Bruno Barbey ve Toplumların Rengi

Bruno Barbey ve Toplumların Rengi


Twitter'da Paylaş
0

Uzun soluklu fotoğraf projeleriyle bilinir Barbey; bu da bize her şeyden önce, adım adım gezdiği onca ülkenin savaş ve dehşet görüntüleriyle olduğu kadar toplumsal, kültürel yapısıyla da ilgilendiğini hatırlatmalı.
Erhan Sunar
Beş kıtada birden, uzun seneler boyunca toplumsal olayları yakından izlemiş olsa da, Bruno Barbey kendini bir “savaş muhabiri” olarak görmez: Kimi ülkelerde çatışmalara, iç savaş görüntülerine bir Magnum üyesi olarak neredeyse kendiliğinden tanık olması, ona kalırsa, her şeye karşın bu alanın diğer kimi büyük fotoğrafçılarından farklı bir motivasyon taşır. İyi çekilmemiş bir fotoğrafla konuya yeterince yaklaşılmamış olmayı ilişkilendiren Robert Capa’nın veya diğer bazı foto muhabirlerinin aksine, Barbey’nin sıcak savaş bölgesi fotoğrafları bile derinden derine bir düzenleme, bir bakış bütünlüğü ve soğukkanlılık yanılsaması yaratır. Körfez Savaşı’nda yakaladığı kimi karelerin neredeyse sürreel bir havayla yıkıcı bir gerçeklik etkisini yan yana getiriyor olması, ya da Baas rejiminden kaçan Kürt sığınmacıları gösteren fotoğraflarının, Güney Vietnam’da bombardıman altındaki savaşçıları veren bazılarının rengi neredeyse bir üsluba çevirerek uyandırdığı etkinin sahiciliği ve gücü, Barbey’nin fotoğrafik dünyasının gerçekçi yanını giderek bir soru işaretine çevirir. Kuzey İrlanda’da İngiliz askerleriyle girişilmiş sokak çatışmalarının, ’68 Paris olaylarının siyah-beyaz oyunsu atmosferinde bile yitmeyen bu özelliği, somut bir gerçekliğe fotoğrafçının müdahalesini ima eden yönü, onun fotoğraflarının belgesel gücünü yine de gölgelemez hiç: Söz konusu olan sadece, fotoğrafın kimi asli unsurlarının da bütün bu yıkım görüntülerine alttan alta eşlik ediyor olmasıdır. [caption id="attachment_60392" align="aligncenter" width="800"] Bruno Barbey Pekin'de, 1973[/caption] Uzun soluklu fotoğraf projeleriyle bilinir Barbey; bu da bize her şeyden önce, adım adım gezdiği onca ülkenin savaş ve dehşet görüntüleriyle olduğu kadar toplumsal, kültürel yapısıyla da ilgilendiğini hatırlatmalı: Daha gençlik yıllarından, İtalya’dan başlayarak Polonya’ya, Çin’e, Brezilya’ya, Türkiye’ye dek epey bir ülkede yaptığı gezintilerin kayda geçirilmiş görüntüleri, kendisinin de bir yerde belirttiği gibi, her birine geniş bir bilgi birikimi ve araştırma sonucu yaklaştığını, bu ön hazırlık ve amaçsallığın ise en sonunda ortaya iyi düşünülmüş, oldukça “içeriden” bir bakış çıkardığını gösteriyor. Henüz renkli fotoğrafa geçmeden önce, altmışların ortalarında fotoğrafladığı İtalya halkı, ona ilk haklı ünü getirmiş olan projesi, öyle sıcakkanlı, samimi ve neşeli bir hava taşır ki, seyretmekte olduğumuzun bir fotoğraf, dolaylı bir gerçeklik (üstelik bir yabancının elinden çıkmış bir şey) olduğunu bir an sonra unutuveririz. Uzun yıllar sonra, Türkiye’de bu kez renkli çalışacağı başka bir halk ve kültürde de izlerini seçebileceğimiz belirgin bir yaşamsallık damarı, özellikle bu İtalya fotoğraflarında bütün sokakların, figürlerin, insanların ve kitlelerin dikkati hemen kendilerine çeken bir somutluk ve ağırlık taşıyor olmasıyla öne çıkar. Bu öyle bir neşe ve canlılıktır ki, sahne üzerinde bir şeyler döndüğünü ya da bir Fellini filmine kapılıp gittiğimizi düşünüveririz; tek fark belki bu fotoğrafların –Roland Barthes’ın bir fotoğraftan en temelde beklediği özelliğiyle– dönemin yeni gerçekçi filmlerine kıyasla çok daha az ses çıkarıyor oluşlarıdır. Bu ilk, gençlik fotoğraflarının bütün esprisi de, mizahı da bir halkın yaşantısıdır çoğunlukla; her birinden siyah-beyaz bir yaşamsallık sızar. Diğer birçok ülke insanının aksine, fotoğraftan kaçınmayan Roma ve İstanbul halkını rahatlıkla eşitleyebileceğini söyleyen Barbey, biri siyah-beyaz diğeri renkli olan bu iki önemli çalışmasında (ikisi de katalog kitap olarak Türkçede mevcut), Batılı gözler altında başka bir kültürün yansıtacağı, ilk akla gelen bütün o yüzeysel, bıkkınlık verici sorunları ve terminolojiyi daha en başından dışarıda bırakacak kadar kavrayıcı bir yaklaşıma sahiptir (yine de yanlış anlaşılsın istemem; iki ülke arasında Batı dışı, diyelim Akdenizlilik gibi, herhangi bir koşutluk da kurulmuyordur). İtalyanlar portfolyosunda sıklıkla rastlayacağımız kaygısızlık görünümleri, İstanbul fotoğraflarında şehrin hepimizce bilinen kederini, belki melankolisini ve bir başınalığını da yüklenmiştir; ve elbette kimi kez sessiz sedasız hayhuyunu, telaşını da. [caption id="attachment_60395" align="aligncenter" width="940"] Çin, 2015.[/caption] Yazının başında Barbey’nin rengi birçok çalışmasında bir üslup, bir imza gibi kullandığını söyledim; özellikle canlı, dikkat çekici renklere ilgisi bilinir: Çocukluğunu geçirdiği Fas’ta sonradan çekeceği fotoğraflarda, Brezilya, Türkiye gibi ülkelerde yapacağı çalışmalarda bir halkın yaşantısını, ritüellerini, toplumsal olaylarını yansıtırken renkler Barbey’nin elinde neredeyse açık bir simgeselliğe bürünmekle, çocuksuluğu, yerel ifadeleri, kültürel göstergeleri öne çıkarmakla kalmaz, tıpkı resimlerde olacağı gibi aynı zamanda kendiliğinden bir ışık taşıdığını, sanki renkli fotoğraf çekilmiyor da o anda, orada bir renk birdenbire yakalanıyormuş gibi güçlü bir izlenim yarattığını da fark ederiz bu tercihin. Magnum üyeleri arasında ve dünya ölçeğinde muhabirler içinde renkli çekime ilk geçenlerden biri olarak fotoğrafçı, bu uzun yıllar boyunca, renkle görkem ve ihtişamı, özellikle Doğu ülkelerinin işlemeye, detaya yatkın kültürel yapılarını da yansıtabilme çabası taşıdığını, kendisi gibi Fas’ta büyük bir aydınlanma ânı yaşayarak Matisse’in de böyle bir eğilim gösterdiğini örnek vererek birçok yerde dile getirmiştir. Siyah-beyaz gençlik dönemi eserlerinin dikkati kendi yoğunluğuna, somutluğuna çeken figürlerinin, iç ilişkilerinin tersine, Barbey’nin renkli fotoğrafları bakışımızı bir yandan diğerine merakla bütün bir fotoğraf üzerinde bir anda dolaştırabilecek kadar cazibeye sahiptir. Foto muhabirliğiyle tanınan gazeteciler, özellikle Magnum geleneğinin bütün bir fotoğrafçı ordusu, kendilerine fotoğraf sanatçısı kimliği yakıştırılmasından pek hoşlanmasa da bugün artık birçoğunun estetik güzellikle belgesel olanı şaşırtıcı bir doğallıkla yan yana getirmiş olduğunu biliyoruz. Ancak yetkin, kavrayıcı bir fotoğrafik bakışın istemeden de olsa edineceği bu paye, bana kalırsa fotoğrafçıyla karşısındaki dünyanın uyumunu, birinin diğerine yaklaşma çabasının samimiyetini sağladıktan sonra açığa çıkıyordur ki, Bruno Barbey de işine büyük bir sadakat ve emekle bağlı uzun kariyeriyle bu sınıfa rahatlıkla dahil edilebilir. [caption id="attachment_60396" align="aligncenter" width="800"] Çin, 2013[/caption] [caption id="attachment_60391" align="aligncenter" width="800"] Roma, 1962[/caption] [caption id="attachment_60389" align="aligncenter" width="800"] Fas, 1972[/caption] [caption id="attachment_60388" align="aligncenter" width="800"] Arap Emirlikleri, 1984[/caption] [caption id="attachment_60403" align="aligncenter" width="1200"] Mayıs 68[/caption] [caption id="attachment_60402" align="aligncenter" width="800"] Mayıs 68[/caption] [caption id="attachment_60409" align="aligncenter" width="800"] Galata Kulesi, 2009[/caption] [caption id="attachment_60399" align="aligncenter" width="800"] İstanbul, 2009[/caption] [caption id="attachment_60398" align="aligncenter" width="800"] Güney Vietnam, 1972[/caption] [caption id="attachment_60407" align="aligncenter" width="800"] Kuveyt, Körfez Savaşı, 1991[/caption]

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR