Borges, Nabokov ve En Doğru Kelime
20 Mayıs 2018 Edebiyat

Borges, Nabokov ve En Doğru Kelime


Twitter'da Paylaş
0

İçinde tüm âlemin eksiksiz biçimde görüldüğü bir çemberden bahsettiği Alef öyküsünü düşünelim...

Kurmaca yazan her yazar şunun açık yüreklilikle farkındadır: Hayatı, dünyayı, ele aldığınız insan ilişkilerini dilediğinizce açıp genişletebilmek kadar sıkıştırmanız, yoğunlaştırmanız da gerekir. Ayrıntının bolluğu ve panoramik bir düzen hissiyle, oluşmakta olan edebi dünyanızın sürekli kristalize olması gerektiği bilinci durmadan karşı karşıya gelir ve ortaya çıkan yapı, üzerinde iyi düşünülmüşse, neredeyse diyalektik işleyen bir sistem gibi hemen hemen hiçbir parçayı dışarıda bırakmaz. Yazdığınız şeyin uzunluğu veya kısalığıyla da pek ilişkisi olmayan bir olgudur bu; uzun bir metinle uzatılmış bir metni birbirinden ayıran Márquez’in ironik sözlerini akılda tutacak olursak, meselenin her şeyden önce bir dikkat ve sezgi sorunu olduğunu, ayrıntının “dakikliğinin” ve yerli yerinde olmasının yazılmakta olan metni mucizevî bir biçimde genişletebildiğini açıkça görürüz.

Borges bunu kimi zaman değil bir kelimeye, bir harfe kadar indirgeyebilmiştir (içinde tüm âlemin eksiksiz biçimde görüldüğü bir çemberden bahsettiği Alef öyküsünü düşünelim); öykülerinin birçoğu birdenbire karşımıza çıkan berrak kelimelerin, ifadelerin, bağlantı noktalarının ya da kendisinin bir yerde hafifçe küçümsediği metaforların üzerinde neredeyse parıldayıverir. Bir roman yazmaya girişemeyecek kadar tembel olduğunu söyleyen ve her biri iyice damıtılmış birer zihinsel alıştırma olarak da görülebilecek kısa öyküleri epifani diyebileceğimiz doğal aydınlanma anlarıyla doludur – kimi zaman bir kelime ya da harf koca bir öyküyü açıklar, kimi zaman da her şey o birkaç harfe varmak için oluşturulmuş yanılsaması yaratır… Öte yandan, Borges’in romancılıktaki üşengeçliğini tam tersi bir açıdan hatırlatabilecek olan verimiyle Nabokov, okuru neredeyse ayrıntıya “mahkûm eder”: Durmadan derinleşen nesri ve akıllara durgunluk verecek kadar yerli yerine oturttuğu ifadeleriyle, benzetmelerinin keskinliği veya her seferinde en derindeki nüansı yakalamaktaki hüneriyle Nabokov, kurmaca metnin uzunluğu veya kısalığının (novellalar, öyküler de yazmıştır zira) yazarın “bulutları aralayan” bakışına engel olamayacağını ikna edercesine gösterir.

vladimir nabokov

 Ada ya da Arzu’ya yazdığı önsözde Orhan Pamuk, Nabokov’un bir defasında “gerekli yere gerekli kelimeyi yerleştirmede” başarılı olduğunun kendisinin de farkında olduğunu söylediğini belirtir. Nabokov’un ideal okurun yeteneğiyle ya da Borges’in bitip tükenmez dolambaçlarla yine akıllı okurun zekâsıyla bir tür oyuna da dönüştürdüğü bütün bu yazınsal marifet, titizlikle elde edilmiş bu keskin edebi bilinç, okuma sürecini baştan sona algılanmış (Nabokov’un “sırt ürpermesi” dediği bir algılama halidir bu) büyük bir deneyime dönüştürür en sonunda. Her iki yazarın da bu anlamda elinden tuttuğu okuru bir an sonra şaşkınlığa sürükleyerek durmadan oluşturduğu kesin edebi dünyaları (Borges okurun kafasını karıştırmayı sevmediğini söyleyecektir), ayrıntının azimli okur için olsa olsa bir diğer ayrıntıya ışık tutacak işaret levhası olarak görülmesi gerektiğini, hayatın da zaten buna benzer büyük, zincirleme bir yanılsamadan ibaret olabileceğini, yine de en doğru işaretin (kelimeler, diye okuyun) bir kitabın sayfaları arasında bulunabileceğini, okudukça bunu daha derinden fark edeceğimizi anbean ima ederler.

Yazma pratikleri birbirinden açıkça ayrılan bu iki yazarı, hedefledikleri ayrıntıcılığın içsel veya dışsal oluşu bakımından değil, sahiciliği üzerinden örnek vermek istedim: Elbette ruh hallerinin, duyguların incelikleri hakkında kılı kırk yaran başka epey bir yazar da gösterilebilir; ayrıntılar veya anlatımdaki bir çeşit yoğunluk etkisi böylelikle de açığa çıkabilir; söylemek istediğim ise bundan bir adım daha ötesiyle, sürekli “en uygun” ifade ya da kelimeyle karşılaşan okurun kapılacağı şaşkınlık ve büyülenme hissiyle ilgili. Yine de dilimizin ucuna, aklımızın kenarına geliveren düşüncelerin takır takır söyleniveriyor olmasının yalnızca yazarın üstün mahareti ya da okurun mutluluğuyla açıklanamayacak daha başka bir yönü varsa da, hayatın, düşüncelerin, hislerin sorunsuzca, doğallıkla bir ifade alanı buluyor oluşunun yaratacağı özgürlük duygusuyla ilgili olmalı: Aklından birer sis bulutu gibi geçenlerle bir an sonra dolaysızca karşılaşan okurun kapılacağı özgürlük hissi, en sonunda, bütün okurluk ve yazarlık rollerini de aşarak, daha üstün, daha demokratik, hatta daha ideal bir düzene, dünyanın dip bilincinin neredeyse şeffaflık kazanmakla kalmayıp dile de geleceği ortak bir anlaşmaya çevrilmesine vesile olur. Dünya yüzündeki tek tek her okurun kalbiyle, aklıyla mührünü basacağı ortak bir metin olabilmesi için iyi tasarlanmış her öykünün, her romanın belirgin bir simyacılıkla, sihirbazlıkla oluşturacağı bir dengedir bu: Birkaç başarılı hamleyle çatısı, içyapısı oluşturulmuş metni, en ufak bir tökezlemeyle, yerini tam bulamamış bir kelimeyle, bütün sahiciliği ve ritminden alıkoyabilecek bir denge.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR