Bora Abdo: "Öyküyle romanı okumak arasında fark var, dolayısıyla yazmak arasında da var."

Bora Abdo: "Öyküyle romanı okumak arasında fark var, dolayısıyla yazmak arasında da var."


Twitter'da Paylaş
0

Bora Abdo son dönem içinde öne çıkan öykücülerden. Yazdıklarına her bakımdan gösterdiği titizlik belli ki okurlarının da gözünden kaçmıyor. Edebiyatı onun kadar ciddiye almak gerekir. Bir dil ve anlatım arayışı içinde olduğu kuşkusuz. Üstelik bu kez ilk romanını yazdı, yayımladı: Balık Boğulması. Çok kendine özgü bir dünyası olan Bora Abdo ile konuştuk, sorularımıza verdiği yanıtlar bizim ilgimizi çekti.

Semih Gümüş: Balık Boğulması “Beni Unutma Dörtlemesi”nin ikinci kitabı ve bir roman. “Dörtleme"nin ilki öykü kitabıydı: Bizi Çağanoz Diye Biri Öldürdü. Bir dizinin bazı kitaplarının öykü, bazılarının roman oluşu alışılmamış bir seçim. Bu tasarının nedenlerini anlatır mısın?

Bora Abdo: On yedili yaşlarımda öykü yazıp, yayımlatabilme şansı bulurken anlamlandıramadığım bazı eksiklerin olduğunu görmüştüm yazdıklarımda. Bu yüzden uzun bir süre yazmaya ara verdim. On-on iki yıl. Sonra yeniden yazmaya döndüğümde de aynı garip hisse kapıldım. Çünkü anladım ki tam anlamıyla bulacağım o dil, erişebileceğim eksiksiz metin ben yaklaştıkça uzaklaşıyordu. Tuhaftır, üç öykü kitabı ve bir roman yazdım ama asıl istediğim daha gizli, saklanmış bir dile ulaşabilmekti sanırım. Evet, anladım ki ben yazdıkça aramaya devam edeceğim. Yazdığım her öyküde öyküyü aradım. Romanda da öyle. Seri olmasının sebebi bu arayışın çok uzun zaman süreceğini bilmemdi. Tematik olarak her ne kadar bilsem de serinin öbür metinlerini dilsel anlamda bilmiyorum. Bir yapı kurmaya çalışıyorum ve biraz biraz anladığım temelindeki tüm parçaların doğru yerleştirilmiş olması. Bizi Çağanoz Diye Biri Öldürdü ile başlayan "Beni Unutma Dörtlemesi" adından da anlaşıldığı üzere unutulmamak üzerine kurulu. Amacım, ben yazdıkça şekillenecek, yayımladıkça. Kendi kaderini kendi çizen bir metinler ve türler toplamı olacak sonuçta. Çok zor bu, biliyorum ama deneyeceğim.

Okur, imgelerimi değiştirecek, belki yok sayacak, görmeyecek, talan edecek, çoğaltacak belki, hepsi okurun elinde.

SG: Üstelik bu arada bir üçleme (“Karakış Üçlemesi”) ve bir ikileme (“Pergel İkilemesi”) daha var ve onları da yazmayı sürdürüyorsun. Tümünü birbirinden net çizgilerle ayırıyorsundur elbette ama okur bu ayrımı görebilecek mi?

BA: Evet, şimdiden bir şey söylemek bir avuç da olsa az olan okuruma haksızlık olacak ama bittiğinde daha netleşecektir sanırım. İlk kitapların öykü olması bu anlamda okur ve metin arasındaki çeşitliliğin çoğalması için de serinin zenginliğine katkı sağlayacaktır. Kaldı ki bu biraz da okurun elinde, ben sözcükleri getirmeye çalışacağım, okur anlamlandırmaya. Okur, imgelerimi değiştirecek, belki yok sayacak, görmeyecek, talan edecek, çoğaltacak belki, hepsi okurun elinde. Çağanoz imgesi üzerinden insanın, hatta hayatın ruhunu aramak belki birilerinin ilgisini çeker. Ya da öbür serilerin çekirdeği.

SG: Balık Boğulması senin ilk romanın. Öncekiler hep öyküydü. Öyküyle roman yazmak arasında bir fark var mı?

BA: Öyküyle romanı okumak arasında fark var, dolayısıyla yazmak arasında da var. Ben bu fiziki farkı Balık Boğulması’nda hissettim. Öyküde hacmi gereği belli bir aralığı anlatıyorum, bir kesite bakıyorum, romanda daha büyük bir parçaya daha uzak açıdan bakıyorum. Her ikisi de bir zaman akışında etkisini gösteriyor. Romanda kurgu öne çıkıyor, tarif etme, betimleme, yineleme, dikkatli bir akış hepsi bir bütün. Son okumalarda neredeyse bir dedektif gibi yazılanın doğruluğunu kontrol etmek gerekiyor. Belki işe yaramayan kısımları doğrudan silerken tekrarları daha vurgulu belirtmek gerekiyor. Ben romansı, yani karakteri yoğun işlenmiş öyküler yazıyordum, romana geçmem bu nedenle zor olmadı yine de ilk olduğu için heyecanlıyım. 

Önceleri yazınsal deneyler ve değişik yollar keşfetmeye çalıştıysam da şimdilerde kendi metinlerimin çözümlemesini yapmaya çalışıyorum.

SG: Bu arada Balık Boğulması romanında bana kalırsa belirgin bir dil ve anlatım farkı da var: Önceki kitaplarındaki kapalılık aralanmış, romanda açıklık gelmiş. Romanın hikâyesinin başka türlü bir anlatımı gerektirdiği söylenebilir mi? Nedeni bu mu?

BA: Elbette, nedenlerinden biri bu olabilir. Kendi adıma bir metni yazarken o metin ve aklımdaki çağırışımları nasıl bir dili öneriyorsa bana, o sezginin peşinden gidiyorum. Önceleri yazınsal deneyler ve değişik yollar keşfetmeye çalıştıysam da şimdilerde kendi metinlerimin çözümlemesini yapmaya çalışıyorum. Onlara dışarıdan bakmak ve görmek istiyorum. Balık Boğulması’nın ilk on sayfasını yazdıktan sonra sildim. Uzun süredir roman sanatı üzerinde de düşünüyordum ve romanın ifade olanaklarını daha ekonomik kullanması gerektiğini fark ettim. Muhtemelen öykü için de geçerli bu. Ama romanda öykü içerisinde öyküler anlatılarak daha zincirleme bir anlatıya ve hatta istediğiniz zamanda kişileri, olayları birbirine bağlama ya da kesme özgürlüğüne sahipsiniz. Öyküde oyalanmayız, zaman görecelidir ama hızla akar, bazı boşluklar bırakırız, roman sanırım o boşlukların tamamından oluşan bir yapı. O boşlukları somutlaştıran bir yapı. Her iki türde de sonuçta daha akılda kalan, yoğun bir yapıyı kurmak isteriz. Calvino’nun hakkında,”tek satırlık anlatısını aşanını göremediğim” dediği Guatemalalı yazar Augusto Monterroso’nun şu meşhur tek cümlesi gibi: “Uyandığında dinozor hâlâ oradaydı.”

SG: Monterroso'nun öyküsünü ben de örnek gösteririm. Llosa da o tek cümleninn kusursuz bir öykü olduğunu belirtir. Balık Boğulması'na gelince, bence romanın Bora Abdo’nun dört kitaplık serüveninde bir sıçramayı gösteriyor. Ben de bir okur olarak bu değişimi olumlu buluyorum. Çünkü aydınlığı anlatmak karanlığı anlatmaktan daha zordur. Sen ne dersin?

BA: Bana kalırsa da aydınlığı anlatmak kolaydır, aydınlık herkesin gözünü açar, inandırıcı olmak, ikna etmek kolaydır orada, çünkü ‘görünen’ vardır. Karanlıksa sonsuzdur. Bütün ilham, malzeme ondadır. Sınırları yoktur. Karanlık bir başlangıçtır, bir kuyu gibi, derindir. Büyüktür. Bu yüzden de edebiyatın temel konusudur. ‘Görünen’ olamayacağı için de en özgün olan hep karanlıktır. Bilinen ifadeyle görünmeyeni görünür kılmayı yeğlerim kendi adıma.

Ben meseleden önce dili arayan bir yazar olmaya çalışıyorum.

SG: Kendi dilini ve anlatımını bulduğunu düşünüyor musun?

BA: Evet dersem bu bir daha yazmayacağım anlamına gelir. Ben meseleden önce dili arayan bir yazar olmaya çalışıyorum. Dört kitap sonunda bir üslup oluşmuştur belki ama, her kitapta başka bir keşif yapmayı ve metinlerimin birbirine benzememesini isterim. Edebiyatın derinliklerinde bulunmayı bekleyen yeni damarlar da var eski damarlar da, biçimler, üsluplar. Buldukça, arayışımın da asla bitmeyeceğini biliyorum.

SG: Peki nasıl yazıyorsun? Yazma süreciyle ilgili bazı ritüellerin var mı?

BA: Evet, eskiden Kabataş şimdilerde ise Eminönü’nden şehit hatları vapuruna binip Büyükada’ya giderken dört birayı adaları ve Marmara’yı izleyerek içer, bu arada notlar alır ve düşünürüm. Hayal kurarım. Sonra, derli toplu bir zamanda metnimi yazmaya çalışırım. Adada, geceleri denize girmeyi de sever ve bunun zihnimi ve hayal gücümü geliştirdiğine inanırım.

SG: Bir yazar olarak yazıya hayata ilişkin sorunlar yüklüyor musun? Yazar neleri dert etmeli, neleri etmemeli?

BA: Yazar bence dert eden değil, derdi edinen kişidir. Bu bireysel dert veya toplumsal derttir. Ben açık bir politik anlatımdan kaçmakla birlikte, toplumsal-sosyal konulara alegorik olarak değinmek istiyorum, imgeyle konuşmak belki, mesaj vererek ya da siyasal sloganlar atmadan. Ama yoksulluğu ve yoksunluğu anlatmak sanırım en önemli yazınsal derdim.

SG: En sevdiğin yazarı sorabilir miyim?

BA: Tabii ki, bu her dönem değişen bir şey ama sanırım benim en sevdiğim yazar William Faulkner.

SG: Peki en sevdiğin kitap?

BA: Ses ve Öfke.

SG: Ne güzel, benim de en sevdiğim kitap Ses ve Öfke, ondan çok şey öğrendim. Şimdi hangi kitabını yazıyorsun?

BA: "Pergel İkilemesi"in ikincisi, bir roman: Yelpik’in Zebunküş’ü.  


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR