Blaise Cendrars ile Kurmaca Sanatı Üstüne: "Okumak benim için bir uyuşturucudur. Yazının mürekkebi uyuşturur beni."
22 Ağustos 2017 Söyleşi Edebiyat Kültür Sanat

Blaise Cendrars ile Kurmaca Sanatı Üstüne: "Okumak benim için bir uyuşturucudur. Yazının mürekkebi uyuşturur beni."


Twitter'da Paylaş
0

Aşırı derecede okudum. Tutkumdu bu. Her yerde, bütün koşullarda ve her çeşit kitap. Elimin altına düşen her şeyi silip süpürdüm.
Michel Manoll

Blaise Cendrars (gerçek ismi Frédéric Sauser) İsviçre, La Chaux-de-Fonds adlı kasabada, 1887’de doğdu. Babası, İsviçreli bir yatırımcı işadamı, annesi ise İskoçtu. Çocukluğu başarısız ve bitmez iş tasarıları peşinde koşturan babasına eşlik ederek, İskenderiye, Neuchatel, Napoli, Brindisi gibi birçok farklı şehirde geçti. Cendrars on beş yaşında evi terk edip bir kuyumcunun yanında çalışarak Rusya, İran, Çin ve aralarındaki başka yerlere seyahat etti. Çıraklık günlerini yıllar sonra Transsibérien adlı uzun şiirinde anlatacaktı. 1910 öncesi Paris’teydi. Burada sanat ve edebiyatın gürültücü avangart dünyasının lideri Guillaume Apollinaire ile tanıştı. Sonra Amerika’ya gidip ilk uzun şiiri Pâques à New-York’u orada yazdı. Transsibérien (tam adı: La Prose du Transsibérien et de la Petite Jehanne de France) ertesi yıl basıldı. İkisi de “modern zamanların ruhu”nu şekillendiren anlardandı, katalizör etkisi yaratan üçüncü ve sonuncu uzun şiiri oldu: Le Panama ou Les Aventures de Mes Sept Oncles (1918). John Dos Passos çevirisiyle 1931’de Amerika’da yayımlandı. Birinci Dünya Savaşı’nda yabancı lejyonda onbaşı görevindeyken sağ kolunu kaybetti. Takma kol kullanmayı reddetti ve kendini tek elle atış yapma, hızlı araç sürme, daktilo kullanma ve kavga etmede yetkinleştirdi. Savaştan sonra filmlerde yazar ve yardımcı yönetmen olarak çalıştı, kendi filminin yapımcısı oldu, bazen bir milyonerdi, çoğu zaman iflas ederdi. 1920’ler boyunca iki uzun hikâye yayınladı: Moravagine (1926) ve Les Confessions de Dan Yack (1929). 30’lara girerkense romanlaştırılmış biyografiler ya da abartılmış röportajlar yayınladı, örneğin L'Or (1925) (Türkçede Altın adıyla basıldı) John August Sutter’ın hayatına dayalıydı ve Rhum (1930), Guiana’nın anlaşılamamış Cecil Rhodes’u Jean Galmont’un hayatı ve davalarına dair bir röportaj romansıydı. La Belle Epoque (Güzel Dönem) edebiyat ve sanatta keşiflerin muhteşem dönemiydi. Çağının öncüsü Cendrars, Caruso tarafından çizildi, Léon Bakst, Léger, Modigliani, Chagall tarafından resmedildi ve sırası geldiğinde Negro sanatı, caz, Les Six’in modern müziğini keşfetti. 1921’de Editions de la Sirène’in yöneticisi Nègre antolojisini (Afrika ve Güney Amerika’ya yaptığı yolculukların 3 ciltlik olması öngörülen derlemesinin birinci cildi) yayımladığında sonradan İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanlar tarafından yok edilecek olan ikinci ve üçüncü cildin el yazmaları neredeyse tamamlanmıştı. La Sirène’de ayrıca, kendisini sürrealist tanrılaştırmanın kıyısına getirmiş olan ve 24 yaşında 1870’de ölmüş Lautréamont’un eserlerinin yeni bir basımını yayına sundu. La Roue (1921) filminin yapımında Abel Gance’ye asistanlık yaptı, tren sahnesinin montajını beraber kotardılar ve filmin müziklerinin bestecisi olarak Arthur Hönegger’i önerdi. Hönegger’in tema müziği sonradan onun ünlü eseri Pacific 231’e dönüştü.

Cendrars 1935’te, Fransa’da tanınmasına sebep olan ve belki de ilk önemli çıkışı sayılan “Tropic of Cancer” (1934) adlı yazısı sayesinde Henry Miller’ı keşfetti. Yılbaşı gününe randevulaştılar. Onun için şöyle yazdı: “Bir Amerikan yazarımız doğuyor: Henry Miller, henüz ilk kitabını Paris’te yazmış. Muhteşem bir kitap, gaddar, tam da bayıldığım gibi bir kitap…” Yazar, belirttiği gibi yüzde yüz Amerikalıdır ve katı bir realist ancak “Paris’i keşfederken, Paris’i solurken, Paris’i yalayıp yutarken, boğazı düğümlenir, öfkelidir ve yer, kusar, şehrin duvarlarına işer, tapınır ve lanetler…” Başka Cendrars keşifleri daha oldu, örneğin Ferreira de Castro’nun, Portekiz asıllı bir Brezilyalı, başyapıtını Forêt Vierge veya Güney Amerika’dan gelmiş diğer edebi ve sanatsal keşifler veya Güney Amerikalıların kendisi adıyla 1938’de çevirdi. Ancak Paris’i etkilemeyi başaramadı. 1924’ten 1936’ya dek düzenli olarak Güney Amerika’ya giden Cendrars (kaportası Georges Braque tarafından tasarlanmış Alfa Romeo yarış arabasıyla genellikle), sanki Tremblay-sur-Mauldre’deki evinden Asunción, Paraguay’a uzanan on numaralı ulusal rotayı takip ediyordu. Paris hep eviydi, yıllarca Rue de Savoie’de kaldı, sonra uzun zaman boyunca Montaigne caddesinde ve kırsala gittiğinde Tremblay-sur Mauldre (Seine-et-Oise)’deki küçük evinde, uzatılmış yolculuklara çıkmayı ihmal etmeden. 1936 yılında Sutter's Gold filminin yapımında kısa süreliğine Hollywood için çalıştı. İkinci Dünya Savaşı’nın ilk aylarında İngiliz askerlerine ulaşan savaş muhabirlerindendi. Ancak Paris’in düşüşüyle 1940’da Aix-en-Provence’e emekliliğe çekildi. (bu arada Tremblay’daki evi Alman askerleri tarafından yağmalanmıştı) 1944’te yazmayı geçici olarak bıraktı. Ardından en önemli eserleri arasında gösterilen hatıralarını yazmaya koyuldu, L'Homme Foudroyé (1945), La Main Coupée(1946), Bourlinguer (1948), Le Lotissement du Ciel (1949). Son önemli çalışması 1957’de basıldı: Trop, C'est Trop. Hemen sonra hastalığı yüzünden çalışamaz hale geldi ve 1961 Ocak’ında Paris’te öldü. Aşağıdaki söyleşi, tanıdığı yazar ve sanatçılarla geçirdiği anılarının Cendrars’ın eserlerindeki yansımalarını içeriyor. 1950 Ekim’inden Aralık’ına kadar Michel Manoll ile yaptığı radyo konuşmalarından seçilmiştir. Daha sonradan Blaise Cendrars Vous Parle  adıyla Editions Denoël tarafından basılmıştır.  

Michel Manoll: Tüm yazarlar yazdıklarının kısıtlayıcılığından ve zorluğundan şikâyet ederler.

Blaise Cendrars: Seslerini ilginç kılmak için abartırlar. Ayrıcalıklılarından ve sanatlarını icra ederek hayatlarını kazandıklarını için ne kadar şanslı olduklarından daha çok bahsetmeliler. Şahsen hoşlanmadığım bir icra, bu doğru, ancak aynı zamanda soylu bir ayrıcalık, hele bir makinenin parçası gibi yaşayarak toplumun anlamsız çarkının dönüşünü hızlandırmaya yarayan çoğu insanla kıyaslandığında. Tüm kalbimle acırım onlara. Paris’e döndüğümden beri, penceremden izlediğim, metroların düzenli saatlerde içine çektiği ya da dışarıya boşalttığı isimsiz kalabalıklar daha önce olmadığı kadar üzüyor beni. Gerçekten, hayat bu değil. İnsan bu değil. Bir yerde durmak zorunda. Kölelik bu… basit ve fakir insanlar için değil sadece, hayatın genel saçmalığı böyle. Benim gibi modern hayata inancı olan, tüm bu güzelim fabrikalara, dahi makinelere hayran, sıradan bir kişilik, nereye gittiğimizi düşünmekten vazgeçmişse, kınamaktan başka elinden bir şey gelmez çünkü hakikaten bu hiç yüreklendirici değil.

Bir çalışma yöntemim yok. Birini denedim, çalıştı ama kalan hayatımda sadece bunu uygulamamın hiç gereği yok. Hayatta kitap yazmaktan öte yapılacak şeyler de var.

MM: Ya çalışma alışkanlıklarınız? Bir yerlerde şafak sökerken uyandığınızı ve saatlerce çalıştığınızı söylemiştiniz.

BC: Çalışmanın bir lanet olduğunu hiç unutmadım, bu yüzden asla alışkanlık yapmadım onu. Kuşkusuz diğer herkes gibi olmak için, nihayet belli bir saatten belli bir saate dek çalışmak istedim ben de. Elli beş yaşın üzerindeyim ve sırayla dört kitap bitirmek istedim. Sona erdi ama bu düşünce. Arkamda yeterince kitap var. Bir çalışma yöntemim yok. Birini denedim, çalıştı ama kalan hayatımda sadece bunu uygulamamın hiç gereği yok. Hayatta kitap yazmaktan öte yapılacak şeyler de var. Bir yazar ne kadar görkemli olursa olsun manzara karşısında asla yerini hazırlamamalı. Saint Jerome gibi kendi hücresinde çalışmalı. Geçmişe dönün. Yazmak ruhuna bakıştır. “Dünya benim tasvirimdir.” İnsanlık kurgusunda yaşar. Bu nedenledir ki kâşifler her zaman dünyanın görünen yüzünü kendi görünümlerine çevirirler. Bugün ben bile aynaların üzerini örtüyorum. Remy de Gourmont’un çalışma odası bir avlunun içindeydi, 71 numara, Paris’te Saints-Pères sokağında. 202 numara, Saint-Germain caddesinde, Guillaume Apollinaire, ki kendisinin geniş odalarla dolu, taraçalı, çatıda terasıyla muazzam bir apartmanı vardı, kendi tercihiyle mutfağında yazıyordu, küçücük bir oyun masasında, oldukça rahatsız bir durumda, arada bir masasını kapatıp daha da küçültmesi gerekiyordu ki aradan kayıp çatıdaki pencereden çıkabilsin ve orası da yine bir avlunun içindeydi. Edouard Peisson’un Aix-en-Provence yakınlarında çok hoş, ufak bir evi vardı ancak vadideki ışık oyunlarının şahane manzarasını izleyebileceği öndeki odaların birinde çalışmak yerine, arkaya inşa edilmiş, penceresi leylaklarla kaplı bir duvara açılan ufacık kütüphane köşesinde çalışmayı tercih ediyordu. Ve ben kendim, kırsalda, Tremblay-sur-Mauldre’daki evimde çalışırdım. Asla yukarı katta, orkidelere bakan odalarda çalışmadım, tercihim hep ahırın ardındaki çıkmaz sokağa ve bahçemi kapatan duvara bakan aşağıdaki odaydı. İnceleme fırsatı bulduğum çok az yazarın arasında sadece biri, Napolyon’a olan çılgın tutkusuyla meşhur, manzara karşısında yerini hazırlardı, çalışma odası penceresinden zafer takının eksiksiz manzarası izlenebilirdi. Ancak bu pencere genellikle kapalıydı, çünkü büyük adamının zaferinin canlı görünümü ona ilham vermekten uzaktı, kanatlarını koparırdı. Kapısının ötesinden çalışırkenki gelgitleri duyulabilirdi, böğrüne vurur, kelimelerini kükrer, ifadesini ve ses uyumunu düzeltir, inler, sızlanır, eserlerini yüksek sesle okuyan hasta Flaubert gibi haykırır. Karısı hizmetlilere seslenir: Önemsemeyin, beyefendi stilini cezalandırıyor.

Okumak benim için bir uyuşturucudur. Yazının mürekkebi uyuşturur beni.

 MM: Hayatınız boyunca çok okumuş olmalısınız?

BC: Aşırı derecede okudum. Tutkumdu bu. Her yerde, bütün koşullarda ve her çeşit kitap. Elimin altına düşen her şeyi silip süpürdüm.

MM: Okumak sizin için, dediğiniz gibi, zamanda veya boşlukta yolculuk anlamına gelmiyor, daha çok, pek güç harcamadan karakterin derinliklerine nüfus etmenin bir yolu.

BC: Hayır, okumak benim için bir uyuşturucudur. Yazının mürekkebi uyuşturur beni.

MM: Bazı alışık olmayan okumalarınızdan bahsedebilir misiniz?

BC: Captain Lacroix eski bir denizcidir ve kitapları canavar gibidir. Onunla karşılaşacak kadar şanslı olamadım hiç. Saint-Nazaire, Nantes’ta aradım onu. Seksenlerinde olduğu ve halen bırakmak istemediği söylenmişti bana. Gemi yolculuklarına çıkamayacak hale geldiğinde bile deniz kuvvetleri sigortacısı olmuş ve görünen o ki teknelerinin durumunu görmek için gerektiğinde dalgıç kıyafetleri giymekte tereddüt etmemiş. Onun yaşında, takdir edilesi. Hayal ediyorum ki şömine başında kış geceleri uzun görünüyordu ona, denizden gelen rüzgâr Loire-Inférieure’daki köyüne doğru estiğinde ve bacasını tüttürdüğünde, sanırım onun gibi yedi denizi de görmüş, mümkün olan ve düşleyebileceğiniz her çeşit gemiyi idare etmiş birisi için bu kitapları yazmak zaman öldürmek gibiydi. Kalın kitaplardı bunlar, sağlam inşa edilmiş, güvenilir belgelerle dolu, bazen biraz ağır ama neredeyse her zaman taze, böylece sıkıcı da değil. Bu yaşlı deniz adamı, resimli kartpostalları ve gençliğinden kalma eğlenceli limanlara dair fotoğrafları araştırıp buluyordu. Her şeyi olduğu gibi aktarıyordu; deneyimleri, Boynuz Burnu’ndan Çin Denizi’ne, Tazmania’dan Ushant’a gördükleri, öğrendikleri, her şeyden söz ederdi, deniz fenerleri, akıntılar, rüzgâr, sığ kayalıklar, fırtınalar, mürettebat, trafik, gemi enkazları, balık ve kuşlar, kutsal fenomenler ve deniz kıyısındaki felaketler, tarih, gelenekler, milletler, denizin insanları, birbirine bağlı binlerce mahrem veya dramatik anekdotlar. Dürüst denizcinin tüm hayatı suyun hareketiyle taşınmış ve gemilere dair özel aşkı tarafından hâkim olunmuştur. Ah, tabii ki bir edebi eser olmanın ötesindedir. Kalemi kaveladır ve her sayfası önünüze bir şeyler sunar ve on cilttir! Olabildiğince hareketli ve güzel bir sabah kadar basittir. Tek kelimeyle mucizevidir. Birisi parmağıyla küreye dokunur. Ayrıca Nostradamus’un kâhin dörtlükleri var. Beni eğlendiren, azametli bir dille yazılmıştır, her ne kadar çözülemez kalmışlarsa da. Kırk yıldır okurum onları, gargara yapıyorum onlarla, kendime ziyafet çekiyorum, bayılıyorum ama hiçbirini anlamıyorum. Asla şifreleri için araştırma yapmadım, basılı tüm şifrelerinin neredeyse tamamını okudum, her iki veya üç yıldan beri birileri kilidi kıpırdatmaktan acil yeni bir mekanizma icat ettiğinden beri hepsi saçma ve yanlış. Ancak dev bir Fransız şair olarak Nostradamus en büyüklerdendir. Derleyebilirsem Fransız şairleri antolojime girmeye hazır. Muhafazakâr bir dilden yaratılmış tüm o doğaçlama sözleri, Dada’nın yalnızlığının da, sürrealistlerin otomatikleşmiş metinlerinin de ve Apollinaire’in Calligrammes adlı çıkartmalarının da uzak ara önündedir.

Dil beni ayartan şeydir. Dil beni kışkırtır. Dil beni şekillendirmiştir. Dil beni yeniden şekillendirmiştir. Bu yüzden bir şairim ben, muhtemelen dile karşı çok hassas olduğum için, doğru veya yanlış, göz yumarım buna.

MM: Ondan beridir ne keşfettiniz? Neler okursunuz bu aralar?

BC: Son keşfettiğim kitap Gelenekler İdare’sinin büyük sözlüğü. Sonradan maliye bakanı olmuş Vincent Auriol’un bir fermanına borçluyuz bu kitabı. Répertoire général du tarif  olarak adlandırıldı ve 1937’de ortaya çıktı. İki adet dörtlü cilt ve elli kilo ağırlığında. Her yere yanımda götürürüm onu çünkü La Carissima‘yı yazmaya başladığımda bir gün mutlaka ihtiyacım olacak. İsa’yı ağlatabilmiş tek kadın, Meryem Ana’yı anlatacağım kitapta.

MM: Bu kitabı yazmak için gelenekler dizinine mi ihtiyacınız var?

BC: Sevgili bayım, bu bir dil meselesi. Yıllar boyu, bir kitabı yazmaya hazırlandığımda ilk yaptığım kullanacağım sözlük hazinesini belirlemek oldu. Böylelikle, L'Homme foudroyé için üç bin kelimelik bir listem oldu ve hepsini kullandım. Zaman kazanmama sebep oldu ve eserime keskin bir parıltı kattı. Bu yöntemi kullandığım ilk seferdi. Nasıl keşfettim onu bilmiyorum… Bu bir dil sorunu. Dil beni ayartan şeydir. Dil beni kışkırtır. Dil beni şekillendirmiştir. Dil beni yeniden şekillendirmiştir. Bu yüzden bir şairim ben, muhtemelen dile karşı çok hassas olduğum için, doğru veya yanlış, göz yumarım buna. Ölümün eşiğindeki dilbilgisini görmezden gelir ve küçümserim ama ben sözlüklerin iflah olmaz bir okuyucusuyumdur aynı zamanda ve imlam çok kendine güvenmiyorsa eğer bunun sebebi telaffuza karşı çok nazik olmam, yaşayan dilin bu mizacı. Başlangıçta kelimeler yoktu ama ifade vardı, bir geçiş. Kuşların şarkılarına kulak verin!

MM: Dil, o zaman, diyorsunuz ki, ölü değil, donmuş ama hareket halinde, kaçak, yaşama ve gerçekliğe tutunmuş.

BC: Ondan dolayı gelenekler idaresinin bu büyük sözlüğü bu kadar cezbediyor beni. Mesela, ribbon kelimesini ele alalım. Hayretler içinde fark ettim ki işaret ettiği tüm anlamlar ve bunların ötesinde ultramodern endüstriyel kullanımları yirmi bir sayfa tutuyor!

MM: Halk edebiyatına ilginiz ne zaman başladı?

BC: Ömrüm boyunca Gerard de Nerval’ın çalışmalarından derinden etkilendim. Şarkılara ve popüler şiire olan aşkımı ona borçluyum ve dünyanın tüm ülkelerinde orada yaşayanların müzikleri, şiiri, edebiyatını dinlemek ve not almak için çaba sarf ettim, özellikle Rusya, Çin, Brezilya’da. Bol bol Alexandre Dumas okudum, ayrıca, pelerin ve şövalye romanları, kâtipler için aşk hikâyeleri – kabul edilebilir bir dereceye kadar dünyanın tüm stenograflarının aklı benzer çalışır. Ancak aynı zamanda her ülkede bazı işler vardır ki özellikle popüler ilgi için hazırlanmıştır, The Key of Dreams, The Language of the Flowers ve binlerce başkaları gibi. Seyyar edebiyatın bu çeşidi Paris için her ne kadar zamanı geçmiş olsa da, Brezilya gibi bir ülkede (yeni bir ülke, her şey yeni görünüyor) toplumun bütün seviyeleri, okumaya zorlukla alıştırılmış kesimler için, büyücülük hikâyeleri, kurt adamlar, inatçı katır, Beyaz Leydi, hayaletler, kara mizah, romans, peri masalları, şövalye romanları, anaokulu masalları, yol kesicilerin maceraları, şöhret olmuş tutku suçları; bu mucizeler koleksiyonu, olduğundan daha fazla bayat ve değersiz değildir artık. Biraz daha gelişmiş ülkelerdeyse, İngiltere’nin detektiflik öyküleri, Birleşik Devletleri’n gangster hikâyeleri, dünyanın bütün sinemalarındaki büyük aşk filmleri, folklorun yaşlı sacayaklarını oluştururlar, dolayısıyla popüler edebiyatın.

MM: Ama Brezilya’da, bu halk kültürü tamamen siyahlardan alınmış değil mi?

BC: Tamamen değil. Edebiyatının kökleri Portekiz orijinlidir. Gezginlerin edebiyatı Portekiz’den ithal edilmiştir; öyledir, öte yandan, ulusal Brezilya edebiyatının temelinde akademisyenlerinin çalışmaları daha fazla yer alır ki onlar da her daim az veya çok, son yıllara kadar akademik Fransız edebiyatından etkilenmişlerdir, tıpkı Brezilya’daki yeni nesil genç yazarların iki büyük savaş arasındaki Kuzey Amerikalı yeni roman yazarlarından etkilendikleri gibi ve onların çoğunluğu da Paris’te yaşamış ve burada kendilerini kanıtlamışlardır, Saint-Germain ve Montparnasse’de: Hemingway, John Dos Passos, Henry Miller.

MM: Ya siyahlar, Afrika’dan nakledilenler, onlar yazdı mı?

BC: Nakil siyahlar –hadi söyleyelim, köleler– yazmadılar. Onlar için yazmak yasaktı ve istisnai birkaç kişi haricinde kimse yazmayı veya okumayı öğrenemedi. Bunun ötesinde, Brezilya’da kitap basmak da yasaktı, hepsi Portekiz’den gelirdi. İmparatorluk hâkimiyetindeki, 1808’e dek ilk baskı makinesi kurulmamıştı bile. Böylece, Gregório de Matos [1636?-1696] ‘un şiirlerinin toplaması (ki kendisi iyi bir sebepten ötürü Brezilya’nın François Villon’u olarak bilinirdi ve çağdaşları boca do inferno olarak adlandırdı, koloni toplumuna dair taşlamaları o kadar şiddetliydi ki) 1882’ye dek Rio’da basılmadı. Bu tarihten itibaren ağızdan ağza yayıldı ve kopyaları çoğaltıldı, toplumun belli sınıflarında dolaştı: Bahia’nın bohemleri.

MM: O da bir siyah mıydı?

BC: Hayır, daha çok oldukça karışık siyah kanlıydı, orada dedikleri gibi, bir Pardo idi. Ebeveynlerinin bir şekerkamışı tarlası ve üzerinde çalışan yüz otuz adet siyah kölesi vardı. İyi bir fırsatın sonucu Portekiz’in ünlü üniversitesi Coimbra’ya hukuk okumaya gönderildi. Bahia’ya döndüğünde, kör talihten bahseden ağzı ve cehennemi küfürleri ona Angola’da bir sürgüne mal oldu. Buradan döndüğünde ise, ev hapsinde, Pernambuco’da yerleşmek için her zamankinden de hiddetliydi. Yolunu düzeltmek yerine sarhoşluk ve limanın zenci kızlarıyla birlikte hayatını bir sefahate sürükledi. Bütün aşk şarkıları ve içlerinden bazıları çok güzeldir, kara Venüs’ü kutsar. Sefalet içinde öldü. Geleneklere göre gömüldü, fakirlerin en fakiri olarak, gitarıyla birlikte, tek özel varlığı.

MM: On beş yaşınızda evden kaçtığınızda, kaçışınızı planlamış mıydınız? Bir amacınız, dönme umudunuz var mıydı?

BC: Bilmem? Doğuya gittim çünkü istasyondan kalkan ilk tren beni doğuya götürdü; batıya giden bir tren olsaydı Lizbon’a ulaşır ve Asya yerine Amerika’yı hallederdim.

1917’de derinliği, modernliğiyle beni afallatan bir şiir yazmıştım, içine koyduğum her şeyle öyle anti şiirseldi ki! Çok memnundum. Ve o anda yayınlamamaya karar verdim, modern şiirin bensiz akmasına izin vermek, bensiz neler olacağını görmek için.

MM: Hayatınızda son derece önemli bir tarih bu çünkü o günden sonra, hayatınız ikiye bölünmüştü; şark maceralarınız ve batıdaki maceralarınız. O zamandan beri hiç çatınız olmadı.

BC: Bunlar birileri başkalarına hikâyeler anlatırken söyledikleri, birisinin varlığını azıcık düzene sokmak için. Ancak hayatım hiçbir zaman ikiye bölünmedi. Çok tutucu olurdu öylesi, herhangi biri hayatını ikiye, sekize, on ikiye, on altıya bölebilir.

MM: Sormak istediğim Pâques à New-York, Transsibérien, ve Panama ile başladığınız deneye neden devam etmediğiniz. Bu şiirlerde ve biraz da yeni bir şiirsel tekniğin yaratıldığı Dix-neufpoèmes élastiques şiirinde, şimdilerde terk ettiğiniz kıtaların hareketi söz konusuydu.

BC: 1917’de derinliği, modernliğiyle beni afallatan bir şiir yazmıştım, içine koyduğum her şeyle öyle anti şiirseldi ki! Çok memnundum. Ve o anda yayınlamamaya karar verdim, modern şiirin bensiz akmasına izin vermek, bensiz neler olacağını görmek için. Bu basılmamış şiiri bir sandığın içine kilitledim, sandık kırsalda bir tavan arasında ve yayınlanması için dışarı çıkarmadan önce kendime on yıl sınırı koydum. Bu otuz yıldan fazla bir süre önceydi ve yayınlanması için zamanının henüz gelmediğine inanıyorum.

Yazarak her şeyi bir çuvala sıkıştıramazsın, kelimelerle her şeyi anlatamazsın. Kitap bittiğinde kaçınılmaz şekilde hayal kırıklığına uğramışsındır.

MM: Bu şiir “Au coeur du monde” muydu?

BC: Evet, yayımlanmamasına rağmen ünlü. Geçenlerde editörün biri bana bir milyon frank önerdi yayımlamak için ama oltaya gelmedim. Artık şiir yazmadığımı söylemiştim sana. İçimden ezbere söylediğim, kendime sakladığım şiirlerim var, tatlarına varıyorum, oynuyorum onlarla. Onları kimseyle paylaşma ihtiyacı duymuyor, çok sevdiklerimle bile. Kâğıda dökmedim onları. Birisi için sır olan bir şeylerin etrafında kekelemek, hakkında düşlemek çok güzel. Açgözlülük günahı ötekisi. Yazmak… şükran duymaz bir uzmanlık; tüm samimiyetimle söyleyebilirim ki çok az tatmin alırsın ondan. Kendine, O kadar da kötü değil Blaise, hatta oldukça iyi, diyebilmek çok nadirdir. Bu tatmini çok az hissedersin çünkü düşünürsün ki, her şeyden önce, bir kitap yayınladığında, başaramadığın her şey, içine koyamadıkların ve koymak istediklerin, tamamlamak için ekleyebileceklerin, hepsi dışarıda kalmıştır. Yazarak her şeyi bir çuvala sıkıştıramazsın, kelimelerle her şeyi anlatamazsın. Kitap bittiğinde kaçınılmaz şekilde hayal kırıklığına uğramışsındır. MM: Sizin eserleriniz, Pâques à New-York, Transsibérien, Panama.

BC: Söylesene, ne zamandan beri konuşuluyor bunlar?

MM: Dix-neuf poèmes élastiques. Konuşuluyor ve anılıyorlar çünkü modern şiirin temeli bunlar, modern lirizmin kaynağındalar. BC: Hayır, hayır, tam olarak öyle değil. Hiçbir şeyin temelinde değilim ben aslında. Temelde olan modern dünya, “muazzam ve narin” Orta Çağ gibi. Ve kaynak Villon’dur. Max Jacob’un mektupları basılmış olsaydı, harekete geçen yeniliğin ve vardığı noktanın kaynaklarını, temellerini, meselesini bulabilecektiniz. Bu mektuplardaki kişi; yalancı ve sahici dâhileri, saf ve ahlaksız olanları curcunayla dökebilmek için Hindistan cevizi ağacını nasıl sallaması gerektiğini anlamıştı. Ve istediğiniz kadar fitilli dili kutsal suda yıkanan bir şeytandan daha fazla kargaşa çıkarabilirdi. Şiirler artık eğlenceli görünmüyor. Bu günlerde beni her şeyden çok endişelendiren, yaklaşımlardaki ciddiyet.

Otuz yaşına gelene dek delireceksiniz çünkü gülüşünüzü kapıda bıraktınız. Benim tecrübem bu. Şiir sokaktadır. Kahkahayla kol kolaya gezer.

MM: Eski güzel günlerde hayatınız daha parlak olduğu için mi gay’diniz?

BC: Sevgili bayım, güzellik çağında yazarlar gazetelerde çıkan yazılarının satır sayısı başına para alırdı ve bir Apollinaire kendi makalelerine ismini yazdırmak, düzenli ödeme aldığı sağlam bir iş için aylarca, yıllarca beklemek zorundaydı. Bu yüzden pornografi bastı; ekmeğini kazanmalıydı. Kapıların suratımıza ne kadar sert kapandığını hayal bile edemezsin. İzlenimlerime göre bugün daha iyi ödemeler yapılıyor. Genç yazarlara her yerde rast geliyorum, gazetelerde, radyoda, film stüdyolarında. 1914’den önce iş isteyen biri ya kapı eşiğinde ya da işverenin asla açılmayan penceresinin önünde bekler dururdu. Diğerleriyse soytarılarla eğlenir, vahşi boğaya biner, sokaklarda keyfine bakardı. Düzenli bir işin ve sıradan hayatın canı cehenneme. Gülerdik. Paris kızları çok hoştu.

MM: Yeni nesil soytarılıkta o kadar da kötü değil.

BC: Herkes bir kez olsun tadına bakar, her genç neslin hakkıdır. Şansına, vahşi boğa halen var ve henüz biftek yapılıp konservelere sokulmadı. Bir öğüt: Açık bir kapı gördüğünüzde, gazetede, radyo stüdyosunda, sinema, banka, neresi olursa olsun –içeri girmeyin. Otuz yaşına gelene dek delireceksiniz çünkü gülüşünüzü kapıda bıraktınız. Benim tecrübem bu. Şiir sokaktadır. Kahkahayla kol kolaya gezer. Birbirlerini içmeye götürürler, komşu bistrolarda, insanlarını gülüşlerinin neşe dolu ve dudaklarından dökülen dilin çok güzel olduğu yerlerde. “Il n'est bon bec que de Paris.”

  MM: 1912’de New York’taydınız.

BC: 1912’de, Paskalya zamanı New York’ta açlıktan ölüyordum ve birkaç aydır hep böyleydim. Günden güne bir iş buldum, gerekliliğin gücüyle ama bir haftadan fazla dayanamadım ve eğer ödememi daha önce alabilecek olsaydım daha erken bırakırdım işi, merkezi halk kütüphanesindeki okuma seanslarımda da sabırsızdım. Sefaletim korkunçtu ve her geçen gün daha kötü görünüyordum: tıraşsız, tirbuşon bacaklarda pantolon, ayakkabılar eskimiş, saçlar uzun, kabanım lekeli ve solmuş ve düğmeleri kopuk, ne şapka ne kravat, dünyanın en iğrenç çiğnenen tütününden almak için çoktan bir peni karşılığında satılmış. Günler geçti. Paskalya geldi, pazar günü kütüphane kapalıydı. Akşam olunca Haydn’ın Creation adlı oratoryosunun icra edildiği, presbiteryen bir kiliseye girdim, ışıklı bir işaret çan kulesine doğru yükseliyordu. Kilisede korkmuş bir katılımcı kitlesi ve sahnede eski enstrümanlar çalan, kutsal şarkılar söyleyen kibar genç kızlar vardı. Ama sefil pederin biri her beş dakikada oratoryoyu bilmem hangi dini saçmalıkların geçtiği vaazıyla bölüyor, sadakatle bağlanmış iyi kalplere yalvarıyor, oratoryo sürdükçe, en az onun kadar bıktırıcı başka bir şom ağızlı vaiz durduğum yere yaklaşıyor ve el altından tembihiyle beni ayartmaya çalışıyor, bir yandan da cüzdanımı tıklatarak masraflar için bir iki dolar çıkartmamı sağlama uğraşıyla gözümün içine deriden yapılmış para çanağını uzatıyor. Zavallı ben. Bitmeden ayrıldım oradan ve yaşadığım yer olan Batı 67 numaralı caddedeki evime yürüdüm. Tiksinmiş ve ölümüne yorgundum. Sabahın ikisi veya üçüydü. Bir dilim kuru ekmek kemirmiş ve koca bir bardak su içmiştim. Yatağa gittim. Hemencecik uyudum. Bir başlangıca uyandım. Yazmaya ve yazmaya başladım. Tekrar uyumaya döndüm. İkinci kez başlangıca uyandım. Şafağa dek yazdım ve yatağa döndüm, huzurlu bir uyku için. O akşam beşte uyandım. Yazdıklarımı tekrar okudum. Les Pâques à New-York’u yazmıştım.

MM: Hepsini mi?

BC: Yayınlandığı şekliyle. Üç düzeltme vardı sadece.

MM: Bu taslak, nerede şimdi?

BC: Özgün olanı bilmiyorum. Yağmurlu bir günde satmak zorundaydım. Ama şairlerin arkadaşı, Pierre Seghers, 1948’de Poètes d'aujourd'hui adlı eserinde küçük bir bölümü bana tahsis eden kişi, bir taslak kopyasından bahsetmişti bana, yanlış hatırlamıyorsam bugün Paul Eluard’a ait. Paris’te yaşarken bu kopyayı Guillaume Apollinaire ile birlikte Passy, Gros sokağında havagazı fabrikası civarında oturan birine rehin verdiğimi hatırlıyorum. Kim sattı onu veya Paul Eluard kimden aldı onu ve ne zaman? Bilmiyorum, hiç sormadım ona da çünkü tanımam Eluard’ı. Ancak elinde bu nüshayı tutmuş Seghers, taslağın görünümünü sorduğunda söylediklerim gördüklerine uyuyordu, Amerikan kâğıdı, sağ el yazımı, vs...

MM: Yazıldıktan kaç yıl sonra şiiriniz basıldı?

BC: Yazdıktan sonra tek arzum New York’tan kurtulmaktı ve bir hafta içinde Paris’e giden gemiye binmiştim. Beş dolar ve 25 frank kadar ödemişlerdi bana. Düşünün o zamanlar New York’tan Paris’e 25 franka gidebilirdiniz. Tabii bir sığır gemisiydi. Paris’e varır varmaz şiirimi yayınladım.

MM: Koşullar neydi? Bir yayıncı mı buldunuz?

BC: Hayatta olmaz! Bir baskıcı buldum, piyano sandığına saklanmış gizli bir baskı makinesi vardı, Buttes-Chaumont, Botzaris sokakta. Baskı maliyetinden kalacak olan azıcık para için onunla çalıştım. Daktilo deneyimim sayesinde kar etmeyi düşünüyordum. Metnin yarısından fazlasını kendim düzenledim. Minik kitap çirkin bir fotoğrafımla basılmıştı. Bana maliyeti yüz frank kadardı. 125 kopya basıldı. 20 kuruşa satılığa çıkardım. Bir tane bile satamadım.

MM: Tek bir tane bile mi?

BC: Evet.

MM: Ne oldu onca kopya?

BC: Eski kâğıtlar nereye gider? Bende bile bir nüshası yok o basımın.

MM: Şairler arasında tanınmanızı sağlayan bu kitap mıydı?

BC: Yeterince şair tarafından tanınıyordum, onlarla dalga geçerdim, Closerie des Lilas, Café Fleurs, Procope gibi yerlerdeki toplantılarını sabote ederdim, işte bu yüzden şairler tarafından tanınmaya ihtiyacım yoktu. Ancak 1912 Ekim’inde Les Pâques à New-York’u yayınlamak Budistlerin kinini kazandırdı bana ve başrahibin ki kendisi 1913 Haziran’ında La Prose du Transsibérien’i yayınladığımda beni intihal ile suçlamış ve espiyon olduğumu söylemişti. Sembolizmin kuyruğuna takılmış tüm bu kutsal ozanların içinde genç bir sahici şair olmak kolay değildi. Evet, sakallarıyla dalga geçtim, bu doğru. Bu arada görüşmeye gittiğim tek şair Apollinaire idi. Bana karşı hep çok nazikti ve bana verecek bir işi her zaman vardı, böylece birkaç kuruş kazanabilirdim. Şeytani dedikodulara kulak asmayın. Bugün onun benden etkilendiğini söylüyorlar ama diyebilirim ki daha az umurumda olamazdı. Ben Eyfel Kulesi hakkında şarkı söyledim. O da Eyfel Kulesi hakkında şarkı söyledi. Ve birçok başkası da o zamandan beri kulenin şarkısını söyledi.

MM: Yine de, Apollinaire’in şiirsel yöneliminin sizinle tanıştıktan sonraki değişimi şaşırtıcı.

BC: Bu değişimi ilk fark eden de Jules Romains idi. Ben dikkat etmedim. Benim meselem değil. Bunları söyleyenler eleştirmenler. İşim değil bu. Bu konuda donanımlı değilim. Hoşuma gittiğini hissettiğimde Eyfel Kulesi hakkında yazdım.

MM: Eyfel Kulesi değil mesele. Mesele şu ki –

BC: Guillaume Apollinaire üzerinde yaratmış olabileceğim etki. Bu çıngırak için yanıp tutuşan Robert Goffin idi ve kaç kişi zili çalmak için toplandı ben de bilmiyorum. Sanki başkasının etkileşimini deneyimlemek suçmuş gibi. Eleştirilerle, şiir öğrencileriyle, tarihçilerle uğraşmadığımın farkındayım. Benim ilgimi çeken ölçümler yapan, iz peşinde dolanan, parmak izi araştıran amatör dedektifler.

Karakterlerim hakkında doğumlarından ölümlerine dek her şeyi bilmediğim sürece sağlam bir metin yazamam. Karakterlerine ve içinde bulundukları kurgusal ya da gerçek durumlara göre hayal edilebilir ve mümkün şartlar çerçevesinde onları dönüştüremem de. Yıllar alabilir bu.

MM: Her zaman yazma ânıyla maceralarınızın yaşandığı zamanlar arasında bu kadar uzun süre olur mu (on yıl veya daha fazla), Panama’daki gibi?

BC: Çok uzun bir kuluçka dönemi. Gerçekleştirilme noktasına getirmek için tamamen bilinç dışı bir emek söz konusudur. Genelde başlıkla başlarım. İlk önce başlığı bulurum. Çoğunlukla oldukça iyi başlıklar bulurum, insanlar kıskanır beni, hatta birkaç yazar kendilerine başlık bulmam için yanıma geldi. Başlığımı bulduktan sonra kendimi kusur bulmaya veririm. Duvara çarpana dek. Başlığın etrafında hem bilinçli hem bilinç dışı bir berraklaşma gelir ardından. Karakterlerim hakkında doğumlarından ölümlerine dek her şeyi bilmediğim sürece sağlam bir metin yazamam. Karakterlerine ve içinde bulundukları kurgusal ya da gerçek durumlara göre hayal edilebilir ve mümkün şartlar çerçevesinde onları dönüştüremem de. Yıllar alabilir bu. Notlar alırım. Bu sayede notlar ve taslaklarla dolu dosyalar inşa ettim. Hepsi hayal ürünüdür, gerçeklere dayalı değil. Harfi harfine belgeleme sıkar beni.

MM: Bir sonraki romanından bahsettin bana, bir “harbi roman”.

BC: Evet harbi olacak veya hiç olmayacak.

MM: Bir şekilde, hayatınızdan belli parçalar da olacak mı içinde?

BC: Hayır, hayır, hayır, hayır, katiyen, içinde beni bulmayacaksınız, hakiki bir roman yazacağım kesinlikle ve içinde gözükmeyeceğim çünkü bütün kitaplarımda gördükleri tek bir karakter var: Cendrars! L'Or Cendrars’tır; Moravagine Cendrars’tır; Dan Yack Cendrars’tır – sinirimi bozuyor bu Cendrars benim. Neyse, romancının karakterlerinin cismine büründüğüne inanmamalı kimse – Flaubert, Madame Bovary değil. Kendisi öyle olduğuna inandığında ve “Madam Bovary benim” dediğinde bile hâlâ değildi. Şu katı Norman mı yaşlı bir teyze??? Bir yazar için en büyük tehlike kendi efsanesine kurban olmasıdır, kendi tuzağına düşmesi.

MM: Otuz üç kitap daha yazacağınızı duyurmuştunuz. Neden otuz üç?

BC: Kırk yıl boyunca duyurduğum otuz üç kitabın listesi ayrıcalıklı, sınırlayıcı veya engelleyici değil; otuz üç sayısı hareketin ya da yaşamın anahtar rakamı. Zaten bu da mürekkeple yazılmış bir gerçek değil. Bir fihrist olabilir belki ama kesin bir fihrist değil. Asla yazmayacağım romanları içermiyor bu liste. Geçenlerde 1946 yılında yayınladığım La Main coupée’u keşfettiğime şaşırdım. 1919’dan beri bu listedeymiş. Tümüyle unutmuşum! Listede yeniden ele alacağım kitaplar ve gelecekte ortaya çıkacaklar var. Ayrıca 10 ciltlik Notre pain quotidien de var, halihazırda yazılmış ama Güney Amerika bankalarının çeşitli sağlam kasalarında bırakılmış ve Allah isterse, günün birinde şansına bulunabilecek. Kâğıtlar imzalanmadı, sahte bir isim altında bırakıldı. Gözümden çok kıymet verdiğim bazı şiirleri de listeledim, ama henüz yayınlamaya karar vermedim. Çekingenlikten veya gururdan ötürü değil, sevdiğim için. Ve sonra, zaten yazılmış, yayınlanmaya hazır ama yayıncılarıma hasar vermek için yaktıklarım var, misal “La vie et la mort du soldat inconnu” (Beş Cilt). Son olarak, muhtemelen bir daha yazmayacağım piçler, larvalar ve kürtajlar var.

MM: John Dos Passos size adanmış bir makale yazdı Orient Express’te ve sizi Transsibérien Homer’ı olarak niteledi.

BC: John evlendiğinde Perigord’daydım. Galmot’taki kitabımı gizlice hazırlama aşamasındaydım. Balayındayken New York’tan Galmot’un yerlisi olduğu Monpazier’e doğrudan geldi. Monpazier tarihi ufak bir kasabadır. 1284’ten kalma İngiliz kralları tarafından inşa edilmiş, korunaklı bir köydür aslında. Ufacıktır, en fazla altı yüz yirmi beş sakini vardır. Bir Amerikan kasabası gibi düzenlenmiştir. İki ana arteri vardır ve bütün sokaklar bu iki arteri dik açılarla keser. Biri Amerika’daki gibi sayabilirdi onları, yirmi bir taneydi sanırım. Civarın en iyi otelinde kalıyordum, Hotel de Londres, bir tanrı gibi yiyebilirsin orada. Madam Cassagnol tarafından işletiliyor, kocası Charlie Chaplin’in iki katıdır. Madam Cassagnol ev sahibinin pantolonu giyer, bıyığını takar. John Dos Passos geleceğini söylediğinde, Madam Cassagnol’a dedim ki, New York’tan buraya seninle kalmak için birkaç arkadaşım doğrudan gelecek. Kendini fark ettirmeyi dene. Menü veya şarap hakkında bir fikir de vermedim. Bir hafta boyunca Madam Cassagnol güzel bir kuzinede besledi bizi, menüleri kendi yarattı, adım adım, her gün bir sürpriz sundu bize: yermantarı, tabağınızı yalatan sarımsaklı pot-au-feu –biraz şarapla, köy usulü- buisson d'écrevisses, champignons à la crème, boletus mushrooms à la bordelaise, kızarmış balık, vsSon gün, John ve karısı ayrılacağı vakit, koca bir yaban kazı yedik. Fransa’da hala yaban kazı var mıydı, onu bile bilmiyordum, hele göç zamanı. Ne hayret verici bir kasabadır kara Perigord!  John’u sık sık görürdüm, ama hep Paris’te. Bu arada, şaşırtıcıdır, Amerikalı yazar arkadaşlarımdan birini bile asla, asla ama asla Birleşik Devletler’de görmedim, oraya sık sık gitmeme rağmen. Hiç memleketlerinde olmazlardı, tesadüfen sanki; ve ne zaman bilmem hangi büyük ustayı görmekte ısrar etsem, ya turnede, ya tatilde, ya Avrupa’da olurdu. Boş bir ümitle gazetesinde veya kulübünde ya da yayıncısında görmeyi denesem de yanıt her yerde aynı olurdu: Burada değil! Tuhaf bir duyguyla ahizeyi kapamaya alışmıştım. Kimseyi küçümseyici bir hükme varmak istemem buradan ancak kendime şunu itiraf ederek bir sonuca vardım; Amerikan yazarları kendi ülkelerinde özgür değiller, anımsaması acıtıcı ufak muzipliklerle kendilerini suçluyorlar. Kamuoyu fikrine dair bir korkuları var, İngilizceye muhalifler, temel bir nezakete sahip değiller. Tipik Amerikan karmaşası.

MM: Amerikalı yazarlar arasında Henry Miller var, tanıdığınız. İyi arkadaşlarınızdan birisi miydi kendisi?

BC: Henry Miller’ı Paris’te gördüm ve başka da bir yerde görmedim. Bir gay'di, neşeli ahbaptı.

MM: Başkalarını tanır mısınız hâlâ?

BC: Evet, elbette, kalabalıklar, şair kalabalığı, gelenler, gidenler, isimlerini unuttum, son savaşın arifesinde sayıları bir hayli çoktu.

MM: Onlara model olduğunuz ve bazı Amerikalı romancıları oldukça etkilediğiniz iddia edilir.

BC: Tamamen yanlıştır bu. Benim veya onun bilgisi dışında şunu, bunu etkileyebilmişsem de bir model olarak sunulmadım. Öteki savaşın sonunda kendilerini kanıtlamak için Paris’e geldiklerinde onlar için model olarak sunulan Victor Hugo’ydu, Maupassant’dı. Sonrasını düşünmeden Paris’e gelmişlerdi, asker oldular, ambulans şoförü, diplomat; savaş bittiğinde, bir süre, uzun veya kısa, Paris’te kaldılar, burada bazıları iki savaş arasını geçirdi, Montparnasse’a dadandılar, sonra Saint-Germain-des-Pres, etkilenmişlerse daha çok ortamdandır, Paris havasından, şu ya da bu Fransız yazardan çok Fransa da yaşama biçiminden etkilenmişlerdir. John Dos Passos bir gün şöyle demişti bana: Sizin Fransa’da bir edebi türünüz vardı, Birleşik Devletler’de haberimiz olmayan, the grand reportage à la Victor Hugo.

Malraux benden Ağustos Işığı çevirisi için bir önsöz yazmamı istedi; yapmak istemedim, çok yerel buluyordum onu [Faulkner], aşırı edebi ve bir başkası daha fazlasını yazamaz gibi, çok iyi.

MM: Şaşırtıcı bir ifade bu.

BC: Ben de şaşırdım senin gibi, röportajın kesin bir Amerikan türü olduğuna inanıyordum. Görünüşe göre öyle değilmiş. Röportaj bakış açısından bakarsak, o zaman, genç Amerikalı romancıları oldukça etkilemişiz. Önemli dergilere henüz yazmamış; mektuplara, şahane mektuplara kendilerini adamak üzere fildişi kulelerinde yerleri sağlamlaştırmaya eğilimli olan romancılar. O zamandan beri kendilerini donattılar; son savaş hakkında yazılanları veya Seabrook, Hemingway, John Dos Passos’un kendisi tarafından yazılanları okumanız yeter, damgamızı taşır ve olağanüstüdürler. Türü yeniden tanımladılar. Seabrook tarafından yazılan Asylum bir röportaj başyapıtıdır, Victor Hugo’nun La Mort de Balzac’ı gibi türün farklı ve ilk modelidir. Dos Passos haklıydı.

MM: Ve Faulkner, tanışır mıydınız?

BC: Hayır, tanışmadık. Hiç karşılaşmadım onunla. Malraux benden Ağustos Işığı çevirisi için bir önsöz yazmamı istedi; yapmak istemedim, çok yerel buluyordum onu, aşırı edebi ve bir başkası daha fazlasını yazamaz gibi, çok iyi.

MM: Hemingway ile tanıştığınız yer New York muydu?

BC: Hayır, Paris’te Closerie des Lilas’da. İçiyordum, hemen yanımdaki masada içiyordu o da. Gitmek üzere olan bir Amerikalı denizciyle birlikteydi. Üniformalıydı, yanlış hatırlamıyorsam geri hizmetlerde çalışan bir ambulans görevlisininkinden. Öbür savaşın sonundaydık, “son savaşların sonuncusu”. Masaların arasından konuştuk, ayyaşlar sever muhabbeti. Konuştuk. İçtik. Yine içtik. Montmartre’da bir randevum vardı, bir şairin Verdun’da öldürdüğü Andre Dupont’un dulunun evinde. Satie, Georges Auric, Paul Lombard ve bazen Max Jacob ile her Cuma bouillabaisse yemeye oraya giderdim. İçkici arkadaşlarımı da yanımda götürürdüm, biraz iyi de chez nous yesinler, diye düşünürdüm. Ama Amerikalılar iyi yemek meraklısı değil, memleketlerinde hiç güzel yemek yok ki, ne demek olduğunu bilmiyorlar. Hemingway ve denizcisi benim hassasiyetlerimi takmadı, susuzluklarını giderene dek içmeyi tercih etti. Ben de onları Martyrs sokağındaki barda bıraktım ve dostumun dulunun evinde kendime ziyafet vermek için kaçtım.

MM: Sinclair Lewis’i de tanıyor muydunuz?

BC: Evet, o da başka bir hikâye… 1930’da Roma’daydı. Bir skandala neden olmuş bir filo çakırkeyif New York kızının onu takip ettiği İtalya’da adamakıllı tartışılmaya başlanmıştı bile. Güzel bir gün film çektiğim Roma’ya indi. Acilen benimle buluşmak istediğini bilmemi istedi. Stüdyoya gelmesini istedim ama soğuk aldığını, filmlerden hoşlanmadığını ve zaten ertesi sabah Nobel Ödülü’nü almak için Stockholm’e gitmesi gerektiğinden hiç zamanının olmadığını söyledi. Benim de zamanım yoktu, sabahları çalışırdım ama o gün saat on civarında stüdyoda bir arıza oldu, oteline gittim. Bir düzine Amerikalı kız tamamen sarhoştu, çırpılmış krema dolu bir çorba kâsesinde devasa bir kokteyl yapıyorlardı, bir yandan içine ne kadar alkol koyacaklarını tartışırken bir yandan da iki, üç litre vermut boşaltıyorlardı içine. Bu çılgın kadınlar manzarasının içine hemen atlayabileceğimi sanmıyordum, içlerinden biri bir makas tuttu bana ve saçımı kesmekle tehdit etti, ben de dönüp bir dolaşayım diye geçirdim aklımdan. Ama sonra fikrimi değiştirdim ve bu oturumun hocasını araştırmak için daireyi bir kolaçan etmeye karar verdim, henüz ortalıkta görmediğim. Banyonun kapısı yarı aralıktı ve kaynar su dışarı taşıyordu. İçeri girdim. Küvet taşmıştı ve musluklar da tamamen açıktı. İki adım ötemde, gösterişli dans ayakkabıları giymiş, küvetin dışına sarkmış, smokinli bir adam aşağıda boğuluyordu. Bu benim Sinclair Lewis’imdi. Talihsiz pozisyonundan çektim aldım ve böylece onu kurtarmış oldum. Sayemde ertesi sabah Stockholm’e giden treni yakaladı ve ödülünü alabildi. Trene bindirdiğimin ertesi günü bana bir içki bile almadı. Akşamdan kalma olduğu doğrudur ve muhtemelen içmek istemedi o gün veya belki de bir daha içmemeye yemin etti. Ama bir sarhoşun sözüne güvenilmez, bilirsin.

MM: 1912’de Amerika’dan döndüğünüzde Paris’in neresinde yaşadınız?

BC: Montaigne Caddesi. Harika bir meydandır ve çok iyi bilirim orayı. 12, 60, 51, 33, 5 numaralarda yaşadım ve son olarak 12 numaraya döndüm. Bu meydanda bir kitap yazabilirdim, görünüşte epey huzurludur, rahatlatıcı bile diyebiliriz ama öyle şeyler döner ki orada! Bir başlık bile bulmuştum kitabıma: “Voyage autour de l'Alma.” Ama muhtemelen asla yazamayacağım bunu, yıllar boyu yazmayı hayal ettiğim onca kitap gibi.

MM: Komşularınıza dair en iyi hatıranız nedir?

BC: Bilmem, çok var. İyi arkadaşım olan Paris şehri lağım işçilerinin yetiştirdiği yarışçı fareler var mesela, yeraltı “faredrom”u. Bir de sokak çöpçüsü vardı, tam bir Don Juan, sokak boyunca ev hizmetlilerini sıkıştırır, kırmızı kadife puf yerleştirdiği bir Morris kolonunun içine kendini onlarla kilitlerdi. Brezilya elçiliğinin tam önündeydi, geceyi cafesinhos içerek, sigara tüttürerek ve zavallı yaşlı Souza Dantas ile deli bir adam gibi gevezelik ederek tükettiğim yerde. Ona Bohemya Büyükelçisi derdik, çünkü yatacak yeri yoktu, uykusu geldiğinde yakasını kaldırır, başına bir şapka geçirir ve deri bir Rus kanepesine uzanır, gözlerini kapar ve bir bebek gibi uyurdu, onu öyle bırakmanı umursamazdı. 1913’de ufak bir kitap bile yazdım, Champs-Elysees’deki büyük tiyatronun açılışı için yazılmış Rusça müzik ve Petrouchka’nın ilk gecesinin akşamı hakkında. Elmaslarla donatılmış bir kadın, Stravinsky’nin müziğiyle büyülenmiş, kafamda kırmak için yepyeni bir tiyatro koltuğunu yırtıp attı, öyle de güzel becerdi ki gecenin kalanını Stravinsky, Diaghilev ve Rus Balesinden birkaç dansçıyla şampanya içerek geçirdim, koltuktan kalanlar tasma gibi boynumda, yüzüm kan ve çizik dolu. Çeyrek yüzyılın evrimini gördüm, büyük terzilerin –Madeleine Vionnet’ten Boyd’a- orada kendilerini kanıtladığını, at arabalarının yerini taksilerin aldığını, Jouvet’nin Comedie, Batbedat Stüdyo’yu açtığını, Hebertot’un Salle de Perret’i kocaman lüks bir müzikhole dönüştürdüğünü gördüm. Orası da aslında Parsifal’ı sahnelemek için yapılmıştı, Richard Wagner operası halka açılsın ve Bayreuth’u alt edebilsin diye, sahnenin altına kurulmuş milyonlara mal olan ama asla kullanılmayan bir buhar yapma makinesinin yardımıyla. Sonra Paris’in en stil sahibi insanları buraya gelmeye başladı. Rolf de Mare’nin İsveçli baletleri, Darius Milhaud’un müziklerini bestelediği, Fernand Leger’in dekorlarını tasarladığı La création du monde, Cocteau’nun Les Mariés de la Tour Eiffel’i, Erik Satie’den Relâche ki yaşlı Satie için konusunu ben yazmıştım, sonra Francis Picabia fikri benden arakladı, Entr’acte konusu ve sinemasal girişiyle aynıdır. Rene Clair sağ olsun, ilk yönetmenlik deneyimini bu filmle yaptı da Brezilya’ya gitmiş olmamdan Picabia bir şey kazanmadı. Gördüğün gibi, başlı başına bir çağdı.

Uzun deniz yolculuklarına bayılırım ve eşsiz deniz yaşamına, çalışmayı hayal etmek için bile çok fazla. Aylaklığın yüceltilmesidir; bir zafer –güverte sallandığında hiçbir şey yapmamak, gemi hareket eder, motor tekler, okyanus yalpalar, rüzgâr eser...

MM: Bütün bu sevdiğiniz tuhaf insanlar içinde Paris’te hangilerini buldunuz?

BC: Montaigne caddesi boyunca gördüğüm en tuhaf yaratık sonradan Giraudoux’un La Folle de chaillot adlı oyununda anlatacağı delikadındı. Dönemin gazetelerinde basılan resimdeki gibi Montmartre’deki “elmaslı yumurcak” değildi. Madam Leffray bir İngiliz hanımefendisiydi, gerçek bir Cockney arabacısının dulu. Lauriston sokağında yaşadı. Sıkça takip ettim onu: her gün Chaillot’dan Montaigne caddesine gelir, Hotel Plaza Athenee’yi gören bir banka otururdu. Kendinden geçmişçesine orada kalırdı, aktris Moreno gibi ama çok daha incesi; kirli bir devekuşu tüylü kadife şapkasıyla süslenmiş, pasaklı incik boncuklar, delik deşik ve dantelli upuzun bir elbise, geriye ufak siyah kuyruklardan başka bir şey kalmamış acınası bir ermin atkı, çılgın yüksek topuk ayakkabılar, eldivenler, grotesk mücevherler, saplı bir opera dürbünü, yerlerde sürünen bir el çantası. Mahalledeki herkes tanırdı onu ve dalga geçerlerdi. Gerçek bir kaçıktı; kimseyle konuşmaz ve sorulara cevap vermezdi. Kendine has bir asaleti vardı, kibirli ve kendini beğenmişti. Orada, artık var olmayan bankın üstünde otururken, benim gibi Giraudoux da sık sık onu görmüş olmalı çünkü Jean neredeyse her gün mahalleye uğrardı.

MM: Seyahat ederken neler yaparsınız? Güvertedeki kamaranızda mı yazarsınız yoksa dönene kadar bekler misiniz?

BC: Uzun deniz yolculuklarına bayılırım ve eşsiz deniz yaşamına, çalışmayı hayal etmek için bile çok fazla. Aylaklığın yüceltilmesidir; bir zafer –güverte sallandığında hiçbir şey yapmamak, gemi hareket eder, motor tekler, okyanus yalpalar, rüzgâr eser, dünya cennet ve yıldızlarla döner ve evrenin tamamı geçmen için sana telaşla yol açar. Gideceğim yere varmak için asla acele etmem ve kaptanı planlanan limandan başka bir yere gitmesi için defalarca kışkırtmaya çalıştım. Başka yolumuz yok, ne yazık! dedi bana yaşlı bir Hollandalı. Otuz yıl boyunca Rotterdam ile Buenos Aires arası yolculuk ettim, bir trenin makinistiymişim gibi. Bir şeyi değiştirmek imkânsız, rota ileriye dönük kurulu, zaman levhası ayarlandı, orada tam o günde tam o zamanda olmak zorundayım, yolculuğun ana hatları bir şirket tarafından kesin olarak belirlendi, öyle bir şirket ki tanrıdan sonra onlar gelir. En can sıkıcı olansa birlikte yolculuk yaptığım insanlar hep aynı, masamda hep aynı kafalarla karşı karşıya gelmek zorundayım – aynı maslahatgüzarlar, aynı diplomatlar, aynı Hint prensleri, aynı büyük bankerler. Otuz yıl sonra, onları çok iyi tanıyorum! Keşke şu sizin şeytani fikirlerinizin peşinden gidecek cesaretim olsaydı da dümeni kırıp başka yere işaret etseydim, doğu veya batıya, fark etmez… Geç Ümit Burnu’nu, güney denizlere açıl. Konuyla ilgili tüm söyleyeceğim size, güvertede yazmam.

Sanatçılar insanlık ve yaşamın kıyısında yan yana yaşarlar, bu yüzden ya çok büyüktürler ya da çok küçük.

MM: Aşk ve yalnızlık konusunda kendinizi güçlendirdiğinizi söylemiştiniz, değil mi?

BC: Aslında sanatçılar insanlık ve yaşamın kıyısında yan yana yaşarlar, bu yüzden ya çok büyüktürler ya da çok küçük.

MM: İnsanlığın kıyısında mı? O zaman siz kendinizi bir sanatçı olarak görmüyorsunuz?

BC: Hayır. Şimdiden 36 konuda uzmanlığım var ve yarın sabah tamamen farklı bir şeylere başlamaya hazırım.

MM: Hayatınızı kazanma konusunda hiçbir zaman sorun yaşamadınız.

BC: İşgal sırasında bile, çoğunlukla Aix-en-Provence’deki bahçenizde şifalı otlar ve bitkiler satarak geçindiniz. Bazı yeşil bitkiler, bazı tedavi edici bitkiler.

MM: Arılarla da ilgilendiniz?

BC: Çok para kazandırdıkları için arılarla ilgiliydim. Maeterlinck’in ilgisi yoktu bende – arıların alışkanlıkları üzerine çalışmak ve insanlara uyarlanabilecek anlamsız sonuçlara ulaşmak. Dünya üzerinde binlerce insanla tanışabilirsiniz, arıların ya da karıncaların hayatını tutkuyla inceleyen ve sosyal düzenlerini delil olarak örnek gösteren, bence tamamen hatalı, çünkü böceklerde ahlak yoktur ya da adalet duygusu. Bal yaptım çünkü kolay işti, iyi ödüyorlardı. Tek ihtiyacınız iyi müşterilerdir.

MM: Birçok yazarın tersine yazmak için savaşa gitmediğinizi söylediniz. Oysa o sırada bir askerdiniz ve bir silahınız vardı.

BC: İşte bu yüzden ben asla öyle bir yazar-asker olmadım. Biri ya savaşçıdır ya yazar. Biri yazdığı zaman ateş etmiyordur ve ateş ettiğinde yazmıyordur; sonradan yazar. Öncesinde yazması ve tüm bunları varsayması daha iyidir.

Felsefi oyunlar tiyatroda sıkıcıdır ve Sartre tezlerini sahnede gösteriyor. Okul romanları iyi veya kötü yazılmış olabilir, Sartre ikisi de değil.

MM: Ve Jean-Paul Sartre hakkında ne düşünürsünüz?

BC: Onun hakkında hiçbir fikrim yok, Sartre kitaplarını bana göndermez. Varoluşçuluk? Felsefi doktrin açısından bakarsak, resmi okulları bitiren, düşüncelere dalan, yazan, düşünen, manifestolar düzenleyen felsefe profesörlerine karşı gardımızı almamızı sağlayan Schopenhauer’dı ve Sartre bir profesördür. Felsefi oyunlar tiyatroda sıkıcıdır ve Sartre tezlerini sahnede gösteriyor. Okul romanları iyi veya kötü yazılmış olabilir, Sartre ikisi de değil. Genç yazarlar bugün –Paris’e döndüğümden beri onlardan çok fazla gördüm ve kendime sordum neresinden ve ne olarak özellikle varoluşçular? Babalarının sosyeteye çıkmak veya kulüplerine gitmek üzere giyinip yürüdükleri yoldan Saint-Germain bulvarına gittikleri her akşam kendilerinden tiksindikleri için mi? Bu da gelip geçecek bir moda, hatta çoktan geçti bile. Geçit törenlerinin gürültüsü heyecanlandırmaz beni. Zaten dünya da sıkıldı ondan. Sinema, radyo, televizyon… Gerçek şu ki, az kişi nasıl yaşanacağını biliyor ve hayatı olduğu gibi kabul edenleri hâlâ oldukça nadir.

MM: Edebiyatın profesörler tarafından bu işgaline ne söylenebilir bilmem ancak kesin olan bir şey varsa Jean-Paul Sartre'ın bu hareketi hiç şiir üretmedi. Şiirden yapılmadı. İçinden hiç şiir çıkmadı.

BC: Muhtemelen haklısın. Sürrealistler için bir istisna söyleyebilirim: Robert Desnos. Robert iyi bir çocuktu ve aslında çok da keskin bir zekâsı vardı. Onla çok güldüm ve ismini “L’oeil de Paris” koyduğum ve sürekli buluştuğumuz barda onla çok içtim. Bar Rivoli caddesindeydi, kemer altında, Concorde’un birkaç basamak ötesinde ve masanızdan kalkmadan bütün Paris’i görebilirdiniz oradan. Robert ise kasten “Chez Madame Zyeux” derdi oraya çünkü tuvalete gitmek için aşağı inen kadınlar döndüklerinde gözleri tamamen önde olurdu, böylelikle işemiş olduklarını itiraf ederek saygınlıklarına leke düşürmezlerdi.

Mayakovski insanlara ve şiire karşı büyük aşk beslerdi. Rusya’daki milyonlarca cahili düşün. Böyle bir kalabalığı Mayakovski gibi bir dehadan daha azı heyecanlandıramaz.

MM: Moskova’daki Kızıl Meydan’ın aydınlatılmış tabelasından sorumlu tutulduğu için Mayakovski’ye gıpta ettiğinizi söylediniz.

BC: Hiçbir yerde başka bir yazar bilmiyorum ki şiirlerini sokakta yayınlamak için –veya daha doğrusu yapıştırmak– aydınlatılmış bir gazete kullanma fırsatına ve şansına sahip olsun. Reklam ya da propaganda değil bu. Belki bir kısmı, tamam, bir parti üyesinin basit propagandası olabilir, ama Mayakovski insanlara ve şiire karşı büyük aşk beslerdi. Rusya’daki milyonlarca cahili düşün. Böyle bir kalabalığı Mayakovski gibi bir dehadan daha azı heyecanlandıramaz. Ve işte burası tam da onu kıskandığım yer – şiirleri söylenmedi, şiirleri yazılmadı, tasarlandı. Cahiller bile çizimden anlar. Onu yalnızca Walt Disney ile kıyaslayabilirim, o da iyi bir mucittir, belki daha az saf ama Amerika’nın en büyük şairi, ticarileştirilmiş olsa da. Eminim bugün Mayakovski şiirlerini Kızıl Meydan’da bir kürsüden bağırır ve onları radyoda her gece sırayla doğaçlar, dünyanın her köşesinde duyulsun diye –daha ve daha çok yeni şiir, biçimde ve ruhta devrimci.

MM: Kitap yazmanın ötesinde hayatta başka şeylerin de olduğun söylüyorsunuz ama aynı zamanda olağanüstü çalışkansınız.

BC: Olağanüstü olan sizsiniz, ötekiler. Bizden hiç durmadan kitaplar yazmamızı istiyorsunuz. Nereye götürür ki bu? Sen söyle… Ulusal Kütüphane’ye doğru bir yürüsen orada bu yolun nereye gittiğini göreceksin. Bir mezarlık. Gizli bir kıta. Milyonlarca cilt kurtlara teslim edilmiş. Kimlere ait olduklarını artık kimse bilmiyor. Hiç kimse sormuyor bile. Bilinmeyen coğrafya. Epey cesaret kırıcı. Hayır, ben sıra dışı bir çalışan değilim, ben sıra dışı bir hayalciyim. Yazarak bütün fantezilerimi aştım.

Çeviren: Özcan Yılmaz

(Paris Review, 1966)


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR