Borges’in Kurmacaları

Borges’in Kurmacaları


Twitter'da Paylaş
0

Hayat, şu fokur fokur kaotik karmaşa, Borgesyen bir süzgeçten, bazen hayatın özünü sunmuyor da onu feshediyormuş gibi görünecek kadar tam ve kusursuz bir akılcı süzgeçten geçerek okura yüceltilmiş, kavramsallaştırılmış ve başka bir alana taşınmış bir edebi mit olarak ulaşır.

Öğrencilik yıllarımda Sartre’ı tutkuyla okur, yazarın kendi yaşadığı zamana ve topluma karşı sorumluluklarına dair tezine, karşısında hazır ola geçecek kadar inanırdım: “söz eylemdir” ilkesine ve bir insanın yazarak tarihi eyleyebileceğine. Şimdi 1987 yılında bu tür düşünceler safça gelebilir ve muhatabın uykusunu getirebilir –hem edebiyatın gücü hem de tarihin kendisi üzerine şüpheci bir rüzgârın içinden geçiyoruz– ama ellili yıllarda dünyanın değiştirilebileceği, daha iyi bir yer olabileceği ve edebiyatın da buna katılması gerektiği düşüncesi bize çok inandırıcı ve heyecan verici geliyordu.

Borges’in prestiji artık küçük Sur dergisi ve Arjantinli hayranlarından oluşan çeperi aşmaya başlamıştı. Latin Amerika’nın farklı şehirlerindeki edebiyat çevrelerinde, kitaplarının zor bulunan baskılarını birer hazine gibi gören, öykülerindeki –özellikle o çok güzel Alef’teki– hayali sahneleri ezbere bilen, metinlerindeki kaplanları, aynaları, bıçakları ve kullandığı o şaşırtıcı sıfat ve zamirleri kendi yazıları için ödünç alıp kullanan sadık okurları ortaya çıkıyordu. Lima’daki ilk Borgesçi benimle aynı kuşaktan, kitaplarımızı ve edebi hayallerimizi paylaştığımız bir dostum ve yoldaşımdı. Borges o dönemki tartışmalarımızın hiç bitmeyen konusuydu. Benim için, kimyasal bir saflıkla, Sartre’ın bana nefret etmeyi öğrettiği her şeyi temsil ediyordu: yaşadığı dünyadan ve güncel olandan kaçıp derin bilgiler ve hayallerle kurulmuş entelektüel bir evrene sığınan sanatçıyı; siyaseti, tarihi, hatta gerçekliğin kendisini bile küçümseyen ve edebiyat olmayan her şeye karşı beslediği o şüpheciliği ve güler yüzlü horgörüyü utanmazca sergileyen yazarı; yalnızca solun dogmaları ve ütopyaları üzerine ironi yapmakla yetinmeyen, bu karşı duruşunu alaycı bir edayla şövalyelerin genelde kaybedenlerin tarafında olduğunu iddia ederek muhafazakâr parti saflarına geçecek kadar aşırıya götüren entelektüeli.

Bizim tartışmalarımızda ben elimden gelen tüm Sartreyen kötü niyetliliğimle Borges gibi yazan, söyleyen, yapan bir entelektüelin bir biçimde dünyadaki tüm toplumsal kötülüklerin sorumlusu olduğunu ve öykü ve şiirlerinin bibelots d’inanité sonore (içi boş tumturaklı laflar) olduğunu ve tarihin (şu büyük harfle yazılan ve ilericilerin, işlerine geldiği ölçüde, celladın kılıcı, kumarbazın işaretli kartı ya da sihirbazın sihirli sözü olarak kullandıkları azametli ve hakkaniyetli Tarihin) onu hak ettiği yere koyacağını göstermeye çalışırdım. Ama tartışma bitip de odamın ya da kütüphanenin dingin sessizliğine dönünce, Somerset Maugham’ın Yağmur’unun aleyhinde onca vaazlar ettiği tensel arzuya direnemeyen püriten fanatiki gibi, ben de Borges’in edebi büyüsüne direnemezdim. Borges öykülerini, şiirlerini ve denemelerini ustam Sartre’a ihanet etmekten gelen bir aldatma duygusuna sapkınca bir zevk de ekleyen bir hayranlıkla okurdum.

Gençliğimdeki edebi tutkularıma karşı çok sebatkâr olamadım; o zamanlar bana model olan çoğu isim şimdi yeniden okumayı denediğimde elimden düşüveriyor, en başta da Sartre’ın kendisi. Ama farklı olarak Borges, o gizli ve günahkâr tutkum, asla silinip gitmedi; onun metinlerini yeniden okumak, belli aralıklarla bir ritüeli yerine getirir gibi sürekli yaptığım bu eylem, her zaman keyifli bir macera oldu. Şimdi bile, bu konuşmayı hazırlamak için tüm eserlerini hızlıca yeniden okuduğumda dahi, düzyazısının duruluğu ve zarafetiyle, hikâyelerindeki özen ve onları kurmayı becerdiği mükemmellikle beni yine ilk seferki gibi kendine hayran bıraktı. Sanatsal değerlendirmelerin ne kadar gelip geçici olabildiğini biliyorum, ama söz konusu Borges olunca, onun modern İspanyol dilinde yapılan edebiyatın başına gelmiş en önemli şey olduğunu ve en hatırlanası çağdaş sanatçılardan biri olduğunu söylemenin hiçbir riski yoktur.

Ben, aynı zamanda, biz İspanyolca yazanların da ona çok şeyler borçlu olduğumuza inanıyorum. Hepimizin; benim gibi, hiçbir zaman fantastik öykü yazmamış ve fantastik olana, çift kişiliklilik ve sonsuzluk meselelerine ya da Schopenhauer metafiziğine hiçbir zaman özel bir ilgi duymamış olanlar da dahil.

Borges, Latin Amerikalı yazar için, bilincinde olmadığı ama ona bazı konuların dışına çıkmayı yasaklayan ve onu bir taşra bakışına hapseden bariz bir aşağılık kompleksinin kırılması anlamına gelir. Ondan önce, bir Avrupalı ya da bir Kuzey Amerikalının yapabildiği gibi evrensel kültürün içinde gezinmek korkutucu ya da temelsiz bir şey gibi görünürdü bizden birine. Elbette bazı modernist şairler bunu yapmışlardı önceden, ama bu denemeler, en dikkat çekici olanlarında –Rubén Darío– bile biraz pastiş, yapay ve yüzeysel duruyor ve bir o kadar da uçarı kaçıyorlardı ücra bir ülkede. Görünüşe göre bunu deneyen Latin Amerikalı yazarlar, bizim klasik yazarlarımız Inca Garciloso ya da Sor Juana Inés de la Cruz’un, onlardan farklı olarak, asla şüphe etmedikleri bir şeyi unutuyorlardı: tarihsel ve dilsel olarak Batı kültürünün asli unsuru olduklarını. Latin Amerikalı yazar ne salt bir taklitçisiydi bu geleneğin ne de bir sömürgesi; dört buçuk yüzyıl önce İspanyol ve Portekizlilerin bu kültürün sınırlarını Góngora’nın Las soledades’te “en son Batı” olarak adlandırdığı yerlere kadar genişletmesinden beri onun meşru bileşenlerinden biriydi. Borges’le bu artık apaçık ortaya çıkmış ve böylece, kendisini bu kültürün bir parçası hissetmek Latin Amerikalı yazarın bağımsızlığını ya da özgünlüğünü kısıtlayan bir gösterge olmayı bırakmıştır.

Kozmopolitliği, kültürel olarak çok boş bir ortamı sahiplenmek, yabancı olanla kendine ait bir geçmiş yaratma konusundaki o istekliliği çok derin bir biçimde Arjantinli olmaktan, yani Latin Amerikalı olmaktan kaynaklanır.

Çok az Avrupalı yazar Batı’nın mirasını çeperden gelen bu öykücü ve şair gibi bu kadar tam, bu kadar has biçimde yüklenmiştir. Çağdaşları arasında, İskandinav efsaneleri, Anglosakson şiiri, Alman felsefesi, İspanyol Altın Çağ edebiyatı, İngiliz şairler, Dante, Homeros ve yine Avrupa’nın çevirip tanıttığı Uzak ve Ortadoğu masalları ve efsaneleri arasında benzer bir rahatlıkla hareket edebilen başka kim vardır? Ama bu Borges’i bir “Avrupalı” yapmadı. Altmışlı yıllarda Londra’da Queen Mary College’da birlikte Ficciones’i ve Alef’i okuduğumuz öğrencilerime Latin Amerika’da Borges’i “Avrupacı” olmakla, bir İngiliz yazardan çok az farkı olmakla suçladıklarını söylediğimde yaşadıkları şaşkınlığı hatırlıyorum. Bunu anlayamıyorlardı. Anlatılarında birbirinden apayrı bu kadar ülkeyi, çağı, konuyu ve kültürel göndermeyi birbiriyle harmanlayan bu yazar onlara (o zamanın modası) çaçaça dansı kadar egzotik geliyordu. Yanılmıyorlardı. Borges, Avrupalı yazarların çoğunlukla olageldikleri gibi, ulusal geleneğe mahkûm olmuş bir yazar değildi ve bu da onun bildiği pek çok dil sayesinde rahatlıkla hareket ettiği kültürel uzaydaki yer değiştirmelerini kolaylaştırıyordu. Kozmopolitliği, kültürel olarak çok boş bir ortamı sahiplenmek, yabancı olanla kendine ait bir geçmiş yaratma konusundaki o istekliliği çok derin bir biçimde Arjantinli olmaktan, yani Latin Amerikalı olmaktan kaynaklanır. Ama onun durumunda, Avrupa edebiyatıyla bu yoğun alışveriş, aynı zamanda, kişisel bir coğrafya meydana getirmenin bir biçimi, Borges olmanın bir yolu da oldu. Kendi merakları ve iç çatışmaları tuhaf kombinasyonlarla oluşan yalnızca ona ait bir kumaşı ilmek ilmek dokudu, (Fransızcadan ve İngilizceden çevrilmiş) Binbir Gece Masalları ve Stevenson metinlerinin Martín Fierro gaucho’ları ve İzlanda sagalarındaki karakterlerin dirsek dirseğe olduğu, hatırlanandan çok hayal edilen bir Buenos Aires’te iki sıkı arkadaşın ortaçağda iki Hıristiyan ilahiyatçının kendilerini ateşte yanmaya götüren tartışmalarının devamına benzeyen bir tartışmada birbirlerini bıçakladıkları büyük özgünlüğe sahip bir kumaştı bu. Borges’in alışılmamış sahnelemesinde Carlos Argentino’nun bodrumundaki “alef”te olduğu gibi birbirinden apayrı mahluklara ve meselelere yer verilir. Ama evrenin muhtevalarını kaotik biçimde yeniden üretmekle yetinen o pasif ekranda olanlardan farklı olarak, Borges’in eserinde yer bulan her şey onlara özgün bir biçim veren bir sözel ifade ve bakış açısı tarafından birbirleriyle ilişkilendirilmiş ve değer katılmış haldedir.

Ve bu da Latin Amerikalı yazarın Borges örneğine çok şey borçlu olduğu bir başka konudur. O bize yalnızca bir Arjantinlinin Shakespeare üstüne dolu dolu konuşabildiğini ya da Aberdeen’de yaşanan inandırıcı hikâyeler kurabileceğini göstermekle kalmadı, aynı zamanda kendi biçemsel geleneğinde devrim yapabileceğini de gösterdi. Dikkat: Örnek dedim; etkiyle aynı şey değil bu. Borges’in düzyazısı, öfkeli özgünlüğü yüzünden, pek çok hayranına zarar verdi, onunla başlayan bazı fiil kullanımları ya da imgeler ya da niteleme biçimleri başkaları tarafından kullanılınca katıksız parodilere döndüler. Bu en hızlı biçimde fark edilen bir “etki”dir, çünkü Borges de tıpkı en saygın klasik yazarlarımız (o çok hayran olduğu) Quevedo ve (hiçbir zaman çok sevemediği) Góngora gibi dilimizde kendine has bir ifade tarzı ve yalnızca ona ait bir sözel müzik yaratan yazarlardandır. Borges’in yazısı duyulunca tanınır, bazen tek bir cümle, hatta tek bir fiil (sanmak mesela ya da yorgun düşmek) yeter ondan bahsedildiğini anlamak için.

Jorge Luis Borges

Borges İspanyolca edebi düzyazıyı tıpkı daha önce şiirde Rubén Darío’nun yaptığı gibi çok derinlerden alarak altüst etti. İkisi arasındaki fark şuydu: Darío –Fransa’dan ithal edip kendi mizacına ve dünyasına uyarladığı ve bir biçimde– bir dönemin ve bir toplumsal çevrenin (bazen züppece olan) duygularını dile getiren bazı biçimler ve konular soktu dile. Bu yüzden başka pek çok kişi tarafından da kullanılabildiler ve kullananlar bu yüzden kendi seslerini kaybetme tehlikesi yaşamadı. Borges’in devrimi ise tek kişilikti; yalnızca onu ve ancak çok dolaylı ve cılız bir kanaldan biçim aldığı ve o biçimi almasına belirleyici bir katkı sunan ortamı (Sur dergisi çevresi) temsil ediyordu. O olmayan başka herhangi birinde, bu yüzden, üslubu bir karikatürü andırıyordu.

Bu, elbette, ne önemini azaltır onun, ne de bir yemek gibi kelime kelime tadına varılan düzyazısını okurken alınan büyük hazda en ufak bir eksiklik yaratır. Bu düzyazının devrimciliği, Borges metinlerinde neredeyse kullanılan kelime kadar fikir bulunmasından ileri gelir, çünkü tartışmasız biçimde kısa ve nettir, İngiliz hatta Fransız edebiyatında az rastlanan bir şey değildir bu ama farklı olarak İspanyol dilinde çok az öncülü vardır. Bir Borges karakteri, (“Düello”dan) ressam Marta Pizarro, Lugones’i ve Ortega y Gasset’i okur ve bu okumalar, denir metinde, “onun kaderine yazılan bu dilin düşünceleri ve tutkuları ifade etmekten çok gösteriş yapmaya daha uygun olduğuna dair şüphesini” haklı çıkarır. Şaka bir yana ve alıntının “tutkular”lı kısmını çıkarırsak, cümlenin gerçek bir yanı da vardır. İspanyolca da, İtalyanca ve Portekizce gibi, sözü fazla uzatan, bol kelimeli, ışıltılı, muazzam bir duygusal etkileyiciliğe sahip ama aynı nedenle de kavramsal açıdan muğlak bir dildir. Bizim büyük düzyazıcılarımızın eserleri, Cervantes’ten başlayarak sanatın gösterişli ateşleridirler; onlarda her düşünce, öncesinde ve çevresinde yalnızca dekoratif bir işleve sahip kâhyalardan, nedimelerden ve uşaklardan oluşan şatafatlı bir maiyetle sahne alır. Renk, ısı, müzik bizim düzyazımızda fikirler kadar önemlidir, hatta bazı durumlarda –Lezama Lima mesela– daha da çok. İspanyolcanın bu tipik abartılı retoriklerinde vazgeçilebilir hiçbir şey yoktur: Bunlar bir halkın derin mizacını ifade eder, duygusal ve somut olanın düşünsel ve soyut olandan önce geldiği bir varoluş biçimini. Dört muhteşem düzyazıcıyı örnek verecek olursak; işte budur bir Valle Inclán’ın, bir Alfonso Reyes’in, bir Alejo Carpentier’in ya da bir Camilo José Cela’nın yazma vakti geldiğinde bu kadar (Gabriel Ferrater’in dediği gibi) kalabalık olmasının temel nedeni. Düzyazılarındaki bu enflasyon onları bir Valéry ya da bir T.S. Eliot’tan ne daha az zeki ne de daha çok yüzeysel yapar. Basitçe farklıdırlar, tıpkı Latin Amerika halklarının İngiliz ve Fransız halklarından farklı olmaları gibi. Düşünceler, duygulara ya da heyecanlara dönüşünce ya da bir biçimde somut olanda, doğrudan yaşanmış olanda cisimleşince mantıksal bir söylemden daha iyi anlaşılır bizde. (Belki de budur bizim İspanyolcada bu kadar zengin bir edebiyata sahipken bu kadar yoksul bir felsefeye sahip olmamızın ve dilimizin en ünlü modern düşünürü Ortega y Gasset’in her şeyden önce bir edebiyat tutkunu olmasının nedeni.)

Hiçbir eser bize, söz konusu edebi dil olunca, hiçbir şeyin söylenmiş ya da yapılmış değil, her zaman yapılmak üzere olduğunu Borges’inki kadar göstermemiştir.

Bu gelenek içerisinde, Borges tarafından yaratılan edebi düzyazı, İspanyol dilinin aşırılığa olan doğal yatkınlığına içtenlikle karşı çıkan ve dilde son derece katı bir tasarrufu tercih eden haliyle bir anomalidir. Borges’le İspanyolcanın daha “düşünsel” olduğunu söylemek, dilin diğer yazarlarına karşı bir saldırı gibi görünebilir ama öyle değil. Çünkü (az önce tanımladığım “kalabalık” biçimle) söylemeye çalıştığım şey şudur; onun metinlerinde her zaman başka her şeyin üstünde olan ve kalanların her daim hizmet ettiği düşünsel ve mantıksal bir plan vardır. Onunkisi, kelimeleri kusursuz bir saflık ve netlikle dile getirip asla ihanet etmediği ya da ikinci plana itmediği kirlenmemiş ve berrak –aynı zamanda alışılmadık– bir düşünceler dünyasıdır. “Hayatta düşünceden daha karmaşık bir zevk yoktur, kendimizi ona bırakıveririz,” der “Ölümsüz”ün anlatıcısı, Borges’i de tepeden tırnağa tanımlayan cümlelerle. Öykü onun düşünsel olanın fiziki olanı her halükârda yutup parçaladığı kurgusal dünyasının bir alegorisidir.

Bu kadar hakiki bir biçimde onun zevklerini ve bilgisini temsil eden bu nitelikte bir üslubu oluştururken, Borges bizim biçemsel geleneğimizi de radikal biçimde yeniler. Ve onu kendi yarattığı o çok kişisel tarzıyla arındırır, düşünselleştirir ve renklendirirken, İspanyolcanın da –bazen tıpkı Marta Pizarro karakteri gibi çok acımasızca yargıladığı o dilin de– aynı gelenek tarafından belirlenmiş gibi görünen halinden potansiyel olarak çok daha zengin ve esnek olduğunu da gösterir, çünkü bu dil, onun kumaşında bir yazarın kaleminde Fransızca kadar mantıklı ve ışıltılı, İngilizce kadar sarih ve ayrıntılı olabiliyordur. Hiçbir eser bize, söz konusu edebi dil olunca, hiçbir şeyin söylenmiş ya da yapılmış değil, her zaman yapılmak üzere olduğunu Borges’inki kadar göstermemiştir.

Öykü, kısalığı ve yoğunluğu nedeniyle, kendisini yaratmaya iten ve edebiyat sanatına olan hâkimiyeti sayesinde müphem ve soyut hallerinden sıyrılıp bir çekicilik hatta dramatik bir nitelik kazanan o konulara en uygun türdü...

Bizim yazarlarımızın en düşünsel ve soyutu aynı zamanda seçkin bir öykücüydü; anlatılarının çoğu, onun metafizikle harmanlayarak uğraştığı tür olan polisiye hikâyeler gibi, hipnotize edici bir ilgiyle okunur. Farklı olarak, romana karşı küçümseyici bir tavrı vardı, öngörülebilir biçimde, romandaki gerçekçi eğilim onu rahatsız ediyordu; Henry James ve birkaç meşhur istisna hariç, insan deneyiminin bütünüyle –düşünceler ve içgüdüler, birey ve toplum, yaşanan ve düşlenen– iç içe olmaya mahkûm, salt kurgusal ve sanatsal olana indirgenmeye direnen bir tür olması onu rahatsız ediyordu. Roman türünün bu doğuştan kusurluluğu –insan çamuruna olan bağımlılığı– onun için katlanılmaz bir şeydi. Bu yüzden 1941 yılında Yolları Çatallanan Bahçe’ye yazdığı önsözde şöyle der: “Anlamsız, zahmetli ve köreltici geliyor büyük kitaplar oluşturmak; kusursuz sözel sunumu birkaç dakika alacak bir düşünceyi beş yüz sayfaya yaymak.” Cümle bütün kitapların bir düşünsel araştırma, bir iddianın ya da tezin geliştirilmesi olduğunu varsayar. Eğer bu doğru olsaydı, bir kurgunun tüm detayları istiridyeye yuvalanmış bir inci gibi sökülüp çıkarılabilecek bir avuç düşünceye giydirilmiş gereksiz kostümlerden ibaret olurdu. Don Quijote, Moby Dick, Parma Manastırı, Ecinniler bir ya da birkaç düşünceye indirgenebilirler mi? Cümle bir roman tanımı vermez ama evet, Borges’in kurgularının ne olduğuna dair belagatli bir ipucudur: sanrılar, akıl yürütmeler, teoriler, doktrinler ve yanıltmacalar.

Öykü, kısalığı ve yoğunluğu nedeniyle, kendisini yaratmaya iten ve edebiyat sanatına olan hâkimiyeti sayesinde müphem ve soyut hallerinden sıyrılıp bir çekicilik hatta dramatik bir nitelik kazanan o konulara en uygun türdü: zaman, kimlik, düş, oyun, hakikatin doğası, çift kişiliklilik, sonsuzluk. Bu meraklar çoğu zaman, daha sonra hissettirmeden ya da sertçe fantastik olana doğru taşınmak ya da felsefi ya da teolojik bir tartışmada kaybolup gitmek üzere, bazen yerel renklere de bulanan son derece gerçekçi net ayrıntılar ve notlarla başlayan hikâyeler olarak ortaya çıkarlar. Bu hikâyelerde olaylar hiçbir zaman gerçekten de özgün olan en önemli şeyler değillerdir, olanları açıklayan teoriler, yaşananların kökenine dair yorumlardır gerçekten önemli olan yerler. Borges için de, tıpkı “Yorgun Bir Adamın Ütopyası”ndaki hayali karakter için olduğu gibi, olaylar “yalnızca yaratmak ve akıl yürütmek için birer çıkış noktasıdır”. Gerçek olan ve gerçekdışı olan üslupla ve anlatıcının onlar arasında gidip gelişindeki doğallıkla bir araya getirilir, genellikle alaycı ve şaşırtıcı bir derin bilgi ve o aşırı bilgililikte gelişebilecek olana müsaade etmeyen gizli bir şüphecilik de eşlik eder bu gidiş gelişlere.

Onun gibi duyarlı bir yazarın –özellikle de giderek ilerleyen körlüğün onu neredeyse bir engelli yapmasıyla daha da kırılgan ve nazik olan bir kişinin– öykülerindeki kan ve şiddetin çokluğu şaşırtacaktır kimilerini. Ama şaşırtmamalı; edebiyat dengeleyici bir gerçekliktir ve onunki gibi vakalarla doludur. Bıçaklar, cinayetler, işkenceler doldurur onun sayfalarını; ama bu vahşilikler onları bir hale gibi çevreleyen ince bir ironiyle ve onun vurucu ve duygusal olana asla yüz vermeyen düzyazısının soğuk akılcılığıyla uzaklaştırılmışlardır. Bu, öykülerdeki fiziksel dehşete heybetli bir nitelik verir, onu gerçekdışına taşınmış gerçeklikten bir sanat eseri yapar.

Öykülerinden her biri bir sanatsal mücevherdir...

Mitoloji, varoşların “kötücül” stereotipleri, pampa’nın “bıçakçı”ları, masumane canavarlıkları ve serbest bırakılmış içgüdüleriyle onun karşı kutbu olan bu somut adamlar her zaman büyüledi onu. Onlarla doldurdu anlatılarının çoğunu, onları Borgesyen, yani estetik ve düşünsel bir onurla kutsadı. Elbette, yarattığı tüm bu kabadayılar, kiralık katiller, acımasız caniler de hayali karakterleri kadar edebidir – ve gerçekdışıdır. Bazen panço giymeleri, kardeş criollo’ların ya da taşra gaucho’larının tarzıymış gibi farklı konuşmaları onları diğer hikâyelerinin kahramanı olan sapkınlardan, büyücülerden, ölümsüzlerden ve günümüz ve uzak geçmiş dünyası sınırları içerisindeki bütün bilginlerden daha gerçekçi yapmaz. Hepsi hayattan değil edebiyattan türemişlerdir. Her şeyden önce ve öte, düşüncedirler, bir büyük edebiyat sihirbazının kelimelerin eşleştirilmesi konusundaki bilgeliği sayesinde cisme bürünmüşlerdir.

Öykülerinden her biri bir sanatsal mücevherdir ve bunlardan –“Tlön, Uqbar, Orbis Tertius”, “Döngüsel Yıkıntılar”, “İlahiyatçılar”, “Alef” gibi– bazıları türün şaheserleridir. Konuların şaşırtıcılığı ve hafifliğine her zaman sıkı bir işlevselliğe sahip kusursuz bir mimari eşlik eder. Kaynakların ekonomik kullanımı takıntı derecesindedir; asla fazladan bir bilgi ya da sözcük olmaz, buna rağmen, çoğu zaman, bazı içerikler okurun zihnini çalıştırmak için metinden çıkarılmış olur. Egzotizm vazgeçilmez bir unsurdur: Olaylar onları daha ilginç kılan zamanda ve uzamda, uzak bir yerde gerçekleşir ya da eski Buenos Aires’in efsane yüklü kenar mahallelerinde. Meşhur önsözlerinden birinde, Borges bir karakteri hakkında şöyle der: “Günlüğün öznesi Türktü, onu İtalyan yaptım, daha kolay hissetmesi için.” Gerçekte yapma alışkanlığında olduğu şeyse bunun tam tersiydi; kahramanları ondan ve okurlarından ne kadar uzak olursa, onları o kadar iyi kuruyor, onlara muhteşem özellikler atfediyor ya da çoğunlukla akıl almaz olan deneyimlerini daha inandırıcı hale getiriyordu. Ama dikkat, Borges öykülerindeki egzotizm ve yerel renk, yerelci edebiyatı karakterize edenlerden çok farklıdır, Ricardo Güiraldes ya da Ciro Alegría gibi yazarlardakinden mesela. Onlarda egzotizm istemeden vardır; yerelci yazarın dünyayla özdeşleştirdiği bir çevredeki görünüme ve alışkanlıklara abartılı derecede taşralı ve yerel bir bakışın sonucudur. Borges’te egzotizm, okurun da rızasıyla –ya da en azından dikkatsizliğiyle– gerçek dünyadan hızlıca ve hissettirmeden kendisi için de “Gizli Mucize” öyküsünün kahramanının inandığı gibi “sanatın şartı olan” o gerçekdışılığa kaçmak için bir bahanedir.

Borgesyen kurgunun modeli hayat değildir, edebiyattır. 

Egzotizmden ayrı düşünülemeyecek olan tamamlayıcı unsur, öykülerindeki derin bilgidir, neredeyse hep edebi ama aynı zamanda dilbilimsel, tarihi, felsefi ya da teolojik de olan uzmanlık isteyen bir bilgidir. Bu bilgi özgürce hatta küstahça sergilenir; ukalalığın doğal sınırlarına varacak kadar ama asla orayı geçmeden. Borges’in kültürü sonsuzdur ama anlatılarındaki derin bilginin varlık nedeni, elbette, bu bilgileri okura da vermek değildir. Burada onun yaratıcı stratejisinin “egzotik” yerlere ve oralarda yarattığı karakterlerdekine çok benzer kilit bir yöntemi daha söz konusudur: Hikâyeleri belli bir renklendirmeye tabi tutmak, onlara sui generis bir atmosfer vermek. Başka bir deyişle, çok özel bir edebi işlevi yerine getirir bu yöntem, verilen bilginin herhangi bir konu hakkındaki özel bilgi olarak sahip olduğu doğasını değiştirir, onu yeniden konumlandırır ya da anlatı içinde yerine getirdiği göreve bağımlı kılar: Bazen dekoratiftir bu görev, bazen de sembolik. Böylece Borges öykülerinde teoloji, felsefe, dilbilim ve uzmanlık gerektiren bir bilgi olarak beliren her şey edebiyata dönüşür, kendi özünü kaybeder ve kurgununkini benimser, edebi bir fantezinin parçası ve muhtevası olur.

“Edebiyattan çürüdüm,” der Borges Los nuestros (Bizimkiler) kitabının yazarı Luis Harss’a. Yalnızca o değildir çürüyen: Yarattığı kurgusal dünyanın da iliklerine kadar işlemiştir edebiyat. Bugüne kadar bir yazarın yarattığı en edebi dünyalardan biridir bu dünya, çünkü onda o güne değin başka yazarlar tarafından işlenmiş karakterler, efsaneler ve kelimeler öylesine kalabalık ve sürekli halde ve öylesine canlı biçimde belirir ki, önceden tüm edebi eserlerde hayatın kendisi olan asli kaynağın bariz biçimde yerine geçerler. Borgesyen kurgunun modeli hayat değildir, edebiyattır. “Çok az şey geldi başıma, çoğunu okudum. Daha doğrusu: Schopenhauer’in düşüncesi ya da İngiltere’nin sözel müziğinden daha çok hatırlamaya değen pek az şey geldi başıma,” diye yazar muzip bir edayla Yaratan’ın sonsözünde. Cümleyi olduğu gibi almamalı; her insanın gerçek hayatı, ne kadar durağan olursa olsun, en derin şiirden ya da en karmaşık düşünce sisteminden daha çok zenginlik ve gizem barındırır. Ama bu cümle bize evrensel edebiyatı ona kendi damgasını vurarak modern edebiyatın ürettiği diğer tüm yazarlardan daha çok işleyen Borges sanatının doğası üzerine incelikli bir gerçeği söyler. Borges’in bu görece olarak kısa anlatı eseri edebi coğrafyanın dört ana yönüne doğru giden izler ve seslerle doludur. Ve sonsuz Borges kaynaklarının izini sürüp tespit etmekle sonsuza dek uğraşabilecek olan sezgisel eleştiri pratiği yapanlar arasında uyandırdığı heyecanı şüphesiz buna borçludur. Zahmetli iş, şüphe yok, üstelik faydasız da, çünkü bu öykülere büyüklüğünü ve özgünlüğünü veren şey kullandığı malzemeler değil, o malzemeleri dönüştürdüğü şeydir: Küçük bir kurgusal dünyadır, kaplanların ve üst kültürden okurların yaşadığı, şiddetle ve tuhaf tarikatlarla, korkaklıkla ve emek verilmiş kahramanlıklarla dolu, dilin ve rüyanın nesnel gerçekliğin yerini aldığı ve akıl süzgecinden geçen düşünsel fanzteziler üretmenin diğer bütün insan faaliyetlerine üstün geldiği bir dünya.

Fantastik bir dünya bu ama yalnızca şu anlamda: İçinde doğaüstü varlıklar ve mucizevi olaylar vardır. Borges’in, ultraist gençliğinden beri alışmış olduğu ve hiçbir zaman boyun eğmediği provokasyonların birinde kullandığı geniş anlamında değil: Sorumsuz, oyuncu, tarihsel olandan ve hatta insani olandan koparılmış bir dünya değildir bu. Her ne kadar eserlerinde hayat ve ölüm, insan kaderi, öteki dünya gibi temel meseleler üzerine kati doğrulardan çok şüpheler ve çok fazla oyun olsa da hayattan, gündelik deneyimden kopuk, toplumsal köklerden yoksun bir dünya değildir Borges’in dünyası. Kalıcı olan tüm edebi eserler gibi türün ortak temeli olan varoluşun tüm suretleri üzerine iyice yerleşmiştir. Başka türlü olabilir miydi zaten? Hayattan kaçan, hayatın herhangi bir yüzü üzerine okuru aydınlatma ya da rahatlatma yetisinden yoksun hiçbir edebiyat kalıcı olamamıştır. Borgesyen dünyanın yegâneliği, onda varoluşun, tarihin, cinsiyetin, psikolojinin, duyguların, içgüdünün vb. çözünmüş olmasından ve çok özel bir düşünsel boyuta indirgenmesinden kaynaklanır. Ve hayat, şu fokur fokur kaotik karmaşa, Borgesyen bir süzgeçten, bazen hayatın özünü sunmuyor da onu feshediyormuş gibi görünecek kadar tam ve kusursuz bir akılcı süzgeçten geçerek okura yüceltilmiş, kavramsallaştırılmış ve başka bir alana taşınmış bir edebi mit olarak ulaşır.

Borges’in benzer sihirbazlıkları yıllardan bu yana eş bir ustalıkla yapıp durduğu da bir gerçek.

Şiir, öykü ve deneme birbirini tamamlar Borges’in eserinde ve bazen metinlerinin hangi türe ait olduğunu bilmek zordur. Şiirlerinden bazıları hikâyeler anlatır ve anlatılarının çoğu (özellikle en kısaları) düzyazı şiirlerle aynı yoğunluğa ve özenli yapıya sahiptir. Ama özellikle öykü ve denemedir Borges metinlerinde bileşenlerini en çok takas eden türler, hem de sınırlarını kaldırıp tek bir bütünde birbirlerine karışacak kadar çok. Nabokov’un –bir şiirin eleştirel basımı olarak uyarlanmış bir kurguyla– benzer bir şeyi gerçekleştirdiği romanı Solgun Ateş’in yayımlanması Batı’da eleştirmenler tarafından büyük bir kahramanlık olarak selamlandı. Şüphesiz öyleydi de. Ama Borges’in benzer sihirbazlıkları yıllardan bu yana eş bir ustalıkla yapıp durduğu da bir gerçek. En özenle yazılmış anlatılarından bazıları “Al Mutasım’a Dair Bir Deneme”, “Don Quixote’nin Yazarı Pierre Menard” ve “Herbert Quain’in Yapıtlarının İncelemesi” bibliyografik yazılarmış gibi sunulurlar. Ve kurgusal bir gerçekliğin yaratıldığı  ve kurulduğu öykülerin çoğu, tarihsel değerlendirme veya felsefi ya da teolojik tartışma görüntüsü verilmiş dolambaçlı bir yol izler. Borges her zaman ne dediğini bildiği için bu akrobasilerin düşünsel temelleri çok sağlamdır, bu yüzden kurgusal olanın doğası, bu muğlak öykülerde yalancı bir gerçekten ya da gerçekçi bir yalandan ibarettir ve bu da Borgesyen dünyanın en tipik özelliklerinden biridir. Bunun tam tersi de denemelerinin çoğu hakkında söylenebilir; örneğin Sonsuzluğun Tarihi’nde ya da Düşsel Varlıklar Kitabı’nda metnin kurulduğu sağlam bilginin çatlakları arasına büyülü bir madde olarak eklenen ve onları kurguya çeviren fantastik, gerçekdışı ya da salt uydurma bir unsur sızdırılır.

Hiçbir edebi eser, ne kadar zengin ya da kusursuz olursa olsun, karanlık noktalardan azade değildir. Borges için bu nokta, eserinin bazı anlarda, kültürel etnik merkezcilikten mustarip olmasıdır. Siyahi, yerli, ilkel olanlar öykülerinde çoğunlukla ontolojik olarak aşağı varlıklar olarak belirirler, tarihsel ya da toplumsal kuşatılmışlıktan denemeyecek bir sebeple, daha çok bir ırkın ya da koşulun doğası gereği olan bir vahşetin içerisinde görünürler. Onlar alt insanı temsil eder, Borges için gerçek insanlık olan şeyden mahrumdurlar: düşünceden ve edebi kültürden. Bunların hiçbiri açıktan ifade edilmemiştir, belki de, bilinçli bile değildirler: Metinden sızarlar, bir cümlenin kuruluşundan çıkarılırlar ya da bazı tipik tavırlar karşısında edinilen zanlardır. Tıpkı T.S. Eliot, Papini ya da Pío Baroja için olduğu gibi, Borges için de uygarlık yalnızca Batılı, kentli ve (hemen hemen) beyaz olabilirdi. Doğu bu yargıdan kurtuluyordu ama tali olarak, yani Çin, Fars, Japon ya da Arap olanın Avrupalı süzgecinden geçmiş halleriyle. Latin Amerika gerçeğinin bir parçasını da oluşturan –yerliler ve Afrikalılar gibi– diğer kültürler, belki de Borges’in hayatının büyük bölümünü yaşadığı Arjantin toplumundaki cılız varlıkları yüzünden, onun eserlerinde insani olanın bir başka çeşitlemesi olmaktan çok bir tezat olarak yer alırlar. Bu, Borges eserinin diğer hayranlık uyandıran değerlerini zayıflatan bir kusur değildir ama o eserin karşılık geldiği bütünün değerlendirilmesi içinde görmezden de gelinemez. Öyle ki bu kusur, belki de, onun insanlığına dair bir başka ipucudur, çünkü defalarca tekrar edildiği üzere, mutlak mükemmellik bu dünyaya aitmiş gibi görünmüyor, Borges gibi bunu başarmaya en çok yaklaşan yaratıcıların sanatsal eserlerinde bile.

Marbella, 15 Ekim 1988

İspanyolcadan çeviren: Bülent Kale


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR