Burhan Ekinci: “İyi ile kötünün tutuşan kavgasında bir tarafı seçmeliydik.”
14 Eylül 2019 Söyleşi Roman

Burhan Ekinci: “İyi ile kötünün tutuşan kavgasında bir tarafı seçmeliydik.”


Twitter'da Paylaş
0

Doğrusu o kadar çok yazacak şey var ki, keşke hiçbiri yaşanmasaydı da biz de yazmasaydık. Yazma lanetini kabul ettiysek, buna da katlanmamız gerekiyor. Bu acıları yazmak benim borcum.

Diyarbakırlı gazeteci, sosyolog Burhan Ekinci, Odima Üçlemesi olarak adlandırdığı roman dizisinin ilkini yayımladı: Mezel. Romanın ismi yeterince ‘yerin altından’. Yaşamı seçtiği için kendini ‘affedemeyen’, cesetlerle yaşamayı bir yaşam biçimi olarak seçen bir kişinin yaşadıkları ya da düşledikleri.. Bu kişinin hikâyesinin üzerine oturduğu coğrafya. Ve ‘coğrafya kaderdir’. Ekinci ile, Mezel’i konuştuk.

Aydın Öztürk: Romanını sonunda bitirdin, tebrikler, bitmesi nasıl bir duygu, rahatlatıcı mı?

Burhan Ekinci: Hüzünlüyüm, ağlamaklıyım, sevinçliyim, heyecanlıyım, boşluktayım. Mezel acılarımdı, hissedişlerimdi, yalnızlığımı gidericiydi, yoldaşım, dostumdu. Aramızda gün ve gecelere yayılan bir güzel çatışma, bir mücadele vardı, ama her seven ve sevilen gibi yollarımız ayrıldı. Rahatlatıcı ama aynı zamanda yokluğun dayanılmaz ağırlığı da söz konusu.

AÖ: Neden ölümle, romanının başkarakterine isim (Mezel: Mezar) yapacak kadar ilgilisin?

BE: Kürt coğrafyasında, 1990’larda, her yerden ölüm fışkırıyordu. Ölme olasılığının yüksek olduğu kentlerden biri de Diyarbakır’dı. Bütün o gri acılara, ölümlere, sokak ortasındaki infazlara, kaçırılma hikayelerine tanıklık ettim. Diyarbakır sokaklarında her sabah ve akşam insanlar vuruluyordu. Her günümüz neredeyse ölümle geçiyordu. Ölüme dair bazı sorgulamalar yapmama neden oldu bu durum. Yazma serüvenim bu ortamda başladı. Üniversiteyi bitirir bitirmez, gazeteciliğe başladım. Etrafımda bolca ölüm, acı vardı. Bir coğrafyanın topluca ölümlerden geçtiği bir süreçten geçmiştim. Savaşın iğrençliği aynı zamanda ölümle hesaplaşmamı beraberinde getirdi. Mezell’i düşlemem de kuşkusuz bu ortamdan etkilendi. Kaçınılmaz olarak gideceğimiz yer... Ama aynı zamanda binlerce mezarsız insanlar, kemikleri bulunamayanlar da var. Dua edecekleri bir mezarları olması için hala seslerin duyuran acılı anneler var. Birey olarak da ölüm, hakikaten küçüklüğümden beri peşimi bırakmamıştı. Sevdiklerimi erken kaybetmenin bende yarattığı boşluk. Romanın tasarlama süreçlerini yaşarken, genç yaşta kardeşimin ani ölümü, beni daha fazla acılara, ölüme, yaşama, Mezel üzerinden yoğunlaşmaya, sorgulamaya sürükledi.

burhan ekinci

AÖ: Bir karşılaşmada Semih Gümüş’e, “Diyarbakır’da geçen bir yeraltı romanı nasıl fikir” demiştin. Bu romanından mı bahsetmiştin? Mezel Diyarbakır’da geçen bir ‘yeraltı edebiyatı’ kategorisine girer mi sence?

BE: Yaşanan çıplak ve kaba yaşamsal gerçekleri, katı gerçekçi toplumcu çizgide bolca yazanlar vardı ve ben bu edebiyata ısınamıyordum. Coğrafyamın, halkımın yaşadıkları çokça acı, ölüm, katliamlar vardı ama eğer bir gün bir kitap yazacaksam, ben bunu katı bir üslupla insanların gözüne sokmayacağımı düşünüyordum. Diyarbakır’ı anlatmalıydı, politik çılgınlık, serseri düşler, hayali oyunlarla biraz da olsa soluk alınmalıydı. Yaşam sadece radikal bir politik süreçten ibaret değildi ve biz insan olarak sadece “iyi” değildik. Aynı zamanda kötüydük! İyi ile kötünün tutuşan kavgasında bir tarafı seçmeliydik. Kahramanlık ile cesaret, korkmak ile kaçmak da bir sorunsal olarak karşımızda duruyordu. Şiddetin hakim olduğu süreçlerde direniş, başkaldırı, savaşmak, dağa çıkış sözcükleri anlam kaybına uğrayıp birer politik sembol haline dönüşmüştü. Bir yandan da şiirler yazıyordum ama sadece ruhumun mahremine aitlerdi onlar. Ve bütün bu sorgulama, okuma soruşturmaları, düşünme girdaplarından Mezel doğdu. Mezel, bu anı ve acı, ölüm, kaybedilmelerle sarmalanan kendi hayat öyküsünü, adeta ruh akışıyla anlatıyor… Mezel’i bir kategoriye sokma suçunu işlemek istemiyorum ama elbette bu okuyucuların kararı olacak. Ama ben tabi ki, yeraltı edebiyatından beslendiğimi ve o türü kendimi yakın gördüğümü söyleyebilirim.

AÖ: Kahramanına eşlik eden ‘gerçek-dışı’ kişiler var, bana Atay’ı (Tutunamayanlar vd.) hatırlattı, bir ‘ilham’dan söz etsek ‘kızar’ mısın?

BE: Öncelikle, Mezel’i kahraman olarak tarif edemem. Benim için o aslında tiplemelerin toplamı bir karakter ancak olabilir. Zaten yaşamına baktığımızda da kahraman değil, kaçan, korkan, cesaretini sınayan, kendini tanımsız gören biri. Tutunamayanlar konusuna gelince, kızmam için bir neden yok bilakis onur duyarım. Kuşkusuz Oğuz Atay, Türkiye edebiyatında çokça sevdiğim, çokça imrendiğim, kıskandığım bir yazar. Elbette okuduklarımdan etkilendim. Oğuz Atay deyince herkesin aklına Tutanamayanlar geliyor doğal olarak ama bir tercih yapmam gerekirse benim oyum Tehlikeli Oyunlar’a. Ancak Atay ile benim sorunsalım, acım konusunda çok fark var. Onun karakterinin bütüncül yönleri, sorgulamaları, içsel sesleriyle benim karakterleriminki arasında uçurum var diyebilirim. Ama mesele, varoluşsal, yaşamsal, düşünsellikse kuşkusuz bir yerde aynı hissedişleri yaşarız. Sanırsam kastın Mezel’in ruhaltı sesi olarak tarif ettiğim morg görevlisi, ikinci kişiliği... Mezel gibi birinin buna ihtiyacı vardı, çünkü Mezel kendi hayatını, düşüncelerini de kontrol etmeyi başaramayan, adeta acıların yönlendirdiği tiplemeler toplamı...

AÖ: Ben uzun yazmalar taraftarı değilim, senin yazdığın da hiç kısa sayılmaz, üstelik bir üçlemenin ilk romanı bu, bayağı derin bir fikirden besleniyorsun anlaşılan.. İçinden bir üçleme çıkacak kadar derin..

burhan ekinciBE: Aslında bu benim kurmacam değil, kentimin yaşadığı acıların derinliği... Çok acı, çok ölüm, çok kayıplar yaşandı... Doğrusu o kadar çok yazacak şey var ki, keşke hiçbiri yaşanmasaydı da biz de yazmasaydık. Yazma lanetini kabul ettiysek, buna da katlanmamız gerekiyor. Bu acıları yazmak benim borcum. Madem ben yazmayı seçtim, o zaman bunları aktarmam gerekiyor. İnsanlar ölürken, sakatlanırken, düşüncelerinden dolayı tutuklanırken, baskı görürken, işlerinden olurken, magazin, yemek tarifleri vs.. yazamam. Yazma eyleminde bulunan biri olarak benim görevim ve önceliğim de bunları yazmak olmalı. Hayata böyle baktığınızda kanımca yazacak çok şey olduğunu görüyorsunuz. Toplumsal sancılara, bireysel sancılar da eklenince bu durum kimi zaman içinden çıkılamaz bir hal alıyor, boğdurma hissi yaşatıyor. Yazmak bu anlamda çok zor olsa da rahatlatıcı kanımca...

AÖ: Bazı romanlar bazı duygular üstüne inşa edilir, senin üzerine roman inşa ettiğin duygu ‘suçluluk’ mu, ve neden?

BE: Suç ve sorumluluk... Suç işlendi, hem de çokça. O kadar çok işlediler ki, artık suç kavramı manasız kaldı. Suç işlenmesine karşı çıkıp, buna izin vermeyebilirdik belki de. İşte burada insan olarak sorumluluk devreye giriyor. Başaramadık. Savaşa karşı çıkamadık, ölümleri durduramadık, barışı getiremedik. Tüm ölenlerden sorumluyuz, bu bizim suçumuz! Sartre’ın dediği gibi, aslında ‘hepimiz katiliz’. Çünkü korktuk, çünkü sustuk. Çünkü görmedik, yüzümüzü çevirdik. Oysa biz savaşı da, savaşın yarattıklarını da, çatışmaları da, devlet şiddetini de yakından gördük, hatta maruz kaldık, yaşadık, tanık olduk, dinledik. Mezel de böyle bir sürecin dışavurumu. Ölümü, 1990’lı yılların deyimiyle ‘kahramanlığı’ değil de, yaşamayı seçtiği için kendini suçlu hissediyor. Yaşamı seçtiği için kendini suçlayan bir karakter...


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR