum Kitabı–"Korkuyu Beklerken" Gelenler

Bir Sempozyum Kitabı–"Korkuyu Beklerken" Gelenler


Twitter'da Paylaş
0

Öncülerin kaderidir bu; yaşadıkları ve eser verdikleri dönemde, ne yazık ki pek iyi anlaşılamazlar.

Edebiyatımızda modernizmin ve avantgarde’ın en önemli temsilcilerinden Oğuz Atay, ölümü üzerinden uzun yıllar geçtikten sonra bir ‘efsane yazar’ haline geldi. 1970’li yıllarda okuruna ulaşamamaktan, okurunu bulamamaktan yakınan ve “Ben buradayım sevgili okuyucum sen neredesin?” şeklindeki o incecik arayış sorusunu sorarak yüreğimizde iz bırakan Oğuz Atay, ölümünden otuz yıl geçtikten sonra, 2000’li yıllar içinde yeniden keşfedilmeye başlandı. Öncülerin kaderidir bu; yaşadıkları ve eser verdikleri dönemde, ne yazık ki pek iyi anlaşılamazlar. Sanatta çoğunluğu oluşturanlar, belirli kalıplar içine sıkışıp sanat üretmeye ya da alımlamaya çalıştıkları için, bu kalıpların dışında yazanları reddeder, dışta tutar ve yalnızlığa terk ederler. Yalnız bırakılmanın ve anlaşılamamanın kırgınlığı vardır, erken ölümlü bir yazar olan Oğuz Atay’ın satır aralarında.

Yaşama ve edebiyata estetik bir duyarlılıkla, dil titizliğiyle yaklaşan; gerçekliğe deneysel kurguların içinden bakan Oğuz Atay, yıllar sonra geniş bir okur kitlesine ulaştı. Oğuz Atay’ın adı ve kahramanları çevresinde mitsel bir aura oluştu yıllar geçtikçe. Oğuz Atay’ın yaşamına yeniden mercek tutulurken, yazdıkları derin analitik incelemelere, akademik çalışmalara, edebi eleştiri ve değerlendirme yazılarına konu oldu; Oğuz Atay için sempozyumlar düzenlendi; inceleme çalışmaları kitaplaştırılarak, Oğuz Atay’ın edebiyattaki yeri ve önemi bütün yönleriyle ele alındı. Oğuz Atay’ın yaşamı ve romancılığıyla ilgili kapsamlı bazı kitaplar hazırlanmış ve yazarın romanları pek çok yönüyle, karşılaştırmalı edebiyat şemsiyesi altında incelenmişti. (Yıldız Ecevit’in Ben Buradayım… adlı biyografisi ile Handan İnci’nin hazırladığı Oğuz Atay’a Armağan adlı kitaplar.) Önceki çalışmalarda daha çok Oğuz Atay’ın romancılığının ele alındığı düşüncesinden hareket edilerek, Yeditepe Üniversitesi’nde, 5 Ekim 2010 tarihinde Oğuz Atay’ın Sekiz Öyküsü İçin Sempozyum başlığı altında düzenlenen sempozyumda üniversitelerin ilgili bölümlerinden akademisyenler değerli ve sağlam bilgilerle Oğuz Atay efsanesini göksellikten yeryüzüne indirerek, onun yazınsal değerini yine yazınsal /bilimsel ölçütler içinde değerlendirmeye gayret ettiler.

Sempozyumda sunulan bildirilerin yanı sıra Oğuz Atay öyküleri için edebiyat dergilerine yazılmış önemli ve nitelikli yazılar Hilmi Tezgör tarafından derlenip bir araya getirilerek, “Korkuyu Beklerken Gelenler” Oğuz Atay Öyküleri Üzerine Yazılar adı altında okurlarla buluştu. Kitapta yer alan 18 yazıda Oğuz Atay öykülerine farklı açılardan bakılarak, bu farklılıktan yepyeni sonuçlara ve yazınsal değerlendirmelere ulaşılıyor. Her metin Oğuz Atay öykülerinin genelini, birini veya birkaçını karşılaştırmalı olarak ele alıyor; bu öyküleri analitik ve derin birer inceleme konusu yaparak hem yerli edebiyat yapıtlarıyla ilişki ve bağlantı noktalarını irdeliyor hem de evrensel edebiyat yapıtlarıyla ilgisini kuruyor. Böylece, yakın okuma yapılan metinlerin aynı zamanda karşılaştırmalı edebiyatın temel bileşenleri kapsamında ele alınması, yorumlanması, sonuçlara ulaşılması sağlanmış oluyor. Yazıların kısa, özlü ve derin değerlendirmelerden oluştuğunu; sayfalarca yazılabilecek konuların yoğun ve nitelikli bir tarzda işlendiğini görüyoruz. Kitaptaki 18 yazıda sunulan perspektifler birbirini bütünlüyor ve “Oğuz Atay öyküleri” olgusuna, bütüncül, kapsamlı, sağlam bilgi ve yorumlarla yaklaşılıyor.

Yazılarda dipnotların düzenlenmesi ve yazı sonunda kaynakçanın belirtilmesi, akademik bir titizliği gösterdiği gibi, aynı zamanda kitabın okurunu ve Oğuz Atay’ın yeni araştırmacılarını farklı araştırma ve bilgi kaynaklarına, başka kuramsal kitaplara yönlendiriyor. "Yabancılaşma, Aydın Eleştirisi ve İroni: Oğuz Atay Öyküleri" başlığını taşıyan kitabın ilk yazısında, Necip Tosun, Oğuz Atay’ın öykülerini genel bir bakışla değerlendirerek bu öyküleri yapı, kurgu, anlatı teknikleri, dil ve içerik açısından ele alıyor. Öykülerindeki yabancılaşmış karakterlere, onların sorunsalına; umutsuzluk, uyumsuzluk, bunaltı izleklerine dikkat çekiyor. Toplumun dışında kalmayı yeğleyen, toplumun ikiyüzlü değerleri içinde maskeler takıp yaşamayı istemeyen, bu nedenle bilinçli bir yalnızlığı seçen öykü kişilerine dikkat çekerek, yabancılaşmaya, modernizmin sorunlarına; toplum eleştirisinin öykü kişileri üzerinden gerçekleştirilmesine dikkat çekiyor. Oğuz Atay yapıtlarına damgasını vuran ironinin altını çizen, varoluşçuluğa pek uzak olmayan yazarın, kuşağını, bürokrasiyi, değişen değerler içinde yalnızlaşan bireyi bu ironik dille anlattığını belirten Necip Tosun, “Oğuz Atay’ın Türk öykücülüğüne kazandırdığı en önemli yenilik/zenginlik ironidir” diyor. (s.20)

Yaşanan saçmalıkların, bürokratik açmazların, yanlış algılayışların ironinin gücüyle mahkûm edildiğini belirtiyor. Toplumsal yapının, tarihsel yanlışlıkların, Oğuz Atay tarzı ironinin temellerini göstererek; ima’nın, eleştirel bakışın, üst bakış ve ince alayın yazarın ironisindeki önemini vurguluyor; “ince alayın, bildik küçümsemeye işaret eden bir tavır olmayıp, bu acınası olaya duyulan tepkinin bir sonucu olan karşı koyuş, olduğunu” belirtiyor. Oğuz Atay’ın öykülerinde yakınlık/akrabalık kurabileceğimiz yazarları Kafka, Dostoyevski, Canetti, Sartre, Camus; Tanpınar, Halit Ziya, Peyami Safa ve Kemal Tahir olarak ifade ediyor. Konu ve izlekler açısından (yabancılaşma, umutsuzluk, uyumsuzluk, bunaltı..) Kafka, Sartre, Camus’de anlam alanı bulan edebiyat görüşünün, felsefi arayışının izini sürdüğünü belirtiyor; ancak anlatım biçimi olarak bu yazarlardan ayrıldığını, daha çok 19. yüzyıl Rus yazarlarıyla Canetti’nin ironik anlatımını çağrıştırdığını dile getiriyor. Ruh tahlillerinin ve mektup biçimindeki anlatımlarının klasik Rus yazarlarını (Dostoyevski, Gogol..) çağrıştırdığını; ironiye yaslandığı anlatımlarında Canetti’yi ve özellikle onun başyapıtı Körleşme’yi anımsattığını söylüyor.

"Oğuz Atay Öyküsünde Birey: Notlar, Sorular" başlıklı çalışmasında Selahattin Özpalabıyıklar, Oğuz Atay’ın "Beyaz Mantolu Adam" adlı öyküsünü odağa alıyor. İlk satırından itibaren kahramanın toplum içinde olduğunu ama ona uyumlu olmadığını belirterek, “… birey-toplum ikiliği, çatışması karşısındayızdır: Atay yazıcılığının temel sorunsalı olan bu çelişkinin bu grotesk boyuttaki tek örneği bu öyküdedir” diyor. “Beyaz Mantolu Adam’ın kendini SUSARAK gerçekleştirdiğini, böylece birey olduğunu” (s. 26) dile getiren Özpalabıyıklar, “susma’nın bireyin kendini gerçekleştirmesinin en meydan okumalı yöntemlerinden biri olabileceğini” belirtiyor. (s. 29) İlginç bir yorumla, “Atay’ın asıl özlediği birey’in yazdıkları içinde en aykırı, en ayrıksı görünende, hocası Mustafa İnan’ın yaşamını romanlaştırdığı Bir Bilim Adamının Romanı’nda aramak gerek.” diyor ve roman için “… yazarın bütün diğer yazdıklarında, öykü, roman ve oyunlarında izini sürdüğü o birey’in yetişiminin anlatımıdır. Hikmet ile Sevgi’yi benliğinde birleştirmeyi bilmiş o bireyin” sözleriyle bu özgün kimliği ve kişiliği; özgür ve bağımsızlaşmış, kendini gerçekleştirmiş birey’in Oğuz Atay’daki adresini veriyor.

Doğan Yaşat, "Oğuz Atay’ın Öykülerinde ‘Susku’ İzleği" adlı yazısında “Oğuz Atay’ın öykücülüğünde içkin olarak yer tutan susku izleğini sadece öykülerinde değil romancılığına, yazarlığına, edebiyatçılığına dair bir söz söyleme zemini edinilebilecek biçimde” ortaya koyuyor. Oğuz Atay’ın yeni bir dil kurma çabasını modernist sanatın estetik kategorilerinden biri olan susku ile ilişkilendiğini belirten Doğan Yaşat, “Klasik anlatı biçiminin kodlarının kırılmasının tezahürü, bilen yazar özne’nin bilinçli susma etkinliğiyle, sözü olası diğer anlatıcılara, öykü kişilerine, hatta kimi zaman anlatıcı-kişilerinin veya karakterlerin bilincine bırakmasıyla biçim-içerik uyumunda açımlanabilir.” diyor. (s. 34) Oğuz Atay’ın susku’yu metinlerinde bilinçli bir etkinlik olarak kullandığını vurgulayan Yaşat, “dilin konuşması yerine dilin susmasını sağlayarak, söylenemeyecek olanı söylemek” eyleminin Oğuz Atay’ın yazarlık ruhuna daha uygun olduğunu ifade ediyor. Oğuz Atay’daki susku’yu "Beyaz Mantolu Adam" metni üzerinde gösteren Yaşat, ‘susma’ etkinliği aracılığıyla, alışılagelen dil kodlarını adım adım kıran öykü karakterinin, adeta ikinci bir dilin konuşucusu olduğunu belirtiyor. Verili kimliğin reddiyesinin ancak verili dil ile hesaplaşarak gerçekleşebileceğini; Beyaz Mantolu Adam’ın susma eyleminde; “toplumla, toplumun dili içinde ilişkiye girmeyi kabul etmeyerek, hâkim dil tarafından kendisine atfedilen kimliğin içine hapsolmaktan kurtulma” eyleminin de yer aldığını anlatıyor. Dilin masum olmadığının farkında olan Oğuz Atay, Korkuyu Beklerken’de “belki de kirletilmiş, eskimiş dilin yalanlarından gelen bir korkuyu da imlemektedir.”

Hülya Yağcıoğlu ise "Modern Bir Mesih: Beyaz Mantolu Adam" başlıklı yazısında yazarın "Beyaz Mantolu Adam" öyküsü ile Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ındaki "Hepimiz O’nu Bekliyoruz" adlı bölümün karşılaştırmalı bir analizini yapıyor ve bu iki eserin modern dünyanın maddeselliği içinde, aşkınlık tecrübesine dair söylediklerini “Mesih imgesi” üzerinden inceliyor. Karamazov Kardeşler’deki "Büyük Engizitör" bölümüne de atıflarda bulunarak, metni başka yapıtlara doğru açarak anlamsal açıdan çoğaltıyor. Sonuçta “Atay da Pamuk da Tanrı’nın öldüğü bir dünyada varoluşa atılan, varoluşa mecbur olan modern insanın durumunu sorunsallaştırırken, gitgide yersiz -yurtsuzlaşan, varoluşun dünyeviliğine sıkışan, dünyanın ekonomisine ayak uyduramayan bir aidiyetsizliği kurgularlar.” yorumunu yapıyor. (s. 56)

Özlem Ekin Teker, "Beyaz Mantolu Adam’da Beden Temsilinin Sorgulanması" yazısında, öykü kahramanının aykırılığı ve sıra dışı bedenini; giysileri, davranış ve duruşlarını, kollarının asılır gibi duruşuyla Mesih’e benzetilmesini, kalabalıkta suskun gezinirken kalabalığın onu sürekli seyretmesini, hatta köprünün üstünde bir adamın onu filme çekmesini, bir yok oluş öyküsünü çoğaltmasını dile getirir. Beyaz Mantolu Adam, Teker’e göre, çok çeşitli acımasızlıklara maruz kalsa da beden bütünlüğünü koruyarak ölür.

Sibel Ercan, "Bir Film Bir Hikâye: Beyaz Mantolu Adam" başlıklı disiplinler arası yazısında, sinema- edebiyat ilişkisi kapsamında Oğuz Atay’ın "Beyaz Mantolu Adam" öyküsüyle Yüksel Yavuz’un bu öyküden uyarladığı Almanya- Türkiye ortak yapımı kısa filmini karşılaştırarak benzerlik ve farklılıklar üzerinden sonuçlara ulaşıyor. Edebiyat eserlerinin filme uyarlanmalarıyla ilgili genel bir giriş yapan Ercan, sinemanın edebiyattan farklı bir dil kullandığını ama yine de bir filmin kaynak metnin özünü yakalamasının önemli olduğunu vurguluyor. Filmin yönetmeninin yaşam öyküsünü verdikten sonra, Oğuz Atay’ın edebiyat anlayışını ve kahramanlarının özelliklerini kısaca dile getiren Ercan, Oğuz Atay karakterlerinin marjinalliği üzerinde duruyor. Sözü, Beyaz Mantolu Adam’a getirerek, kurmaca öğelerini Kafka’nın metinlerindeki modernist imgeye benzer şekilde kurgulanışı olgusunu Yıldız Ecevit üzerinden dile getiriyor. Yine Yıldız Ecevit’ten naklettiği şekilde, sinematografik yapıda kurgulanan bu öyküyü filme ilk çekenin Yüksel Yavuz değil; Oğuz Atay’ın kendisi olduğunu öğreniyoruz. Atay’ın, filme, yakın çevresinden seçtiği kişileri oyuncu olarak kullanmış olduğunu; ancak öyküdeki yetkinliği filme yansıtamadığının söylendiği bilgisine de ulaşıyoruz. Yüksel Yavuz’un filminin öyküdeki sorunsalı yansıtmada başarılı olduğunu belirten Ercan, filmde yer yer oryantalist bir hava estiğini, bunun öyküde olmayan bir unsur olduğunu dile getirmekle birlikte, genel olarak bu kısa filmin, öykünün beyaz perdeye aktarılmasında oldukça başarılı bir çalışma olduğunu imliyor.

B. Nihan Eren, “'Unutulan' Üzerine" adlı yazısında, Oğuz Atay’ın Kafkaesk imgeler taşıyan öyküsünü, modern insanın bellek yitimi bağlamında ele alıyor. Modern insanın hatırlayamayacak kadar uyuşmuş olduğunu belirterek, öykünün temel izleğinin, duyarlılığı giderek törpülenmiş, vasat ve sıradan dünyada yaşamını sorgulamadan sürdürmekte olan günümüz insanının dramı olduğunu ifade ediyor. İronik eleştirinin evlilik kurumuna yöneltildiği bu öyküde, yabancılaşma ve kaybolmanın çok güçlü imgeleriyle karşılaştığımızı, gerçeküstü bir durumun normal bir tonlamayla anlatıldığını belirtiyor. “Öykü.. Albert Camus ve Franz Kafka’nın absürt kavramıyla yoğurulur” diyerek, kişinin iç dünyasını Camus’nün Sisypos’uyla, Kafka’nın Gregor Samsa’sıyla karşılaştırıyor. “Sonuçta, Oğuz Atay’ın 'Unutulan' öyküsü, hatırlama, unutma, yabancılaşma ve iletişimsizlik izlekleriyle örülmüş, günümüz modern insanının melankolisidir” şeklindeki yorumuyla önemli bir sonuca ulaşıyor.

"Uzak, Karanlık ve Tozlu Bir Kelime Seçti: 'Unutulan'” adlı yazısında Aslan Erdem, öyküdeki tavan arasıyla öykü kişisi kadının bilinçaltının simgelendiğini belirterek, öyküyü, kişinin eşyayla ilişkileri açısından ele alıyor. Kişi, eşyayla birlikte geçmişi anımsamaya başlıyor yavaş yavaş. Somut bir ölü halinde tavan arasındaki tozların arasında yatan eski sevgilinin, kısa bir şaşkınlık ve korku yarattıktan sonra diğer tozlu eşyalar gibi şey’leştiğine dikkatleri çekiyor. "Korkuyu Beklerken Düşmek, Düşerken Hayatı Düşlemek" yazısında Işıl Bayraktar, Dostoyevski’nin Öteki adlı romanındaki Goladkin karakteriyle "Korkuyu Beklerken"in karakterini benzerlik ilişkileri açısından ele alıyor. Psikolojik sorunlu bu karakterlerin her şeyden önce kendilerinden korkmalarından, kendi karanlık yüzlerinden ürkmelerinden söz ediyor.

Oğuz Atay’da "'Korkuyu Beklerken' Gelenler" başlıklı yazısında Devrim Dirlikyapan, söz konusu Atay öyküsüne psikanalitik açıdan yaklaşıyor. Kahramanda, gerçekleştirilemeyen istekler ve toplumun beklediği başarıya ulaşamama gibi nedenlerden kaynaklanan eziklik duygusuna dikkat çekiyor. “Öyküde kimlik dağınıklığının yanı sıra bir çözülmeden de söz edilebilir.” savını ileri sürüyor. (s.137) “Öyküdeki karakterin çözülmüş ben’i daha çok başka insanlarla iletişime geçmek zorundayken ortaya çıkmaktadır” diyor. Sonuçta, Devrim Dirlikyapan, Atay’ın "Korkuyu Beklerken" adlı öyküsünün; “bağımsız kendilik geliştiremeyen bir karakterin, eve kapanma ile ifadesini bulan, karmaşık içsel yaşantısının dışa vurumu olarak görülebileceği” vargısına ulaşıyor.(s.138) "'Korkuyu Beklerken' Bir Varoluş Krizi" adlı çalışmasında Ahmet Ergenç, “Oğuz Atay’ın edebi dünyasının mikrokosmosu olarak görülebilecek 'Korkuyu Beklerken' adlı hikâyeyi incelerken, varoluşçuluğa yaslanıp Oğuz Atay’la Ahmet Hamdi Tanpınar, Yusuf Atılgan; Camus, Kafka, Sartre gibi varoluşçu edebiyatçılar arasındaki bağları gösteriyor ve “bu varoluşsal krizi anlamayı ve anlatmayı” başarıyor.

"Roman Karakterleri Üzerinden Toplumsalın Eleştirisinde Karakteri Kurucu İmge Olarak Korku, Yalnızlık ve Yabancılaşma" adlı yazısında Erkan Karabay, edebiyat dünyası tarafından Gonçarov’un başyapıtı kabul edilen Oblomov romanı ile Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken adlı öyküsünü karşılaştırmalı bir yöntemle inceliyor. Özellikle her iki yapıtta karakterler arasındaki yakınlığa dikkatleri çeken Karabay, “bu karakterlerin içinde yaşadıkları toplumsalın uzağında/dışında, korku ve yalnızlık sarmalında yaşayan özneler olduklarını” belirtiyor. (s. 155) Karakterler arasındaki benzerlikleri etraflıca inceledikten sonra farklı oldukları yerlere de vurgu yapıyor. “Oblomov, yeterli çabayı gösteremediği için kaybeden bir insandır. Oysa Korkuyu Beklerken’in kişisi tam böyle değildir” diyen Karabay, “onun aslında kazanmayı hak ettiği halde toplumsal sistemin kurbanı olmuş, bu çarpık sisteme eklemlenememiş bir kişi” olduğunu, bu yönüyle de Oblomov’dan ayrıldığı sonucuna ulaşıyor.

"Bir Mektup', İki Parti, Üç Kayıp" başlıklı yazısında Berna Güler, Oğuz Atay’ın yazar olarak yaşamı boyunca hak ettiği ilgiyi göremediğini; ama eserlerinde aydın bireyin çevresinden yabancılaşması konusunu edebiyatımıza getirerek bunu postmodern anlamda ustalıkla işlemiş olduğunu dile getiriyor. Yazısında Oğuz Atay’ın Bir Mektup, Anton Çehov’un "Memurun Ölümü" ve Nikolay Gogol’ün Palto öykülerindeki başkişilerin, bulundukları sosyal ortamdaki statükolar tarafından yok edilmeleri konusunu başarıyla irdeliyor. Bu üç öyküyü farklı beş başlık altında odağa alan Güler, benzerlikler ve farklılıklar açısından analitik bir çalışma ortaya koyuyor. "Bir Mektup" öyküsündeki talihsiz kahramanın amirine mektup yazma girişimini büyük bir cesaret, bir kabuğunu kırma çabası olarak görebileceğimizi belirterek, bu kişinin Oğuz Atay karakterleri arasında en çekingen, güçsüz olan karakter olduğunun altını çiziyor.

Burcu Şahin, "Türkçenin Parantez İçindeki Delisi" yazısında Oğuz Atay’ın "Ne Evet Ne Hayır" başlıklı öyküsünü inceliyor. Bu öykünün Oğuz Atay’ın Kafkaesk bir yapının hâkim olduğu "Beyaz Mantolu Adam", "Unutulan" ve "Korkuyu Beklerken" gibi birinci evre öykülerinden farklı olarak, daha çok mektup ya da mektup dilinin egemen olduğu ikinci evre öykülerinden biri olduğunu belirtiyor. Oğuz Atay’ın dille ilgili meselesini “bazen bozan bazen kuran olarak yarattığı kurmaca dünyanın içinde daima dil ile oynamıştır.” şeklinde ifade eden Şahin, “Bu öyküde bozulan cümlelerin de düzeltilen cümlelerin de aslında tek bir kalemden çıkmış olduğu düşünüldüğünde, gerçekten ne çarpıcı bir metinle karşı karşıya olduğumuz daha iyi anlaşılır” diyor. (s. 193-194)

Emre Erbatur, Oğuz Atay’ın "'Tahta At' Öyküsü ve Erkeklikler" yazısında “öykünün farklı okuma biçimlerine, çeşitli kuramsal yaklaşımlara kapı aralayan zengin, çok katmanlı bir metin olduğunu” söyleyerek, bu öyküyü erkeklikler sorunsalı çerçevesinden ele alıyor. Bu açıdan bakılınca, "Tahta At" öyküsünün “Oğuz Atay’ın kişiliğinden bağımsız olarak bir erkek metni olduğunu” vurguluyor ve şunları ifade ediyor: “ ..çünkü anlatısının evreninde erkeklerin yaşantısını sorunsallaştırır, ters yüz eder ve okuyucusunu kendi toplumsal cinsiyeti ve bu cinsiyet üzerinden biçimlendirdiği tercihleriyle bir yüzleşmeye davet eder.” (s.197)

Son yazı, kitabı düzenleyen Hilmi Tezgör’ün imzasını taşıyor. Oğuz Atay’ın "'Babama Mektup'una Psikanalitik Bir Yaklaşım" başlıklı yazısında Tezgör, “babanın ölümü sonrasında ona yazılan mektup” olgusunun “hayatta neler yapıp yapamayacağının artık iyice farkında olmuş bir bireyin iç hesaplaşması” olduğunu belirtiyor ve Babama Mektup’u psikanalizin verileri ışığında açıklıyor. Freud’un sanat ve sanatçılarla ilgili bilimsel yazılarına atıflarda bulunarak, öykü karakterinin iç dünyasını aydınlatıyor böylece. Öykü karakterinin ölmüş babasına mektup yazarak içindeki çelişkilerle yüzleşmesini, geçmişiyle ve babasıyla hesaplaşmasını dile getiriyor ve Tutunamayanlar karakterinin de ana babasıyla, yaşam ve toplumla ilgili sıkıntılarını romanda yer alan şu sözleriyle ifade etmiş olduğunu anımsatıyor: “Bana yaşamasını öğretmediler. Daha doğrusu, bana her şeyin öğrenilerek yaşanılacağını öğrettiler. Yaşanırken öğrenileceğini öğretmediler.” (s. 232) Tezgör, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’da Freud’a ve Carl Gustav Jung’a göndermelerde bulunduğunu da belirtiyor ayrıca. "Babama Mektup"taki oğul, “Acaba senin bilinçaltın var mıydı babacığım? Bana öyle geliyor ki sizin zamanınızda böyle şeyler icat edilmemişti. Sanki Osmanlıların böyle huyları yoktu gibi geliyor bana” diyerek ironiyi doruğa ulaştırıyor. Tezgör öyküdeki baba ile oğul karakterlerini benzerlik ve farklılıkları açısından inceliyor ve hayatın acemisi kalmış olan "'Babama Mektup'un yazarı oğul için ‘kaybeden’ denemese de ‘kazanamayan’ denebilir” sözleriyle yazıyı sonuçlandırıyor.

Fatma Erkman "Göstergelerin İçini Oyan Bir Öykü" başlığı altında, Oğuz Atay’ın "Demiryolu Hikâyecileri"ni dilbilimsel yönden inceliyor. Öykünün kesitlerini, kahramanlarını, mekân ve zamanını; anlatıcının olaylara bakışı anlamında kip’i ve öyküde “içleri oyulan göstergeleri” gösteriyor. Melike Saba Akım, "Anlaşılmamak Kâbus, Anlaşılmaksa Düş" adlı yazısında, Oğuz Atay’ın "Demiryolu Öykücüleri-Bir Rüya" öyküsünü düşsellik ve gerçeklik açısından ele alıyor. Bu öykünün başka bir gerçeklik üzerine kurgulanmış olduğunu işaret eden Akım, “öyküdeki gerçeküstücü atmosferin yer yer sembolik okumalara olanak verebilecek nitelikte metaforlarla bezeli olduğunu” belirtiyor. (s.259) Ayrıca, Henri Michaux’nun Plume Adında Biri eseri içinde yer alan "Kendi Halinde Biri" adlı öykü ile "Demiryolu Hikâyecileri"ni karşılaştırmalı biçimde ele alarak, bu öykülerin Kafkaesk atmosferine değiniyor. Modernist imgenin ya da Kafkaesk tonun "Demiryolu Hikâyecileri" öyküsünün her yerine yayılmış olduğunu ifade ediyor. Öykünün bütününde Atay’ın sanat ve rüya arasında bir koşutluk kurduğunun düşünülebileceğini belirterek, “Buna göre, sanatla uğraşmak, böylesi bir dünyada düş kurmaktan farksızdır. Ya da şöyle diyelim: Sanatçı, yaşama özgü nesnel gerçekliğin değil, kendine has düşsel bir gerçekliğin içinden üretir; yaşamla mücadelesini başkalarınca anlamlandırılamayan bu yolla vermeye çalışır. Dolayısıyla metindeki üç hikâyeci, ne istasyon şefi, ne sucuk ekmekçiyle elmacı, ne de yolcular tarafından anlaşılırlar ve içinde bulundukları toplumla uyumsuz düşerek günden güne daha da yalnızlaşırlar” yorumunu ekliyor. (s.265)

Yedi yıl süren yazarlık döneminde, anlaşılamamanın getirdiği büyük yalnızlığı yaşayan ve o kısacık zaman parçasına öncü dünyalar sığdıran Oğuz Atay’ın öykülerini çözümleyen bu derinlikli kitap, Oğuz Atay seven okurlara, modernist edebiyatın öykü boyutuyla ülkemizdeki durumunu değerlendirmeye çalışan araştırmacılara yol gösterici nitelikte...

hsoysekerci@gmail.com

“Korkuyu Beklerken” Gelenler, Oğuz Atay Öyküleri Üzerine Yazılar, Haz: İlhami Tezgör, İletişim Yayınları


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR