Bora Ercan: "Hiçbir şey hiçbir şey kadar gerçek değil."
24 Ocak 2020 Söyleşi Hayat İnsan

Bora Ercan: "Hiçbir şey hiçbir şey kadar gerçek değil."


Twitter'da Paylaş
0

İnsanlar az bildiklerine inanma eğilimindeler, bilgi arttıkça inanç azalıyor, dogmalar ortadan kalkıyor, bu da acı veren bir süreçtir. Kolay olmaz.

Yaşamın ta kendisi yogadır derken yollarımızın kesiştiği Bora Ercan’la, yıllar sonra gene ortak noktamız olan yazma tutkusu üzerinden söyleşme kararımı, geçtiğimiz günlerde basılan son kitabının yazı ve dil üzerinden tekrar yogaya varışı perçinledi. Haşin bir rahatsızlıkla mücadelesinin narinliğinde gizlenen bilgeliğini döktüğü satırları Sonsuzun Çocukluğu adını verdiği kitabını oluşturdu.

Uma F. Unat: Seninle yoga sayesinde tanışmamızdan kısa bir süre sonra anladım ki, ilk kitabını yazıyormuşsun: Muson Şarkıları. Kitaba, yoga, yazı ve seyyahlık eksenindeki varoluş tercihinin ilk emaresiydi diyebilir miyiz?

Bora Ercan: İlk uzun yolculuğumu 91-92 kışında karayoluyla Hindistan’a yapmıştım. Kendimle ve Türkiye’yle olan ilişkimi derinden etkileyen, yaşantımı kökten dönüştüren bir yolculuk olmuştu bu... Yerkürede daha bir konumlanmıştım, yönümü daha bir belirlemiştim sanki. Sonrasında iki kez daha aynı yoldan gittim Hindistan’a. 1960 sonlarında açılan hippi yolunun son yolcularıydık. Hindistan’a yolculuklarım bugüne kadar herhaldeyirmi defadan fazla olmuştur ama hiçbiri o ilk yolculuk gibi etkileyici olmamıştı. Aynı zamanda Türkiye’nin doğu illerini de ilk kez görmüştüm. Eksi 20-25 derecelerdeydi hava. Her yer kar… O zamanın savaştan yeni çıkmış İran’ı. İran-Pakistan sınırındaki kanunsuz çöl bölgeleri, günde sadece dört saat açık olan sorunlu Pakistan-Hindistan karayolu kapısı. Bu geçişlerde yaşanan zorluklar oldukça tedirgin edici fakat bir o kadar da eğiticiydi.

Yazı ve çeviriler o zaman da vardı hayatımda. O dönem Ankara’sında çıkan dergilerde şiir, çeviri, denemeler yayımlardım. Hatta arkadaşlarımla APUS adlı bir kültür dergisi de çıkarmıştık.

Hayatımın ilginç eşzamanlılıklarından biri olarak yoga da yaşantıma o zamanlarda girdi. Hem de tantrik kökenli meditasyonlarla. Hocalarımız çoğunlukla Hintliydi. 80 sonları 90 başları Ankara’sı, yirmilerin başındayım. Ayrıca aktif bir politik yaşamın da içindeydim. “Bağımsızlar” adında anarşist bir örgüt kurmuştuk. Hayat canlıydı, güzeldi ama dersler zordu. Koca koca matematik kitaplarının arasında incecik şiir kitapları ya da Kropotkinler, Bakuninler, yurdun çalışma salonunda ya da bir türlü ısınmayan öğrenci evlerinde sabahlara kadar hem okurdum hem ders çalışırdım. Muson Şarkıları 2007’de basıldı ama kökleri anlattığım dönemde...

bora ercan

UU: APUS dergisi ne kadar sürdü?

BE: Maalesef uzun yaşatamadık. Sadece iki sayı yayımlayabildik. Maddi zorluklar söz konusuydu.

UU: Çeşitli dillere de çevrildiğini bildiğim Muson Şarkıları, aynı zamanda Türkçe yazılmış ilk yoga serüvenidir. Yanılıyor muyum?

BE: En ve ilk gibi sıfatlardan uzak durmaya çalıştığımı biliyorsun, işin aslı okur olmayı yazar olmaktan daha çok önemsiyorum. Gerek Türk edebiyatında gerekse dünya edebiyatında o kadar değerli eserler var ki bir ömür boyu okusan yetmez. Yine de yazma işi bir başka hastalık türü. Ne kadar kaçsan da yine seni buluyor.

Muson Şarkıları’nda, İnsan kendi köyünden peygamber çıkmaz, sözünü birebir deneyimledim. Kitap İstanbul yerine Ankara, İzmir gibi yerlerde daha çok okundu, ilgi gördü. Bir de ne yazık ki Türkiye’de eskiden beri her konuda Anglosakson isimler Türkçe isimlerden daha çok prim yapar. O dediğin “ilk” aslında belki de “içimizden birine” hiç yakıştırılamayan, alışık olunmayan bir durum. Bu nedenle kitabı seven çok sevdi, ama dediğim gibi birçok kişi de mesafeli durdu.

UU: Gene de o kitap, Hint alt kıtasına ve özellikle aşramlara giden yeni kuşağın o zamanki öncülerini başka türlü etkilemişti. Kendimizden bir şeyleri okumanın tuhaf tatminini yaşamıştık. Öte yandan, kendimize “ait” saydığımız ve sandığımız gizemi ifşa ediyordun...

BE: Muson Şarkıları kendini yazdırtmıştı. Hindistan’dan dönmenin durdurulamaz bir enerjisi vardı üzerimde. Aldığım notları temize çekerken sanki yeniden yaşıyordum orayı. Aşram deneyimi dönüştürücüydü, dediğin gibi aslında okuyanlara da cesaret verdi, birçok kişinin yola çıkmasına da ilham oldu.

Yazım süreci yalnız yaşadığım bir dönemdeydi, metne o kadar yoğunlaşıyordum ki evdeki bütün tencerelerin dibini kurtarılamayacak kadar yakmıştım. Aç, susuz, uykusuz da kalıyordum, yemeği unutuyordum, tansiyon dibe vurunca hemen yiyecek pratik bir şeyler buluyordum. Kısacası tutkuyla, yoğun bir enerjiyle yazıldığını anımsıyorum.

bora ercanr

UU: Sonra gelen Odysseus Adaları (2008) senin Egeli köklerine bir methiye olabilir mi?

BE:  Şimdi bir önceki sorunun yanıtında yaptığım tevazuyu burada yapmak istemiyorum; çünkü, aslında gerek geçmişte gerekse bugün ada kavramı ve Akdeniz Adaları hakkında yazılmış ilk Türkçe kitap Odysseus Adaları. Bu konuda yayın olmamasının nedeni Türklerin denizden tarihsel ve kültürel olarak uzak durması olabilir. Dolayısıyla böylesi kitaplara bir ilgi de yok. Çoğunluk okur bu tip kitapları bir yere koyamıyor, genelde rehber kitap türünde olsun, doğrudan bilgi versin istiyor. Örneğin, Girit’e gidenler büyük yazar Kazancakis’i anlamak, öğrenmek yerine, yemekler ve içkilerle ilgilenmeyi tercih ediyor. Böyle bir dönemdeyiz.

UU: Ve 2013’te gelen, Göğe Yakın Topraklar-Bir Tibet Yolculuğu. Bu kitabın yaşandığı dönemde bana hissettirdiğin, “Hayallerini Gerçekleştirmeyi Beceren İnsan”lardan olduğundu. Bu bağlamda, etkilendiğin, örnek aldığın kişilikleri de sormak isterim.

BE: Tibet sorununu birebir Nepal’de, Hindistan’da, Christiania’da Tibetlileri görerek, onlarla konuşarak anladım. Tibet bir yanıyla tarihsel olarak da gidilemez bir yer olarak gezginleri hep kendine çekmiştir. Lhasa yabancılara yasak şehirdir ve ilk Batılının girişi sanıyorum 1900 başlarıdır. Bir delilik yaptık ve Katmandu’dan Lhasa’ya Himalayalar’ı aşarak gittik, geldik. 5400 metrelik geçitlerde baş dönmeleri, Everest’in buzul zirvesine dolunay yansırken dondurucu soğukta büyülenmişçesine bakakalmak, 4000 metre yüksekte bir kum çölünde kaybolmak, Çin polisi, naif Tibetliler... anlatmakla bitmeyecek anılar hala daha canlılığını koruyor zihnimde.

Kitap ise bir yol güncesi, anı ya da gezi edebiyatı değil Tibet’te serbest çağrışımlarla yazılmış parçalar… Doğu’nun insana yazma ilhamı veren bir hali vardır. Yüzyıllardır gezginler Hindistan’ı, Çin’i yazılarında anlatmışlar. Günümüzde de her şeye rağmen çok da değişmiş değil bu durum. 

İnsandan yana hep şanslı olageldim. Yoga yolumu açan kişi Hindistan yolumu da açmıştı. Zafer Bozkaya bana o dönem birçok şeyin biraz da delilikle mümkün olduğunu öğretmişti.

Üzerimde bir sorumluluk hissettim. Kaynak göstererek, kendi yorumlarımı da katarak bu araştırma kitapları çıktı ortaya.

UU: Sonra art arda yıllarda tamamen yoga alanında eserler verdin; 2015’te yoganın ilk kitabını yayınladın. Kırmızı kitap-Surya’dan Patanjali’ye. Hemen ertesi yıl, ikinci –sarı kitap– geldi, Buda’dan Hatha Yoga’ya. 2017’deyse, Hatha Yoga Pradipika’nın çeviri ve yorumu yoga dünyamızda yerini buldu. İşte bunlarla birlikte senin eğitimci gönlünü kitaplara taşıdığını görüyoruz.

BE: Mecburiyet oldu biraz açıkçası. Aslında ilk üç kitabın tarzında yeni bir kitap hazırlıyordum. Kitap yazmak meşakkatli bir iş. Yazım süreci kimi zaman iki üç yıl alabiliyor. Aşk ve nefret dengesinde kimi zaman aşkla başladığınız kitabı yarıda bırakmak, devam etmemek istiyorsunuz. Mesela o sözünü ettiğim kitap o dönem “hayat işlerinden” yarıda kaldı. Sonrasında uzun bir süre hiçbir şey okuyamadım, yazamadım. Sanki bir küskünlük haliydi.

Yoga hızla yaygınlaşıyordu ancak felsefesinden uzak, kulaktan dolma ya da yanlış, eksik çevirilerden edinilen bilgilerle... Üzerimde bir sorumluluk hissettim. Kaynak göstererek, kendi yorumlarımı da katarak bu araştırma kitapları çıktı ortaya. Daha önce felsefe yüksek lisansı yaptığım ve iki ayrı tez yazdığım için böylesi bir yazı tarzına da aşinaydım. Saptadığın gibi biraz da eğitmenlik “deformasyonuyla” oluştu bu kitaplar.

bora ercan

UU: Yeni yılla birlikte piyasaya çıkan ve belki de şimdiye dek yayımladığın kitaplar arasında hikâyesi en ilginç olanı, Sonsuzun Çocukluğu’nu konuşmak istiyorum.

BE: Yaşantımın son beş yılı ailem ve yakın çevremde hastalıklarla, vefatlarla geçti. Benim yaş grubum için çok da anormal değil bu süreçler fakat üst üste gelmesi insanı duygusal olarak zorluyor. 2019 Haziran’ında da bana adını anmak istemediğimiz bir hastalık teşhisi kondu. O zamandan bu zamana bu hastalığın nadir bir türüyle mücadele veriyorum. Bu da yaşantımda büyük bir kırılma noktası oldu. Olaylara, olgulara, kavramlara bakışım değişti. Değişmek durumunda kaldı daha doğrusu…

Bu dönemde tuttuğum notlardan oluşuyor kitap. Bu notlar kaygısızca tutuldu, kitaplaşma amacı yoktu, nasıl olsun, insan can derdinde kitap mı düşünecek? Notlar birikince yayımcım Banu Erol’a gönderdim, Ne yaptığımı bilmiyorum, yazdım işte bir bak, dedim. O da yayımladı. Tabii editöryel süreçte Pelin Özer’in de bu deneysel kitabın oluşumundaki katkısı büyük.

UU: Göğe Yakın Topraklar’da işaretlerini verdiğin Zen ruhunun yoğunlaştığı ve senin bir yogi kadar matematikçi olan zihninin izlerini taşıyan kitap sadeliğiyle büyülerken senin yazar kimliğinin yanında, felsefeci ve sanatçı yapını da tamamen ortaya döküyor. Daha ileri giderek, Sonsuzun Çocukluğu tüm yazdıklarının mudrası olmuş, dememe izin ver.

BE: Bu tanımlamayı çok sevdim. Kuzguna yavrusu şahin görünür, derler ya, ben bu duruma düşmemek için yazdıklarımdan, kitaplarımdan hemen uzaklaşmak istiyorum, zira onlar artık benim değil, okurun. Her kitabın bir kaderi, kısmeti oluyor. Edebiyat tarihi bunun örnekleriyle dolu. Kimi kitaplar yayımlarında hiç ilgi görmez, hatta yazarı öldükten sonra popülerleşirler, kimi kitaplar ilk başta çok ilgi görür ama çabuk unutulur. Günümüz garip bir dönem. Özellikle Amerikan tarzı yazarlığın ve çok-satarlığın birtakım formülleri var. O formüllere uyulursa elbette minimum bir satış garantisi söz konusudur. Bütün bunları iyi takip ederek açıkçası tam tersini yapmaya çalışıyorum. Bakalım Sonsuzun Çocukluğu’nun kısmeti nasıl olacak. Sesimiz yankısını bulacak mı?

Günümüzde bir kurtuluş mümkünse o da inançtan uzak deneyimle olacaktır. Deneyim insanı korkusuz kılar, inançsa kısıtlayabilir…

UU: Her ne kadar yazılma sürecinde, yaşamında olan bitenlere kısmen tanıklık etsem de, ortaya çıkardığın yapıtınla tekrar şaşırtıyorsun.

BE: Her şeyden önce kendimi şaşırtmayı seviyorum. Zen’in en sevdiğim yönüdür şaşırtmalar. Tabii kendime dair şaşırtmalar kimi zaman hüsrana da uğratmıyor değil, ancak deneyimlemek, yaşantılandırmak her şeyin öncesinde. Bu kitapta aslında okuru kasıtlı olarak şaşırtmak, rahatsız etmek istemedim.  Dediğim gibi kaygısızca ortaya çıkan söz dizimleri kendiliğinden böylesi bir sonuca ulaştı. Kimi okurlar, Bambaşka bir şey bekliyorduk ters köşe yaptın, şeklinde yorumlarda bulundular.

UU: Kitabın 16. cümlesinden itibaren agnostik yaklaşıma bürüneceğini ilan etmişsin. Sayfalarda ilerledikçe, dogmalara karşı duruşun çok belirginleşirken, boşluk ve sonsuzluk, heplik-hiçlik, yaşam-ölüm, hareket-süreksizlik, iyi-kötü gibi  kavramları irdeliyorsun. Hatta kitabı yazıyı, sözü de...

BE: Biliyorsun Budist Suttası Kalama Sutta “inanma” der. Her ne koşulda olursun olsun inanma. İnsanlar az bildiklerine inanma eğilimindeler, bilgi arttıkça inanç azalıyor, dogmalar ortadan kalkıyor, bu da acı veren bir süreçtir. Kolay olmaz. Günümüzde bir kurtuluş mümkünse o da inançtan uzak deneyimle olacaktır. Deneyim insanı korkusuz kılar, inançsa kısıtlayabilir…

UU: Kitabını basamak basamak örerken kavramlar, olgular sarmallaşıyor; üstelik bunu netliğinden hiç bir şey kaybetmeden başarıyorsun. Sonsuzun Çocukluğu’nu okurken felsefi derinliği buluyoruz. Öte yandan bu derinliği edebi dille yansıtmanın oldukça zor olduğunun farkındayım. Bu bakımdan, yazım aşamasında neler yaşadın?

BE: Kollarımda damar yolundan kemoterapi ilacı alıyordum. Dolayısıyla uzun yazamazdım, bu nedenle tüm yaşantımı, bildiklerimi, bilmediklerimi süzmeye, damıtmaya, özütünü çıkarmaya çalıştım. Bazen düşünceler geldi, ama yazacak güç bulamadım bazen kalemi elime aldım ve bomboş kâğıda bir nokta koyarak başladım yazmaya hiç hazırlıksız.

bora ercanUU: Biraz da dile vurgu yapmak isterim. Yoga anlatmaktan, yazılarına, hatta günlük sohbetlerine sinmiş, etimolojiden çıkartım yapan yönün bu kitabında iyice görünür olmuş.

BE: Etimolojiyi sadece kelimelerin kökü olarak düşünmezsek bunu hayatın her alanına yayarsak o zaman belki de bir başka gerçekliği görmek mümkün olabilir. Dil, varlığımız için elimizdeki en önemli araç. Dikkat etmezsek dış dünyadan çok çabuk etkilenir, bozulur… bu nedenle dil sürekli özen ister. Dildeki bir hata büyük sonuçlar doğurabilir. Dilin ayrıca önemi kendimizle kurduğumuz iletişimde ortaya çıkar. İnsan başkasını yanlış anlayabildiği gibi kendini de yanlış anlayabilir, yorumlayabilir. Yeniden vurgularsak dil özen ister.

UU: Kitabını yudum yudum okudum. Kendiliğindenliği öneren halini, biçimle ve yazımla da tamamen destekliyorsun.

Gandhi’nin doğrulukta ısrarcı olma satyagraha felsefesi. Her konudaki yozlaşmanın yogada olmaması mümkün değildi. Buna karşı yapılacak tek şey doğruları bıkmadan usanmadan savunmak.

BE: İktidara ve erilliğe kendimce bir tepki niyetine büyük harf kullanmadım. Noktalamaları da okurun işini zorlaştırmak adına attım. Kısacası işte, paradokslardan yanlış anlamalardan / anlaşmalardan korkmamak adına, cesaret adına oldu bütün bunlar. Bundan sonrası okurun işi…

UU: Sevgili Borajii, ilk tanışmamız yoga sayesinde olmuştu. Söyleşimize noktayı oradan koymak isterim. İkimiz de çiçeği burnunda yoga uzmanlarıydık ve açtığın HariOm Yoga Merkezi’nde çalışıyorduk. Yoga, şimdikinden farklı bir boyutta seyrediyordu ülkemizde; özellikle sosyal medyanın eksikliğiyle – İstanbul yoganın çok daha sahici, köklü ve anlamlı gelişmesine sahne oluyordu diye düşünüyorum. Ne dersin?

BE: Ülkemizde kitabın girmediği milyonlarca hane var ancak internetin olmadığı bir yer yok. Ne yazık ki internet kullanımının da bir etiği, bir kültürü oluşmadı. Birçok konuda olduğu gibi bu konuda da eğitim eksikliği söz konusu. Buna karşı aklıma ilk gelen Gandhi’nin doğrulukta ısrarcı olma satyagraha felsefesi. Her konudaki yozlaşmanın yogada olmaması mümkün değildi. Buna karşı yapılacak tek şey doğruları bıkmadan usanmadan savunmak.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR