Bu Dünyadan Bir Hemingway Geçti
28 Kasım 2019 Edebiyat Hayat İnsan

Bu Dünyadan Bir Hemingway Geçti


Twitter'da Paylaş
0

Bazı insanlar özeldir. Yazmak için doğarlar. Yazmazlarsa mutsuz, eksik olurlar. Kalemleri kâğıda iz bırakmazsa, ömürleri doldu sanırlar. Onlar için ölüm herkese geldiği gibi gelmez, ölüm onlara yazamaz olduklarında gelir. 

21 Temmuz 1899 Amerika Illinois eyaleti, Chicago. Tıp doktoru Clarence Edmond ve müzik öğretmeni Grace Hall çiftinin beş çocuğundan birisi olarak dünyaya gelir Ernest.  Yirminci yüzyılın ünlü yazarları arasında yer almak için bu hayatta nasıl bir mücadele vereceğinden henüz habersiz, ailesinin himayesinde, biraz da yanlışlarla büyümeye çalışır.

Kaynaklara göre annesi Ernest’e altı yaşına kadar kız elbiseleri giydirmiş, saçlarını da hep uzun bırakmış. Daha da önemlisi, ona “Ernestie” denmesinde ısrar eder. Annesi bir kız çocuğu olmasını o kadar çok istemiştir ki bu durumun Ernest’in hayatında annesine büyük bir öfke duymasına yol açacağının farkında değildir. Hemingway altı yaşından sonra erkek kimliğine bürünür ve bunda ısrarcı olur. Belki hayatının ilk yıllarında yaşadığı bu durum yüzünden ömrü boyunca bir yerlere sığamaz. Hep bir özgürlük arayışı, cesur girişimler, gözü karalılık olur hayatında.

Ernest ve kardeşleri Marcelline ile Ursula Hemingway Oak Parkı’nda (1903)

Yaz tatillerini ailecek Michigan Gölü kıyısında yazlıklarında geçirirlerken balık tutmayı, açık hava sporlarını ve avlanmayı öğrenir. Zamanla hepsi hayatına birer tutku olarak yerleşir.

Liseden mezun olduğunda Birinci Dünya Savaşı devam etmektedir. Ailesi üniversiteye gitmesini ister ama o gazetede muhabir olarak çalışmaya karar verince kariyerine bir gazeteci olarak başlar. Bu onun pek çok farklı kimliğe bürünmesini de sağlar.

"Gazetecilik yıllarında öğrendiğim kurallar en güzelleriydi ve de tüm yazarlık hayatım boyunca onları unutamadım."

Hemingway yazarak beslenir. Yaşadıkça yazar. O yazmak için doğmuştur.

Amerika savaşa girince Ernest de orduya katılmak ister. Ancak sol gözündeki bozukluk sebebiyle başvurusu kabul edilmez. Bu durum onu çok üzse de kendince bir çıkış yolu bulur. Kızılhaç’ın gönüllü aldığını duyunca hemen  başvurur. Ocak 1918’de ambulans şoförü olarak kabul edilir.

Savaşın sıcak günlerinden birinde Ernest'in birkaç adım ilerisinde bir patlama olur.

“Bazen savaşta ön saflarda büyük bir gürültü duyarsın, ben de aynı gürültüyü duydum; ardından ruhumun sanki bir mendilin cepten çekilişi gibi benden çekildiğini hissettim. Son olarak ise ruhumun bir bütün halinde tekrar bedenime döndüğünü fark ettim ve de o andan itibaren benim için ölüm yoktu.”

Bu patlama hem bedenini hem ruhunu parçalar. Ağır yaralanan Ernest hastanede tedavi altına alınır. O günlerde hayatında güzel şeyler de olmaya başlar. Ona yardımcı olan hemşireye âşık olur. İyileştikten sonra onunla evlilik planları yapıp Amerika'ya gitmek ister ancak bu pek mümkün olmaz. Ayrılıkla sonuçlanan bu aşk hikâyesi yıllar sonra Silahlara Veda adını verdiği ölümsüz eserine konu olur.

Hemingway ambulans şoförlüğü yaparken (1918)

Hemingway savaştan sonra Daily Star gazetesinde iş bulur ve bir evlilik yaparak Paris'e yerleşir.

Paris onun için başka bir adım olur. Burada gönüllü sürgünde sayılan özel isimlerle tanışır, arkadaş olur: F. Scott Fitzgerald, James Joyce ve Ezra Pound bunlardan sadece birkaçıdır.

Artık yazmaya daha da yüreklenmesi, kaleme daha sıkı sarılması için pek çok sebebi vardır. Yazar yazanla birlikte olduğunda daha çok üretir. 

Çalıştığı gazete 1922’de Ernest’i savaş muhabiri olarak İstanbul’a gönderir. Türkiye’de bir ay kalır. Burada özellikle İzmir yangınından sonra yaşanan göçler hakkında çeşitli haberler yapar.

1925-1929 yılları arasında yazdıklarıyla, yazarlık kariyerinin en özel örneklerini verir. Dünyanın en ünlü yazarları arasında artık onun adı da altın harflerle yazılır.

Önce seçme öykülerinden Zamanımız adını verdiği eserini 1925’te yayımlar. Bu eseri 1926’da Güneş de Doğar adlı, savaş yorgunu bir askerin anılarını içeren romanı takip eder.

Önemli bir edebiyatçı olmuş, yetkisi olmadığı halde savaşta bir grup insana önderlik etmiş, yakın arkadaşı James Joyce ile birlikte sayısız kavgaya karışmış, genetiği bozuk onlarca kediyle yaşayan huzurlu bir adama dönüşmüştür.

Hemingway İspanya’da

1936-1939 yıllarında İspanya iç savaşının tam ortasına gazeteci olarak gider Hemingway. Burada gördükleri onu besler, dünyaca ünlü Çanlar Kimin İçin Çalıyor romanına konu olur.

Yazarın filmlere, tiyatrolara, şarkılara konu olan ünlü romanı  bir köprüyü uçurmak için görevlendirilen bir gerilla grubunun dört günlük hikâyesini anlatır. Dağda  faşizme karşı birleşen köylüler, çingeneler, öğretmenler kendilerinden çok güçlü bir orduya karşı inançla, umutla savaşırlar. Kahramanlık, savaş, mücadele, aşk ve ölüm tüm çıplaklığıyla gözler önüne serilir yazarın kaleminden.

“Yeryüzünün herhangi bir yerinde bir insan ölürse senin de bir parçan ölür onunla birlikte. Onun için sorma. Bir çan sesi duyduğunda bil ki o çan senin için çalıyor.”

Onun hayatına anlam katan, değiştiren bir başka yer Küba olur. İlk kez 1928 yılında İngiliz gemisi Orita ile Avrupa’dan dönerken bu güzel tropikal şehir ve onun güzel insanlarıyla karşılaşır yazar. Âşık olduğu bu topraklarda yirmi bir yıl hayat sürer. Küba onun ardından bir Castro bir de Hemingway'le anılır. 

“Küba, kuru esen rüzgâr, güneşli bir gökyüzü, balıkçılarla dostluk, yemyeşil ağaçlar, yeniden keşfedilen çocukluk, Golf Stream’ın sıcak ve bereketli suları, yani yeryüzünde son kalan vahşi topraklardan biri. İnsanların lüks gemilerle, efsanelerle, yorgun kahraman ve yalanlarıyla gelmeden önceki son cennet...”

Bu cennet önce ona muhteşem bir enerji verir. Yaşlı Adam ve Deniz buraların suyundan çıkar.

Hemingway Küba’da güzel bir ev, çok sevdiği yeni eşi, "Pilar" ismini koyduğu balıkçı teknesi ile yeni bir hayata başlar. Öyle ki 1935’te herkesin konuşacağı bir köpekbalığı yakalar. Öyle bir macera yaşar ki bu avlanma sonunda silahıyla hem köpekbalığını hem de kendini vurur. 1938’lerin yazında ise elli iki tane kılıçbalığı yakalar. Tüm bu yaşadığı tecrübelerden esinlenerek yazdıklarımın en iyisi diyeceği Yaşlı Adam ve Deniz romanını yazar. Sıradan bir av hikâyesi yazdığını söylese de o bu deneyimlerinden yararlanırken öyle bir büyü yaratır ki sadece av sahnesi ya da başarısızlık değildir anlattığı, o hayatın kendisini de anlatır.

Hemingway yakaladığı köpekbalığı ile birlikte (1935)

Seksen dört gündür tek bir balık avlayamayan Santiago ona her zaman güvenen küçük dostu Manolin’i yanına almadan, bir gün tek başına denize açılır ve çok uzaklara Gulf Stream’ın sıcak sularına oltasını bırakır. Bir süre sonra dev bir kılıçbalığı yakalar. Zorlu bir mücadeleden sonra kılıçbalığını zapt etmeyi başarır. Ancak bu kez kan kokusuna gelen köpekbalıklarıyla savaşmak zorundadır. Kıyıya vardığında kılıç balığından geriye sadece dev iskeleti kalmıştır.

"İnsan yenilmek için yaratılmadı," dedi dokunaklı bir sesle, "Âdemoğlu mahvolur ama yenilmez."

"Her gün yeni bir başlangıçtır. Elbette insanın şansa da ihtiyacı var. Ama önce gerekeni yapmalı ki, şans kapıyı çaldığında insan hazır bulunsun!"  

"Her gün yeni bir gündür. Kim bilir, belki bugün her şey değişir."

Yazarın Nobel Edebiyat Ödülü aldığı Yaşlı Adam ve Deniz romanı hakkında kapitalizm eleştirisi ya da dine göndermeler olduğuna dair pek çok yorum yapılsa da Hemingway bu konuda pek konuşmaz.

“Kitapta sembolizme ilişkin hiçbir şey yok. Deniz bildiğimiz deniz, yaşlı adam da yaşlı adam. Kitaptaki köpekbalıkları, denizdekilerden daha iyi veya daha kötü değiller."

Burada yaşadığı yıllarda Amerika ve Küba arasındaki sorunlar onu da zor durumda bırakır. Yazar olmanın sorumluluğuyla çok sevdiği Küba halkı ve Castro arasında kalır. Devrime mesafeli olduğundan bahsedilir ve eleştirilir Hemingway. Heyecanı seven ve hayatı hep dolu dolu yaşayan yazar, hayatının son dönemlerinde paranoya yaşamaya başlar. Sürekli olarak takip edildiğini iddia eder ve yakınlarına yaşadığı tuhaf olayları anlatıp durur. Hatta FBI tarafından takip edildiği yönündeki düşünceleri etrafında tepki çeker ve ünlü yazarın aklını yitirdiğine dair söylentiler çıkar. Yaşadığı zihinsel çöküş onu iyice bunaltır. Yazamaz. Üretemez. Rahatlayamaz. Sıkışır kalır duvarlar arasında. O bir sanatçıdır. Duyguları ağır basar. Onları kontrol etmekte zorlanır. Yazmak çözüm olur der, ama tek satır dökülmez kaleminden. Birkaç kez intihar girişiminde bulunan yazar sonunda habersizce terk eder Küba'yı. Bir süre sonra yeniden dener ve bu kez kendi elleriyle ölümü seçer.

Küba'daki evi bugün müze olarak kullanılmaktadır. Geniş pencereleri, duvarlarda sanatçının Afrika’da vurduğu hayvanların dondurulmuş başları, devasa kütüphanesinin bölümleri,  savaş muhabiriyken giydiği üniformalar ve eserlerini ölümsüzleştirdiği yazı masası ve daktilosu eşinin izniyle sergilenmektedir. Çok sevdiği köpek ve kedilerinden  dördünün mezarı müzenin bahçesinde bulunur. Yine giriş bölümündeki büyük hangarın içinde ise “Pilar” isimli yatı muhafaza edilmektedir. Papa Hemingway in Cuba filmini izleyerek Hemingway'i daha iyi anlamak, yaşadıklarına ve Küba günlerine, bugün müzeye dönüşen evine dair daha çok bilgiye sahip olmak mümkün.

Bu dünyadan bir Ernest Hemingway geçti.  O ölümü tercih etse de onun eserleri daima ölümsüz kalacaktır.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR