Buruk
26 Ocak 2020 Öykü

Buruk


Twitter'da Paylaş
0

Eniştem ağzına tuttuğu şeyi iki kere sıktı, derin derin soludu, uzatılan bardaktan bir yudum su içti.

Neyden söz ediyorlardı bilmiyorum. Bense gülmemek için kendimi zor tutarak teyzeme bakıyordum. Teyzemin parmakları arasındaki sigara mı, yoksa tutuşundaki acemilik mi şaşırtmıştı beni? Dumanını içine çekmeden, dudaklarıyla su püskürtür gibi hemen üfleyişini izliyordum. Ama havada sigara dumanından başka bir gariplik vardı. Uğurlarken çok ağlaştığımız teyzem değildi şimdi karşımızda duran. Gözlerim köşe bucak aranıyor. Nerededir acaba? Bir tek benim mi? Büyükten küçüğe, üçümüzün oturuşu aynı. Konuşulanları izleyen biblolar gibiyiz.

Soluk alışı normale dönünce kaldığı yerden sözüne devam etti eniştem:

“Daha gün yeni yeni ışıyordu biz onların topraklarından geçerken. Arabadan tarlada çalışanları gösterip, ‘Bakın,’ dedim, ‘bu rejim insanları böyle köle gibi çalıştırır işte. Hem de tek kuruş vermeden. Bir de, Bu ülkede zengin fakir yoktur, derler.’ Bir kez olsun başlarını kaldırıp bakmadılar bile bize. Bizim maden ocağında da vardı oraları anlatıp onları öven. Biz onlardan hep uzak dururduk. Nemize gerek. Dünya böyle kurulmuş, böyle gider. Şükür evimi aldım.” 

Salona yayılan ambalajı yeni açılmış eşya kokusunu derin derin soluyup onları gözleriyle okşadı. Çizgilerinde gizli karalıklar saklı elleriyle tutundu asansör demirine. Yerin derinliklerine doğru ışıktan koparken daraldı göğsü, soluğu hızlandı, üst üste yutkundu. Evinde olduğunu ayırt edince yüzü ışıyıp gönendi. Rahat bir nefes aldı.

Misafirler eniştemin sözlerini başlarıyla onaylarken, çaylarından bir yudum içip sehpadaki kutuda duran çikolatadan bir parça daha aldılar.

Geldiklerinden beri evde konuk eksik olmuyordu. Bir evin boşluğuna, bir köşede gülüşen çocukların çırpı gibi boyunlarına bakarak, “Oralarda senelerdir bir başına durur. Biz gitmezsek, burada böyle sıkıntı çekmenin bir hayrını görmeyeceğiz,” dediği zamanlarda, teyzemlerin bu kadar akrabasının olduğunu, bu kadar çok sevildiklerini bilmiyordum. İki odalı evlerinin sessizliğinde kapılarının çalınması büyük olaydı. Postacı, yazıları, resimleri yabancı pullu mektupla evin babasının gelişini haber veriyordu sanki. 

Yeni evlerine gelenlerin övgülü sözlerini, gösterdikleri yakınlığı dudağının kenarındaki garip tebessümle izliyordu teyzem. Bıçak gibi keskin sabah ayazında ıssız yollara düştü; gittiği yerlerin şu duvar kadar olan camlarını tek bir leke kalmayana kadar silip, bir başından öbür başına on adımda vardığı halılarını tek bir çöp kalmayana kadar süpürdü. Derin bir iç çekip konuklarının yüzündeki rahatlığa şaşarak baktı. 

Teyzemin dilinde “gâvur” sözü küfür müydü, acımasızlık mıydı, kural mıydı, adalet miydi bilemiyorduk. Dişlerinin arasında ezerek, “Çalışmayana gâvur para verir mi?” derken başka, siz bilmezsiniz der gibi üzerine basarak, “Gâvur kuruşunu bile unutmaz, koyar zarfa verir” derken başka, “Gâvur, ‘Nayn!’ dedi mi, kessen sözünden dönmez” derken başkaydı sesinin tonu.

“Belli mi? Ne zaman götürecekmiş sizi?” 

“Güzün. Biletler daha ucuz oluyormuş.” 

İkisinin de gözleri dolmuştu.

Güz geldi. İçe işleyen bir kederle önce otobüse, sonra da uçağa binip gitmişlerdi. Gitmeden önce bana sorduğunda utana sıkıla söylemiştim: top. Bir daha kim bilir ne zaman görüşecektik? Kimimiz vardı ki bu koca kentte birbirimizden gayrı? Onlar da gittikten sonra anamın yüreğini dökeceği, kardeş namına kimse kalmamıştı.

Beş yıl nasıl ve neleri değiştirerek geçmişti? Yolculuk ne kadar sürecekti, kesin bir gün yazmamışlardı gönderdikleri son mektupta. Her an kapı çalınıp geleceklermiş gibi de yüreğimiz tetikteydi.

Ya unuttuysa? Mektuplarda tek bir cümle bile olsa yazdırtmıştım lastik değil gerçek top hakkında.

Donup kalmıştık. Demek gelmişlerdi. Çarşı dönüşü uğramışlardı. Aceleleri vardı. Hal hatır sorma uğramasıymış. Haber de vermişler hem. Giderkenki doyamadığımız sarılmalar yerini abartılmadan öpüp baş okşamalara bırakmıştı. Karmakarışık duygularla sessizce bir kenara çekilip oturdum. İçimde bir şeyler kırılmıştı. Bir tek benim mi? Annemin oturuşu mesafeli, kardeşlerim suskun. Odanın tek hâkimi teyzem.

“Daha epey buradayız nasıl olsa. Şimdilik kalkalım, yine bir araya geliriz. Bir sürü iş bizi bekler,” diyerek kalktı, herkese ayrı ayrı vedaya gerek olmadığını gösteren bir el sallayışla çıkıp gitti. Tek söz edemedik. Ne özlemden ne de kavuşmanın sevincinden. Sessizliğin ağırlığı altında bocalıyorduk. Az önce yaşadığımız düş müydü, gerçek miydi?

 Annemler sonunda benim ısrarıma yenik düştü, “E, peki. Biz de gidip bir hoş geldin diyelim.” İlk gelişlerinde kısacık oturmuşlardı, yol yorgunuydular. Koca bir hafta geçti, dinlenip yerleşmişlerdir.

Yol boyunca, “Ne akşama kalıp yemek yükü verelim, ne de çok erken gidip yapacaklarına engel olalım. Vakitli gidip gelelim,” tembihini ihmal etmiyordu annem.

Gelenlerin gözlerinde hile arayan teyzemin bakışları, bizi de sanki ta içimizi sorgulayan yabansı bir kuşkuyla karşıladı.

Kapı aralandıkça kaçamak bakışlarla arıyordum. Büyüklerin kendilerince önemli konuşmalarında, gülüşmelerinde boğuluyordu merakım. Bir ara dışarı çıkan teyzem ağzını sıkıca kavradığı torbayla geri geldi. Beklediğim böylesine küçük değildi ki kolayca eline sığıversin. Önümüzde durdu. Bekledim, bekledim. Teyzemin sayması bitmek bilmedi.

Duyduğum ses teyzemin çok eskilerde kalan sesi değildi. Pilotun anonsuyla kendime geldim.

Masalların büyüsü bozulduğunda anladık dünyanın düzeninin hep aynı olmadığını. Uçakla “gâvur”un dünyasına vardım. Teyzemin iki lafından birinde söz ettiği “gâvur”un dünyasına. Bize anlatılana dek ne çok eklenip ne çok çıkarılan yerler olmuş diye şaşırıp kaldım. Yüzlerdeki burukluk, gür bıyıkların, kederli bakışların fotoğraflarında kalmış. Yalnızlık, yaban yerde olmanın ürkekliği, ağız içinde dil yokmuşçasına anlatamamanın biriken öfkesi; yazgısına boyun eğenlerin hem komik hem duygulu anıları özenle hazırlanmış sofranın konuğu olan bana da uzun uzun anlatılıyor. İlk kez gelmiş olmanın merakıyla dinliyorum.

 Kentin ruhunu gizleyen sokakları, caddeleri tanıma zamanıydı. Yürümekti en iyisi. Dokunarak, dinleyerek, koklayarak tanımaktı en kolayı. Taş yapıların heybetli duruşlarında, yaşlıların derin yalnızlığa gömülü yürüyüşlerinde bir sırdaşlık var sanki.

“Bak, burası.”

Kardeşimin gösterdiği yere bakıp tekrar ona döndüm: “Anlamadım?”

“İlk gelenlerden beri, bizimkilerin hediyelik aldıkları ucuzluk yeri.”

“Başka yer yok muymuş ki?”

“Vardır da, iki misli her şeyin fiyatı.”

“İçerisini dolaşalım mı?”

“Oluur. Bakalım neleri tanıyabileceksin?”

İçerisi kalabalık. Fakat kimsenin acelesi yok, kimsenin sesi yüksek çıkmıyor sanki. Dolaşırken yanımdan değil, bedenimin içinden geçen hayalet gibiler, sıra beklerken sabır taşı.

Gözüm rengârenk şeker rafında durdu kaldı. O şekerler hâlâ vardı demek. Kardeşimle göz göze geldik. Biliyordum, kanatacaktı. Ne de olsa yara aynı yerdendi. 

“Bu şekerleri hatırlıyor musun?”

“Hâlâ boğazımda dizili durur.”

Paketi eline aldı, acılı gözlerle evirip çevirerek baktı. “İzne ilk geldiklerindeydi.”

Yaranın kabuğu tırnaklandı.

“Tam beş kere. Hem de teyzem kendisi sayarak koymuştu. Ayıcıklı beş küçük şeker.” Avucunun içine tek tek kor ateşler konmuş gibi kırıştı yüzü.

Hırs mı, utanç mı, öfke mi bilmem, şekerler benim de avucumda eriyip yapış yapış olmuş gibiydi. İçimde bir köşede rengi soluk, sahipsiz bir futbol topunun buruk yarası sızladı.

“Gidelim.” 

Topun soluk hayalini, şekerin tadını, o yabancı, kuşkulu bakışları geride bırakamadan kapıdan çıktık.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR