Bize Benzeyenlerin Hikâyesi: Márquez ve Kırmızı Pazartesi
24 Şubat 2018 Edebiyat

Bize Benzeyenlerin Hikâyesi: Márquez ve Kırmızı Pazartesi


Twitter'da Paylaş
0

Márquez'in amacı vicdan, önyargı, ötekileştirme, ataerkil düzen, namus, ahlak, toplum- birey çatışması, sınıfsal çatışma ve din gibi konularda söz söylemektir.
Sibel Yılmaz
Gabriel García Márquez'in yapmak istediğini en iyi uyguladığı kitabı olarak gördüğü Kırmızı Pazartesi, sonunu herkesin en başından bildiği bir cinayet hikâyesini merkeze alır. "Santiago Nasar, onu öldürecekleri gün, piskoposun geleceği gemiyi karşılamak için sabah saat 05.30'da kalkmıştı" (s. 11) cümlesiyle açılan kitap, romanın başkişisi Nasar'ın kim tarafından ve neden öldürüldüğünü sorgulayan bir polisiye olarak kurgulanır. Anlatıcı, olayın üzerinden yirmi üç yıl geçtikten sonra doğduğu kasabaya gelip bu cinayet hakkında araştırma yapan bir gazetecidir. Olaya tanıklık eden kişilerle görüşür ve gözlemci bir bakış açısıyla bu cinayetin nasıl işlendiğini röportaj tekniğini kullanarak yazar. Kasabalılar, aynı olayı farklı biçimde yorumlar ve böylece ortaya tek bir "gerçek" çıkmaz. O günkü hava şartları bile tam olarak belirlenemez. Bazılarına göre yağmur yağıyordur, bazılarına göreyse hava açıktır. Olay örgüsünün henüz başlangıcında sağlanan merak unsuru nedeniyle ilgiyle okunan Kırmızı Pazartesi, kuşkusuz ki sadece bir cinayet hikâyesi olarak değerlendirilemez. Márquez, Nasar'ın yaşadıklarından yola çıkarak kendi toplumunun bir çözümlemesini yapmış ve sosyolojik çıkarımlarda bulunabileceğimiz bir esere imza atmıştır. Üstelik onun toplum çözümlemesi sadece kendi ülkesiyle de sınırlı kalmaz. Kitaptaki olaylar; bizim için uzak bir coğrafya olan Kolombiya'da değil, pekâlâ ülkemizde de geçebilirdi. Öyle ki kasaba halkının gelenek ve kültürel kodlara bağlı yaşayış biçimiyle, toplumsal olaylara verdiği tepkiler bize hiç yabancı gelmiyor. Márquez'in neden bize benzeyenlerin hikâyesini yazdığını şu başlıklar altında izah etmeye çalışacağım.

1 Namus ve Bekâret Kavramları

Santiago Nasar'ı öldürdükleri anlaşılan Pablo ve Pedro Vicario kardeşler, ifadelerinde namus uğruna cinayet işlediklerini belirtir. Ablaları Angela Vicario'nun namusu, yakın arkadaşları olan Nasar tarafından kirletilmiştir. Kutsal alana zarar veren kişi cezalandırılmalıdır; çünkü "Namus, aşktır" (s. 87). Bunun gibi cümlelerle roman boyunca namus kavramı üzerinde durulur ve namusun öneminden bahsedilir. Namus kelimesinin bizim toplumsal yaşamımızda da büyük bir yer kapladığı aşikâr. Diğer dillerde olmayan anlamları da yüklüyoruz bu kelimeye. TDK'da namusun iki karşılığı var: 1. Bir toplum içinde ahlak kurallarına ve toplumsal değerlere bağlılık, iffet; 2. Dürüstlük, doğruluk. Namusla ilgili pek çok birleşik söz de bulunuyor dilimizde. "Namus sözü, namus belası, namus cinayeti, namus borcu, namus davası" bunlardan bazıları. "Namusu temizlenmek, namusu iki paralık olmak, namusuyla yaşamak" gibi atasözleri ve deyimler de toplumun bilinçaltında bu kavramın ne büyük bir yer işgal ettiğine işaret eden diğer örnekler. Ludwig Wittgenstein'ın deyişiyle dilimizin sınırları dünyamızın sınırlarını belirlediği için kültürümüzü belirleyen kavram ve olgular, dil düzeyinde de etkisini gösteriyor. Namusa verilen önemin yanında bekâretin bir tabu olarak görülmesi de Türkiye toplumuyla Kolombiya toplumu arasındaki diğer bir benzerlik. Kırmızı Pazartesi'de Angela Vicario, kasabaya dışarıdan gelen Bayardo San Román ile evlenir; ancak düğünün ertesinde bakire olmadığı gerekçesiyle baba evine gönderilir. Kitapta bekaret konusu, Bakire Carmen madalyonu ile portakal çiçeği imgeleri üzerinden işlenir. Bakire kızlar tarafından takılan portakal çiçeği, saflığın ve masumiyetin sembolüdür. Bu sembol, bizdeki kırmızı kuşağın yerini tutar. Angela, saflığını yitirmesine rağmen düğününde portakal çiçeği taktığı için kasaba halkı tarafından eleştirilir. Hanne Blank, Bekâretin "El Değmemiş" Tarihi kitabında bekâretin aile, tıp, devlet, din ve eğitim gibi kurumlar tarafından nasıl bir toplumsal tabuya dönüştürüldüğünün izini sürer. Blank'in verdiği tarihsel örneklerden de anlaşıldığı gibi toplumun bilinçaltında önemli bir yer kaplayan bu kavram, ataerkil düzenin bir uzantısıdır ve bu düzenin devamına yarar. Bekâretin tabulaşmasının temelinde Ortaçağ'daki kral ve derebeylerin kadınlar üzerinde mülkiyet hakkı elde etmek istemeleri bulunur. Yazara göre kadın, bu düzene baş kaldırıp cinselliğini istediği gibi yaşayabilirse (veya yaşamamayı seçerse) bu durumda bekâret, kaybedilen bir şey olmayacaktır. İşte Kırmızı Pazartesi, ataerkilliğin bir yansıması olan bekâret tabusunu Angela'nın düğünü üzerinden kurgusal düzlemde ele alır. Bizim edebiyatımızda da özellikle "kadın yazını" alanında bu kavramın tabu olarak görülmesine karşı çıkan öykü ve romanlar kaleme alındığını görüyoruz. Aklıma gelen ilk eser; Leylâ Erbil'in Bir Tuhaf Kadın'ı. Kitabın başkarakteri Nermin, etrafındaki tüm kadın ve erkeklerin hangi toplumsal kesimden gelirse gelsin cinsellik hakkında konuşmaktan çekindiklerini görür. Annesi için "zar bekçisi" ifadesini kullanan Nermin, her türlü engele rağmen kadınlığını cesurca yaşamaya çalışır ve birçok yerde bekâret mevzusu üzerine düşünür: "Anamın yere göğe sığdıramadığı o zar parçasını ya ilkin bir polis kırpığı haklayıverirse... (s. 30). Yakın tarihlerde çıkan kitaplar arasında aynı konuyu işleyen başka bir örnek ise Seray Şahiner'in Gelin Başı kitabında yer alan aynı isimli öykü. Öyküde kuaför salonunda düğünü için hazırlanan Sibel'in iç dünyası aktarılır. Sevmediği biriyle neden evlenmek zorunda kaldığını düşünen karakterimizin iç sesiyle verilen alt öyküsünde ise bekâretini yitirme hikâyesini dinleriz. Şahiner'in öyküsü bu konunun tabulaştırılmasına bir karşı çıkış olarak okunabilir. Sibel, artık bakire olmadığı gerçeğinin ailesi tarafından nasıl karşılanacağını düşünürken toplumdaki cinsellik algısına dair tespitlerde bulunur.

2 Toplumsal Cinsiyet Rolleri

Kırmızı Pazartesi'de kadının konumu ülkemizdeki komunundan pek farklı değil. Bunu özellikle Angela'nın düğün hazırlıkları ekseninde yaşananlardan çıkarabiliriz. Angela'nın evlendirildiği San Román, varlıklı bir aileden gelir ve romandaki diğer erkeklere göre toplumsal hayatta saygın bir konumu vardır. Köyleri gezerek evlenecek bir kız ararken Angela'yı görür. Pek varlıklı sayılmayan Angela'nın ailesine göre böyle bir erkeğin kızlarını seçmesi başlarına konan bir talih kuşudur. "Aşk da öğrenilir" (s. 37) diyen anne Pura Vicario, bu evliliğe ön ayak olarak kızının kaderini belirler. Erkek kardeşler ise "Bize kadınları ilgilendiren bir konu gibi gelmişti" (s. 37) diyerek evlilik konusunda fikir yürütmenin erkeklere ait bir ilgi alanı olmadığını iddia ederler. Kız ve erkek kardeşlerin yetiştirilme tarzları da amaca yönelik olup onları ileriki yaşamlarına hazırlayacak bazı değer ve becerilerin kazanılmasını sağlar. Örneğin kız ve erkek Vicario'lar şu meziyetlere sahiptir: "Oğlanlar erkek adam olacak şekilde büyütülmüşlerdi. Kızlarsa evlenmek üzere yetiştirilmişlerdi. Gergef işlemeyi, makineyle dikiş dikmeyi, kukalı dantel örmeyi, çamaşır yıkayıp ütü ütülemeyi, yapma çiçekler, kendi uydurdukları tatlılar yapmayı, aşk pusulaları yazmayı bilirlerdi..." (s. 34). Bu örnekten de anlaşılacağı gibi ataerkil düzende kadın, ona uygun görülen hayatı yaşamaya mahkûm edilir. Yalnızca Angela, istemediği bir evliliği sürdürmeyerek herkese kafa tutar ve San Román'la birlikte olmaz. Ancak aradan zaman geçtikten sonra Angela'nın hikâyesi farklı bir boyut kazanacak ve San Román'la yolları tekrar kesişecektir. Romanda erkek karakterlerin tasvir ediliş biçimi de onların yalnızca erkek olmalarından kaynaklanan güç ve otoritesini vurgulamak üzerinedir. Örneğin kasabadaki kızların Nasar'ı hayırlı bir "kısmet" olarak gördükleri söylenir. Çünkü o, "yakışıklı, aklı başında ve yirmi bir yaşında kendisine ait bir serveti olan" bir erkektir (s. 24). Bayardo San Román ise varlıklı olmasının yanında "yeme de yanına yat cinsinden bir içim su" (s. 29) diye nitelenen bir yakışıklıdır. Ancak kibirlidir de. İktidarına ve servetine güvenerek mutluluğu parayla satın alabileceğini düşünmüştür.

3 Toplumun Vicdanı ve Adalet

Kırmızı Pazartesi'de Santiago Nasar'ın öldürüleceğini neredeyse tüm kasaba halkının bildiği ama kimsenin buna ses çıkarmadığı vurgulanır. Kasabalılar, namus uğruna işlenecek bir cinayet karşısında sessiz kalmanın toplum vicdanını rahatlatacağını düşünürler. Ayrıca Vicario kardeşler bu yolla erkekliklerini de kanıtlamış olacaklardır. Nasar'ın suçlu olup olmadığı kesin olarak bilinmese de onu suçlu ilân ederler. Ayrıca Vicario kardeşlerin kimseyi öldüremeyeceğini söyleyip öldürme eyleminin nasıl olsa gerçekleşmeyeceği iddiasında bulunarak işin içinden sıyrılmayı seçerler. Örneğin kasaba halkından Don Rogelio de la Flor, "Saçmalama... O ikisi kimseyi öldüremez, hele zengin birini hiç" (s. 53) diyerek Pablo ve Pedro'nun üst sınıftan birini öldürmeye cesaret edemeyeceklerini belirtir. Burada da toplumsal sınıf farkı belirgin hâle getirilir. Nasar da tıpkı San Román gibi seçkin bir zümreye ait olduğu için üstün görülmüştür. Vicario kardeşler mahkemede cinayeti meşru müdafaa gereği işlediklerini beyan ederler. Böylece hem halk nezdinde hem de adalet önünde suçsuz sayılacaklarını umarlar. "Onu bilinçli olarak öldürdük ama masumuz" (s. 48) demeleri kendilerini aklama gayretinin ürünüdür. Din kurumu da onların yanındadır. Kitapta din adamlarının toplumsal konumuna dair çeşitli göndermeler yapılmıştır. Özellikle Peder Carmen Amador karakteri, dini bir otorite figürü olarak yer alır kurguda. Roman karakterleri arasında Nasar'ın suçsuz olabileceğini düşünen tek kişi anlatıcıdır. Kitapta geçen beyaz tavşan, Vicario kardeşlerin Santiago'yu öldürdükleri bıçağın tertemiz çıkması, İsa'nın çarmıha gerilmesi, Nasar'ın beyaz kıyafetler giymesi, rüyasında incir ağaçları görmesi gibi imgeler; onun masumiyetini simgeler. Bu suçsuzluk alametlerine rağmen Santiago'nun başına gelenler, toplum karşısında bireyin tek başınalığına ve çaresizliğine dikkat çeker denebilir. Tüm kasaba halkı bir araya gelerek onun sonunu hazırlamıştır. Nasar'ın ölüm sahnesinin çarpıcı bir şekilde tasviri de toplum vicdanında açılmak istenen bir yarıktır belki de. Buraya kadar ele aldığım başlıklar da gösteriyor ki Kırmızı Pazartesi romanında Nasar'ın cinayeti bir araç olarak kullanılmıştır. Márquez'in amacı ise vicdan, önyargı, ötekileştirme, ataerkil düzen, namus, ahlak, toplum- birey çatışması, sınıfsal çatışma ve din gibi konularda söz söylemektir. Buradan çıkaracağımız iletiye göre toplumu ilgilendiren konularda kendince haklı bulduğu gerekçelerle sessiz kalmayı tercih eden herkes suçludur. Zira burada yalnızca Vicario kardeşler bıçaklamaz Santiago Nasar'ı. Bu cinayeti bütün kasaba halkı işlemiştir. Kasaba ise geniş açıdan bakıldığında tüm toplumu simgeler. Öyleyse bu romanı okuyan herkes şu soru üzerinde düşünecektir: Böyle bir olay karşısında ben ne yapardım? Kaynakça Gabriel García Márquez, Kırmızı Pazartesi, 54. Baskı, Can Yayınları, İstanbul, 2017. Hanne Blank, Bekâretin "El Değmemiş" Tarihi, İletişim Yayınları, İstanbul, 2008. Leylâ Erbil, Tuhaf Bir Kadın, 10. Baskı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2014. Seray Şahiner, Gelin Başı, 6. Baskı, Can Yayınları, İstanbul, 2017.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR