Burhan Sönmez: "Romanın çok can taşımasının kökü, kendi içindeki bu çeşitlilikten, bunun verdiği enerjiden besleniyor."
3 Kasım 2018 Söyleşi Edebiyat

Burhan Sönmez: "Romanın çok can taşımasının kökü, kendi içindeki bu çeşitlilikten, bunun verdiği enerjiden besleniyor."


Twitter'da Paylaş
0

Roman, artık yalnız kalmış, yani tanrısız, efendisiz ve efsanesiz bir halde yola düşmüş insanın yol arkadaşı oldu. Onu anlamaya çalıştı, onunla konuştu, onu dinledi.

Burhan Sönmez'in ilk romanı Kuzey 2009’da yayımlandı. Masumlar 2011’de ve İstanbul İstanbul 2015’te yayımlandı. Labirent (2018) Burhan Sönmez’in dördüncü romanı. Romanları otuz beş dilde yayımlanıyor. Sönmez, William Blake’in Cennet ile Cehennemin Evliliği şiir kitabını İngilizceden Türkçeye çevirdi (Ayrıntı, 2016). Masumlar ile, 2011 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü ve aynı yıl İzmir St. Joseph En İyi Roman Ödülü’nü aldı. Bir Dersim Hikâyesi (Metis, 2012), Bana Adını Söyle (YKY, 2014) ve Gezi (Almanca, Binooki, 2014) öykü derlemelerine katılan Burhan Sönmez, Bursa Yazın ve Sanat Derneği tarafından verilen 2015 yılı Öykü Onur Ödülü’nün de sahibi oldu. ODTÜ’de Edebiyat Kuramı ve Roman üzerine dersler verdi. 2017 yılında Vaclav Havel Ödülü'nü aldı. İstanbul İstanbul romanı ile Britanya'da 2018 yılı EBRD Edebiyat Ödülü'nü aldı. PEN Türkiye ve English PEN üyesidir. Uluslararası-PEN yönetim kurulunda yer alıyor.

Murat Yurdakul: George Lukács, Avrupa edebiyatının üstünde yükseldiği felsefenin de daima iç ve dış arasında bir çatlağın işareti, ruh ve eylem arasındaki uyumsuzluğun ve “ben” ile dünya arasında esasta bir farklılığın göstergesi olduğunu, bu yüzden de mutlu zamanların felsefesi olmadığını belirtir. Ona göre, felsefe gibi roman da “ben” ve dünya arasındaki uyumsuzluğu ele alır. Bir farkla ki felsefe genel sonuçlara ulaşmaya çalışırken roman bireyin öznel dünyasından hareket eder. İntihar etmek isteyen bir müzisyenin hikâyesini konu edinen Labirent'te geçmişle bugün iç içe geçiyor, toplumsal bellek ile kişisel bellek birbirine karışıyor. Labirent unutmak, hatırlamak ve zaman üzerine yeniden düşündüren, okurlar ve eleştirmenler tarafından çokça konuşulmaya aday bir roman… Felsefe ile romanın “ben” ve “dünya” arasındaki uyumsuzluğu ivmesinde, sizin romanınızın izleksel kodları neler?

Burhan Sönmez: Yazarın kendi izleklerinden söz etmesinin ancak bir temenni ifadesi olduğunu biliyorum. Yazarın yazmak istediği ile sonuçta ortaya çıkardığı şey aynı olmayabilir. Yazmak, bir açıdan, kendini anlamaya çalışmaktır. Birkaç roman yayımladıktan sonra, dönüp hepsine bakıyor, neyi, neden ve hangi bakış açısıyla yazdığımı görmeye çalışıyorum. Dışarıdan biri gibi baktığımı fark ediyorum. O zaman, romanlarımda zaman konusunun fazlasıyla yer edindiğini görüyorum. Roman, pek çok farklı disiplinin mesela psikolojinin, sosyolojinin alanına adım atıp onları kendi içine çekerken felsefeye de yaptı aynı şeyi. Zaman kavramının romanlarımda hem psikolojik hem de felsefi yanlarıyla da yer aldığını görüyorum. Bir eleştiride, acıyı yüceleştirdiğim söyleniyordu. Bunu seve seve kabul ediyorum. Ve özlem duygusu, dilimde fazlasıyla yer ediniyor. Bazen neye olduğu bilinmeyen, âdeta bir boşluğun üzerinde salınan bir özlem olsa da bu. Buna benzer (zaman, acı, özlem, boşluk) izlekler görüyorum yazdıklarımda.

burhan sönmez

MY:  Modern Çağ’la birlikte sorulara cevap veren inanç ve bilgi sistemi, iç ve dış dünya arasındaki dengeyi sağlayan kilise inanılırlığını kaybetmiş, destan çağı sona ermiştir. İnsan yalnız ve dolayısıyla mutsuzdur. Yeni bir dönüşüm evresindeki bu kriz anını “romanın yolu Modern Çağın tarihine koşut gibidir” diyen Milan Kundera, Don Quijote romanı üzerinden alegorik biçimde açıklar: Tanrı evreni ve değerler düzenini yönettiği, iyiyi kötüden ayırdığı, her şeye bir anlam verdiği yeri yavaş yavaş terk ederken Don Quijote evinden çıktı ve artık dünyayı tanıma gücünden yoksundu. Don Quijote yüce yargıcın yokluğunda, birdenbire korkunç bir karmaşıklığın içinde ortaya çıktı; tek tanrısal doğru, insanların paylaştığı yüzlerce görece doğruya ayrıştı. Böylece Modern Çağla birlikte roman imgesi ve modeli de doğmuş oldu. Don Kişot’tan bugüne modern romanın geçirdiği evreleri ekseninde romanın geleceği hakkında görüşlerinizi öğrenebilir miyiz?

BS: Roman ölüyor, diyenlerin aksine, romanın kedi gibi dokuz canlı olduğunu düşünüyorum. Roman, tanrıların ve mitlerin göğe geri çekildiği ve insanın yeryüzünde kendi başına kaldığı bir çağın şafağında ortaya çıktığında, insanın kaderi artık kendi elindeydi. Bu ona hem müthiş bir özgüven ve güç verdi, hem de onun kalbini çaresizlik ve yalnızlık duygusuyla doldurdu. İşte bu çelişik varlık hali, modern insanın paradoksunu yarattı. Roman, artık yalnız kalmış, yani tanrısız, efendisiz ve efsanesiz bir halde yola düşmüş insanın yol arkadaşı oldu. Onu anlamaya çalıştı, onunla konuştu, onu dinledi. İnsanın yolculuğu sürdüğü müddetçe, romanın insanla bu diyaloğu da sürecektir. Roman kendi içinde fazlasıyla dönüşümler geçirdi. Balzac’ın yazdığı roman ile Kafka’nın yazdığı aynı değildi. Romana can veren güç de buradan, yani kendisini her gün yenileyerek üretebilmesinden geliyordu. Roman her gün kendini yenilerken, aynı zamanda hiç değişmemiş gibi bir duygu da verir insana. Bu yüzden, her romanı okuduğumuzda hâlâ aynı kahramanın, yani Don Quijote'nin soluğunu duyar, onun atının nal seslerini işitir gibiyiz. Kafka’nın Dava romanında da vardır o soluk, farklı tarza sahip bir roman olarak Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık’ında da.

burhan sönmez

MY:  Entelektüelin ve sanatçının kendi içine çekilerek topluma yabancılaşması modernist romanların başlıca temasıdır. Belirsizlik, çok anlamlılık, bireysellikle ya da özel hayatla toplum arasındaki gerilim bu romanların temel unsurları olmuştur. Modernist romanda, toplumla uyuşamayan bireyin iç dünyası, kendi iç gerçekliği önem kazanır. Bu iç gerçekliği anlatmanın güçlüğü, modernist yazarı sembolik, alegorik anlatımlara ve mitolojiden, efsanelerden, fantezilerden yararlanmaya götürerek anlaşılması güç metinlerin ortaya çıkmasına neden olur. İstanbul İstanbul’da Burhan Sönmez, yeraltındaki bir hücreye atılmış dört tutuklunun -maruz kaldıkları işkence ve baskıya- birbirlerine anlattıkları hikayelere sığınarak direnişlerini anlatıyor. İstanbul İstanbul’un çıkış fikri nasıl oluştu?

BS: Modernist roman, evet, bireyin içe çekildiği bir atmosfere odaklandı, ama roman dediğimiz sanat, kendisini bir tek orayla tanımlamadı. Aynı çağda çok farklı yazarlar, farklı biçimlerde yeni romanlar yazdılar. Romanın çok can taşımasının kökü, kendi içindeki bu çeşitlilikten, bunun verdiği enerjiden besleniyor. Virginia Woolf ile Ernest Hemingway’i veya çok farklı anlatı üslubuna sahip olan Beckett ile Borges’i aynı anda severek okuyabilmek bu sayede mümkün olabiliyor. Ben İstanbul ile ilgili bir roman yazmak istediğimde, bizim yaklaşık iki asırlık İstanbul edebiyatımızın tamamladığı yanları tekrar etmemem gerektiğini düşündüm. Mesela, İstanbul’u şuh bir kadına benzeten “zil ve şal” anlatısından uzak durmalıydım. Veya, İstanbul’u “Doğu ile Batı’nın buluşma noktası” diye tanımlayan bir dilin yörüngesine girmemeliydim. İstanbul’a batıdan bakanlar onun içinde bir doğu, doğudan bakanlar ise onun içinde bir batı gördüler. Ben kendi İstanbul’umu anlatırken, öncelikle bakılan yeri değiştirmek istedim. İstanbul’a yeraltından bakınca ne görülür? Karanlıkta kalanlar, acı çekenler, çaresiz insanlar İstanbul’u nasıl hissederler? Bu yüzden romandaki dört karakteri bir hücreye koymakla yetinmedim, hücreyi de yerin üç kat altına yerleştirdim. Böylece yeraltından bakınca, doğu ile batı kalmaz, yönler yok olur, yalnızca yukarı yön kalır, yani yerin üç kat yukarısındaki İstanbul. Aşağıda karanlık, soğuk ve acı, yukarıda ise özlenen bir hayat ve bir kent vardır. Acı çekenlerin bakışında, İstanbul’un güzelliğini anlatmak istedim.

burhan sönmez

MY:  Italo Calvino’nun, Klasikleri Niçin Okumalı? sorusuna verdiği yanıtlara da bir bakalım. Calvino, klasiklerin genellikle “yeniden okunan” kitaplar olduğunu söyler ve klasik eseri şöyle tanımlar: “Klasikler, gerek unutulmazlıklarıyla varlıklarını duyurduklarında gerek kolektif ya da bireysel bilinçdışı kılığına bürünüp belleğin katmanları arasına gizlendiklerinde, özel bir etki gösteren kitaplardır.” O özel etki nedeniyle Calvino’ya göre gençliğimizde okuduğumuz ve bizde tohumlarını bırakmış olan kitapları, olgunluk çağımızda yeniden okumalıyız. Bir edebi yapıt akla, duyguya ne kadar seslenir?

BS: Sanırım ikisine de seslenir. Yalnızca akla seslenen bir edebi yapıt, bir inceleme kitabının sınırlarını aşamaz. Kimi romanlarda, aklımız daha çok dürtüklenir, kiminde ise duygularımız. Buradaki denge kitaptan kitaba değişse de, bu iki yanın da esintileri yer alır edebiyatta. Sokrates’in mahkemedeki savunması sırasında verdiği iki atlı araba örneği bizim konumuza birebir uymasa da, çünkü edebiyatta atlar yan yana aynı hızda koşmaz, yine de iki atın olduğunu söylemek isterim. Ama edebiyatta, atların arabası yoktur, bağımsız, koşumsuz koşarlar.

MY:  Roman, tek bir insanı anlatsa bile onunla birlikte geniş ve karmaşık ilişkiler ağını kurguya taşımaktadır. Bu açıdan her iki tür de insanı ve yaşamı konu almalarına rağmen yer verdikleri, odak noktası hâline getirdikleri insanın niteliklerinde ciddi ayrımlar yattığı görünür. Bu ayrımı en açık ortaya koyan kuramcıların başında Frank O’Connor gelmektedir. O’Connor’ın çıkış noktası Turgenyev’in “Hepimiz Gogol’un Palto’sundan çıktık” sözüdür. Bu ifade bir klişe olarak modern kısa öykünün doğuşuyla ilgili olarak yerleşmiş ve öykü yazarlarının geleneklerinin doğuş noktasını işaret etmiştir.  Seçtiğiniz mekânlar ve dar mekânlara sığmayan karakterler… Bu seçimin sizin yazın serüveninizle ilişkisi nedir?

BS: Edebiyatın güzel yanlarından biri, modern çağda bile mitlerin, söylencelerin ruhuyla yol alması. Söz ettiğiniz “Gogol’un Palto’su” göndermesinin kaynağı bilinmediği için başta Dostoyevski olmak üzere pek çok değişik yazara atfedilir. Çünkü güzel sözler bir kişiye değil aynı anda pek çok kişiye yakışır. Romanlarımda köyleri, kentleri, İstanbul’u ve Cambridge’i anlatırken, amacım farklı roman mekânları ve konuları bulmak değildi. Bunlar bir parça kendi bildiğim ve içinden geçtiğim hayatlardı, ve oralarda anlatılmaya değer şeyler olduğuna inandım veya arayıp buldum. İnsan iki şeyin eseridir, kendisine verilenlerin ve kendi seçtiklerinin. Benim bir yandan küçük köyde, küçük ailede, küçük hikâyelerin içinde büyümem ve diğer yandan okuyarak, gezerek edindiklerimden yola çıkarak kendime yön çizmem, iki yanımı oluşturdu. Karakterlerim, dediğiniz gibi, bir mekâna sıkışmış, ama oradan kurtulmak isteyen karakterler. Diğer yandan, eski mekânlarının kayıp izlerini de ararlar. Çelişik gibi görünen bu arayışlar, romanın yazılma nedenidir.

burhan sönmez

MY:  Bana kalırsa, edebiyatımızda unutmak, hatırlamak ve zamanın ruhsal analizini Labirent kitabı kadar iyi çizebilen ikinci romanı bulmak çok zor. Yusuf Atılgan’da, Kafka’da, Joyce’ta, Beckett’da olduğu gibi, Sönmez'in dilinde de alttan alta sezilen, hissedilen bir ağır “toplumsal bellek ile kişisel bellek bağlamında insanın varoluş problemi” mevcut. Kuzey, Masumlar, İstanbul İstanbul romanlarınızla birlikte Labirent açısından da yazma süreci nasıl işliyor?

BS: Birkaç farklı aşamadan geçiyor, daha doğrusu geçti, her bir romanım. Dosyalarımın içinde çok sayıda roman fikri yer alır. Zamanla bunlara notlar düşer, yavaş yavaş geliştiririm. Karakterler, sahneler, fikirler usul usul yer edinir. Sonra elimdeki roman bitince, yeni romana başlarım. Başladığım yeni roman, not aldığım diğer konular arasında daha olgun hale gelmiştir. O zaman en zor kısım başlar, yani ilk cümlenin ve ilk sayfanın yazımı. Bu ilk sayfanın yazımı yaklaşık bir yıl sürer. Dört roman yazdım bugüne kadar, hepsinde aynı şey oldu, ilk sayfayı bitirmem bir yılı buldu. Orada, ne yazacağımı zaten bilirim, ama nasıl yazmam gerektiğini bulmaya çalışırım. İçimde romanın geneline dair bir duygu vardır, bu duyguyu tanımlayamam, ama bunu bana hissettirecek dili, ritmi, söz akışını deneme yanılma yöntemiyle bulmaya çalışırım. Deneye deneye, olmayacak söyleyişleri ayıklayarak, en sonda “işte bu” diyeceğim sese ulaştığımda romanın gerisi çorap söküğü gibi gelir. Sonrasının iki yıl veya dört yıl sürmesinin önemi yok, ilk sayfadaki arayış, yani “romanın ruhunu” arayış artık tamamlanmış, içim rahata ermiştir. Romanı çalışırken haftada dört beş gün yazar, her gün sekiz on saat masa başında geçiririm. Bir günlük çalışmanın sonunda ortaya yaklaşık yarım sayfalık bir metin çıkar. Eskiden daha çok çıkardı, bir sayfa kadar. Ama şimdilerde azaldı. Ben uzun çalıştığı halde az yazabilen yazarlar familyasındanım.

Romanın insanı ise, bir tepeye çıkar, oradan bir dağa geçer, ardından bir vadiye iner. Yolu ve deneyimleri daha fazla ve karmaşıktır.

MY:  H. E. Bates, Edward Garnett’in “Roman onu kullanan ellerde her şeye dönüşebilir” sözüne dayanarak aynı durumun öykü için de pekâlâ mümkün olduğunu söyler. Gogol’un “Palto”su ve Çehov’un “Memurun Ölümü” öyküleri O’Connor’a göre “küçük insan”ın ve onun öyküsünün başladığı dönüm noktalarına karşılık gelmektedir. Peki romanın anlattığı “küçük insan”la öykünün anlattığı küçük insan arasında nasıl bir farklılık vardır ve bu fark her iki türü nasıl birbirinden ayıran bir niteliğe dönüşebilir?

BS: Bu işin ustası olanlar pek çok farka işaret ederler, ben bu farklardan yalnızca birine değineyim. Öykünün insanı, bir tepeye koşarak çıkan, soluk soluğa kalarak oradan dünyaya bakan insandır. Romanın insanı ise, bir tepeye çıkar, oradan bir dağa geçer, ardından bir vadiye iner. Yolu ve deneyimleri daha fazla ve karmaşıktır. Bu edebi türlerden yani roman ile öyküden birinin diğerinden daha iyi olduğu iddia edilemez. Çünkü edebiyatta, her iyi kendi içinde iyidir. Bir iyi başka bir iyi ile kıyaslanamaz.

burhan sönmez

MY:  Edebiyatın genişliği bağlamında evrenselliğine de değinmemiz gerekiyor. Hangi dilde, hangi uygarlıkta, ne zaman ve kim tarafından söze, yazıya döküldüğü bilinsin ya da bilinmesin edebiyat eserlerinde insanlığın evrensel varlığı işlenir. Örneğin insanlığın -şimdilik- en eski yazınsal metni olan Gılgamış Destanı’nda insanın yaradılışındaki tüm sorunlar bütün açıklığıyla şiire dökülmüştür. Türk sözlü kültürünün en eski ürünlerinden olan Alp Er Tunga Sagu’sunda “Alp Er Tunga öldü mü/Issız acun kaldı mı” dizeleri, sevdiğini yitirmiş herkesin acısını ve yalnızlığını ifade ediyor. Anna Karenina’nın kaderini ve kederini anlayabilmemiz için Rus olmamız gerekmiyor. Sadece bu eserlerin çevrilmesi gerekiyor. İşte bu da beraberinde edebiyat eserinin sınırlılığını getiriyor. Ne yazık ki bir dilin eserleri diğer bir dile/dillere çevrilmediği sürece sadece o dilin sınırları içinde kalıyor. European Bank for Reconstruction and Development’ın (Avrupa Yeniden Yapılanma ve Kalkınma Bankası), British Council ve Londra Kitap Fuarı ile ortaklaşa gerçekleştirdiği EBRD 2018 Edebiyat Ödülünü kazanan bir yazar olarak sizce edebiyatta evrenselliğe ulaşan iyi bir eserin parametreleri neler?

BS: Zor bir soru. Herkes bu konuda el yordamıyla konuşabiliyor. Kendi dilinizde iyi bir eser yazmış olmanız, sanırım öncelik taşıyor. Buradaki “iyi”nin ölçüsü, karakteri ve olayları hakkınca anlatmanın yanı sıra, yaratıcı bir üslup geliştirmektir. Ondan sonrası, bu eserin ele aldığı derdin ve taşıdığı sesin, başka kültürlerde de karşılık bulmasıdır. Bunun nasıl olacağını bugün tam bilemeyiz, biraz zamanın insafına terk edilmiştir bu. Yüz elli yıl önce Dostoyevski adlı bir Rus yazarın, “Ben hasta bir adamım” diye başladığı kısa romanın bütün dünyanın ilgisini çeken ölümsüz bir esere dönüşeceği o zaman bilinemezdi. Kafka’nın Dönüşüm romanı çıktığında önce tuhaf karşılandı, hatta Lukacs gibi eleştirmenler tarafından, tabiri caizse, hor görüldü. Bir eserin gücü kendinden gelir. Başkaları reklamla onu büyütse bile, bu geçici rüzgar yelkenleri ancak kısa bir mesafe için şişirir, sonra biter. Veya tersi, iyi bir eser, büyük isimlerin hoşnutsuzluğuna rağmen parlar. Tolstoy’un Shakespeare’i hiç sevmediğini, ona karşı yazılar yazdığını biliyoruz, buna rağmen yani Tolstoy gibi yetkin birinin yargısına rağmen Shakespeare yaşar. Veya Oğuz Atay, zamanında pek çok tanınmış edebiyatçımız tarafından keskin uçlu kalemlerle eleştirilse de, edebi hayatımızda özel bir yer edinmeyi başarır.

Yazar metni bitirince ölür, okur metne başlayınca doğar.

MY:  Julia Kristeva metin karşısında okurun rolüne hiç değinmez. Ondan ayrı olarak, Riffaterre metinlerarasını büyük ölçüde okur-metin arasındaki ilişkiye göre tanımlar: “Metinlerarası, okurun kendinden önce ya da sonra gelen bir yapıtta başka yapıtlar arasındaki ilişkileri algılamasıdır.” Bir yapıt ile ondan önce ve/ya ondan sonra gelen yapıtlar arasındaki ilişkiyi okur kavrar. Bu konuda yazar/okur ekseninde görüşlerinizi açıklar mısınız?

BS: Yirminci yüzyıl, yazarın öldürüldüğü, onun öldüğünün onun yüzüne söylendiği bir çağdı. Sanırım pek az yazar bu iddianın karşısında durarak kendi ölümsüzlüğünü savunabildi. Çünkü yazdıkları metnin kendi ellerinden kayıp gittiğini tedirginlikle fark ettiler ve kendilerini çaresizlikle okurun kollarına bıraktılar. Okurdan merhamet beklediler. Okur bir yerde, eleştirmenler ise ayrı bir yerdeydi. Bunların beğenileri her zaman örtüşmedi. Yazarlar bunu da görünce tedirginlikleri arttı. Burada üçlü bir sac ayağı oluştu: Yazar-Metin-Okur/Eleştirmen. Eğer okur için artık yazar ölmüşse ve tek muhatap olarak metin kalmışsa, sanırım yazar da karşı tarafta bir yer edinmeli kendine. Yani yazar da okuru gözden çıkarmalı yalnızca metnini muhatap alarak yazmalı. Böylece merkezde tek bir varlık kalır, yani metin. Bunun bir ucunda yazar, diğer ucunda okur vardır ve bunların aralarındaki tek iletişim kanalı, metnin kendisidir. Ama burada bir fark daha vardır ki, o da, yazarın artık ölmüş olmasına rağmen, okurun henüz yeni doğacak olmasıdır. Yazar metni bitirince ölür, okur metne başlayınca doğar.

burhan sönmez

MY:  Bugün Frigleri anıyorsak savaşçılıklarından dolayı değil, geride bıraktıkları sanatsal eserlerden dolayı anıyoruz. Dil ölümünün temel nedenlerinden biri, o dille edebiyat eseri yaratılmamasıdır. O hâlde edebiyat, toplumu birbirine bağlayan dili geliştirerek o toplumun kültürel zenginliğini, tarihsel geçmişini, olası geleceğini kuruyor. Edebiyat bir ulusun dilinin gelişmesini, zenginleşmesini sağladığı için o toplumun her bireyinin kültürel düzeyini, sanatsal zevkini yükseltir. Böylece edebiyat, toplum ve birey birbirini besler. Bireylerin edebiyata neden gereksinim duyduğu üzerinde de düşünmek gerekir. Sürekli içinde yaşadığımız dili bir de okuyarak, yazarak ya da dinleyerek yeniden üretmek, eseri yaratana ve eseri okuyana ne kazandırır? Dil felsefesinin sizin için yansımasını nasıl okumalıyız?

BS: Edebiyatçının tek dili vardır bence, o da “edebiyat”tır. Ulusal diller yalnızca birer yansıtıcıdır. Tarihe baktığımızda, büyük eserlerin verildiği nice dilin yok olduğunu görürüz. Gılgameş Destanı’nın yazıldığı Akadça artık yok, Homeros’un ölümsüz destanlar yazdığı Eski Yunanca şimdi konuşulmuyor. Edebiyat eserleri dili besler, zenginleştirir, ama onun geleceğini garanti edemez. Edebiyat eseri ancak kendi geleceği hakkında söz verebilir, ve sonra onu da zamanın insafına bırakır. Dil felsefesinin kastettiği dil, konuştuğumuz anadil veya diğer diller değil, insan ile nesne arasında bağ kuran geniş anlamda dil olgusunun kendisidir. Edebiyat işte bu geniş dilin ruhuna yaslanır.

MY:  Yaratılmış bir sanat ürünü olan romanı, öyküyü, oyunu, şiiri okuma, bizi başkalarını da okumaya yönelten bir eylemdir. İşte bu, okumanın ve edebiyatın hazzıdır. Yazanı sözcüklerle yaratmaya götüren keşif ve keyif duygusu neyse okuyanı da yeni kitaplara götüren odur. Çünkü okuma, yaratıcı bir eylemdir. Okurken bize haz veren sadece yeni ve bilinmedik şeylerin anlatılmasından duyabileceğimiz heyecan değil, bildiğimiz, tanıdığımız duyguların, yaşantıların, düşüncelerin nasıl olup da öyle etkili, öyle özgün ve yeni bir şekilde söylendiğidir. Yoksa edebiyatın da genel olarak sanatın da konusu hemen hemen hep aynı şeyler olduğu hâlde, neden dünya tarihinde binlerce roman, yüz binlerce şiir var? Çünkü her sanatçı yaşamın gerçeklerine, kendine, insana, doğaya başka bir açıdan bakarak başka sözcüklerle anlatabiliyor. Her okur, her okuduğu metinle yaşama, dünyaya, evrene, kendine dair yeni bir bilince ulaşıyor. Gündelik bir iletişim aracı olan dil ne zaman, nasıl bir edebiyat eserinin üretim aracı oluyor?

BS: Bu konuda söylenmiş pek çok söz, daha doğrusu ileri sürülmüş tez var. Ben kısaca birkaçını anmak isterim. Önce, hayal gücü gelir. Edebiyat eseri, gerçekliğin yeniden yaratılması olduğundan, çıplak gerçekliği hayal gücümüzün içinde ifade eder. Buradaki hayal gücü, gerçek-dışı anlamına gelmez, aksine akıl tarafından meşrulaştırılmış bir güçtür bu. Diğeri, güzellik duygusunun tatmin edilmesidir. Sanat, güzelliğin doğurduğu bir çocuktur. Dilin edebiyat eserinin üretim aracı olduğu noktalardan biri de, oyun zevkidir. Çocukluktan yetişkinliğe, insan hem hayatı öğrenmek için oyun oynar, hem gerçeklikle alay etmek, hem de kendisini varlık karşısında yüceltmemek için. Sanat insana zevk verirken, onun farklı bir düzeyde oyun duygusunu da tatmin eder. Sanat bu saydıklarıma benzer pek çok unsurun ideal bileşimiyle ortaya çıkar.

MY:  Modernitenin insanı, aklını kullanabilen, arzularını gerçekleştirmek üzere dünyadaki yolculuğuna çıkmak isteyen özgür bir birey olmayı arzu ediyordu. Aydınlanmanın insan haklarına ve demokrasiye vurgusu, bireyin kendisi ve yaşadığı toplumla ilgili hak talebinde bulunmasını sağlayacak kendisine ait bir özgürlük alanı olduğuna inanmasına neden oldu. Bu çağın düşüncesi, insanı, aklını ve duygularını yönetme onuruna sahip bir birey olarak görüyordu. Kant’ın meşhur “Aydınlanma Nedir?” makalesinde belirttiği üzere “bireyin aklını kullanma cesareti” (Sapere Aude!) onun özgürlüğünün ve erişkinliğinin temelidir. Sizin edebiyatta aydınlanmanızın kriterleri neler?

BS: Edebiyatın insana verdiği özgürlük, başka hayatların nasıl mümkün olabildiğine tanık olmak ve bunları biraz da olsa anlayabilmektir. Hem okurken hem de yazarken, insanların zihinlerindeki ve ruhlarındaki farklı katmanları görürüz. Aydınlanmanın başlangıcı buradadır. Aklımızı kullanmak ama kendimizi yüceltmeden başka insanları ve varlıkları anlamaya çalışmak, insani bir aydınlanmanın temelidir. Sanat bize bunun olanaklarını sunar.

Murat Yurdakul Adana’da doğdu (1980). Anadolu Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümünü tamamladı. Yazın hayatına öyküyle başladı. Öyküleri, şiirleri ve kuramsal yazıları Varlık, Kitap-lık, Milliyet Sanat, A Edebiyat, Yom Edebiyat, Ekin Sanat Edebiyat ve Düşün, Edebiyatist, KaraKedi, Yaşam Sanat, Mühür, Patika, Sincan İstasyonu, Edebiyat Nöbeti, Şiiri Özlüyorum, Düşünbil, Lacivert, ÇiniKitap, Hayal, Uçsuz, Ihlamur, Kurşun Kalem, Yeni E dergilerinde yayımlandı. MevzuEdebiyat.com, Düşünbil, EkDergi.com, Postdergi.com da psikanalitik edebiyat eleştirisi yazıları yayımlandı. SarmalÇevrim Dergisi’ne “Güney Amerikalı Şairler Seçkisi” hazırladı. 2018’de Ukrayna'da düzenlenen Modern Poetry Translation Haziran - Temmuz konsepti Join Editor Clare Pollard to celebrate our summer issue with an LGBTQ temalı şiir festivaline konuk oldu.  • Portekiz’de yayımlanan Espaco Do Ser Dergisi'nin “Türk Şairleri Seçkisinde” yer aldı. Amerika’da yayımlanan Diogen Pro Cultural Dergisi'nin “Çağdaş Dünya Şairi” olarak yer aldı. Arnavutluk'ta yayımlanan Balkan Edebiyat Dergisi'nin “Türk Şairleri Seçkisinde” yer aldı. Opa Poetry Anthology, Atunis Poetry Anthology, Our Poetry Anthology şiirleri birçok birçok yabancı dile çevrildi ve antolojilerde yayımlandı. İleri düzeyde İspanyolca, İtalyanca ve İngilizce biliyor olup; İtalyanca, İspanyolca ve İngilizce çeviriler yapmaktadır.  • Aldığı ödüller : 2018'de İtalya'da düzenlenen 13. Uluslararası Premio Vitruvio yarışmasında "Barışın Silahları" başlıklı tematik şiir kategorisi'nde “La Voce Di Mia Madre” liyakat ödülüne layık görüldü.  • Modern Poetry Translation Dergisi'nin Haziran- Temmuz konsepti Join Editor Clare Pollard’ın yaptığı LGBTQ temalı şiir kategorisinde en iyi çevirmen seçildi.

 


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR