Bütün Bunlar Geçtiğinde
26 Kasım 2018 Öykü

Bütün Bunlar Geçtiğinde


Twitter'da Paylaş
1

Karşı komşum Selma ve adını unuttuğum sevgilisi, gecenin üçünde bağıra çağıra kedileri Rıfkı’yı arıyorlar. Beni görmeniz lazım. Elimde sarı saplı bir meyve bıçağı var. Sarhoşum. Karanlık salonumun bir köşesine patates çuvalı gibi yığılmış haldeyim. Bu durumda, en olmayacak şeyi yapmaya çalışıyorum: Ölmeye çalışıyorum. Bir yerlerde, iyi bir kurmacanın işte tam da böyle bir şey olacağına dair bir şeyler duymuştum. İyi kurmaca, hayatın kendisinden asla kopmaz. En can alıcı yerde bile hayatın bir şekilde devam ettiğine dikkat çekmelidir yazar. Ne olursa olsun: Hayat devam eder. Ölüyor musun? Öl. Karşı komşun kedisini aramaya devam edecek.

Felaket bir gülme tutuyor. Kahkahalara boğuluyorum. Yirmi beş yaşındaki kulaklarımın son duyduğu şey, “Rıfkı! Rıfkı!” diyen bir keşin sesi olacak. Evet, karşı komşum bir keş. Bu eve ilk taşındığım zamanlarda sevgilisiyle birlikte rakı içerlerken beni de masalarına davet etmişlerdi. Balkonda oturuyor ve biraz önce söylediğim kıymalı pideyi yiyordum. Belki biraz eğlenirim, diye düşünüp gitmiştim yanlarına. İkisi de pek sarhoştu. Sonra kadın, yani Selma, bana AIDS olduğunu söyledi. Önce korktum. Daha önce hiç AIDS’li biriyle tanışmamıştım. İster istemez aklımdan onu öpüp öpmediğim, masadaki mezelerden yiyip yemediğim ve bütün bunlardan bana bir zarar gelip gelmeyeceği geçmişti. Sonra sevgilisi geldi aklıma. Selma’dan yaşça epey küçük, ben de Selma’dan yaşça epey küçüğüm. Zihin matematiğim bittiğinde sevgilisine dönüp, “E peki, nasıl?” diye imalı imalı sorduğumu hatırlıyorum. Anlamadığım şeyler söylediler. Fakat sevişiyorlarmış. Hemen sonra, hastalığın nasıl bulaştığını sordum. Saçmasapan bir adamla bir gece geçirdikten sonra hayatının başına yıkıldığını anlatacağından emindim. Hatta öyle ki, anında şimdiki çocuğa büyük bir saygı duyuverdim. Zor işti sonuçta. Kim âşık olduğu insanın böyle bir hastalıkla cebelleşmesini ister ki? Fakat durum öyle değilmiş. “Eroin şırıngası,” dedi, yaptığından pek pişman değilmiş gibi. “Eroinmanken temizliğe pek de dikkat etmiyorsun.” Bakımsız suratına ve toynak gibi ayaklarına falan bakınca, hâlâ bunlara dikkat etmediğini söyleyebilirim. Ama neyse. Burada konu Selma değil.

Sizi kandırmak istemiyorum. En azından, sizi daha fazla kandırmak istemiyorum. Güzel ve derinlikli bir öykü okumayacaksınız. Hatta bir öykü okumayacaksınız. Kusura bakmayın: Bir şekilde, yaptığımız şeyin bir kandırmaca olduğuna ikna olmuş durumdayım. Adı üstünde, “kurmaca”. Ben bir yazar adayıyım. Beni okuyanlar günün birinde iyi bir yazar olacağımı söylüyorlar, buna muhtemelen siz de dahilsiniz. Acele etmememi, sindirmemi, beslenmemi, beklememi falan da söylüyorlar. Bu da ne garip. “Sen iyisin. Ama biraz daha bekle.” Bekleyecek kadar vaktinin olacağını hesap ediyorlar. Hesap da etmiyorlar. Yalnızca öyle olması gerek. Onları da anlıyorum. “Ya pardon,” diyemezsin yani. “Özür dilerim ama ben ruh hastasıyım, bu yüzden bazı konularda acele etmem gerek.” İyi bir şeyler başarmak istiyorsan canın çıkana beklemen gerek. Bu ilk kural. Beklemiyor musun, sen bilirsin, keyfin nasıl isterse. Çünkü kimse başkasının aptalca gelgitleriyle uğraşmaz. Ben de uğraşmam. En yakın arkadaşım babasından dayak mı yiyor? Yumruk atmayı denesin. Bir başkasının parası mı yok? Uyuşturucu satsın. Benim gibiler, kendi hayatına dayanamayanlar, kendilerini çok mu mutsuz hissediyor? İntihar hâlâ bedava. İhtiyar olana kadar harcamak zorunda kalacağınız paraları düşünün. Bir de sadece herhangi bir yerden edinebileceğiniz bir bıçakla bileklerinizi kesebileceğinizi. Ne güzel değil mi? Daha güzelini söyleyeyim mi, hazır mısınız? Bunu yaptığınızda o gerzek ev sahibinizin aklını uçuracaksınız. Çünkü aklını uçuracağınız başka kimse yoktur. Ama bu kadarı bile heyecan verici: Her yer kan gölüne dönüşecek. Ev sahibinizin karısı onları çitilemek zorunda. Dairenizin numarası? 1? 2? 5? 10? Hayır. “Orada biri intihar etti,” olacak. Bilmem ne mahallesi, bilmem ne sokak, bilmem ne apartmanı, daire: “Orada biri intihar etti.” Komşunuz, çiçeği burnunda yeni evli kiracılara, “Ha, o eve mi taşınıyorsunuz?” diyecek. “Orada geçenlerde biri intihar etti… Vah vah…” Çamaşır makinesini yirmi dört ay taksitle iki gün önce almış olacaklar. İçlerinden biri bile biraz hisliyse (muhtemelen gelinimiz), o çamaşır makinesini her gördüğünde bu evde birinin intihar ettiği aklına gelecek. “Acaba,” diye düşünecek, “nerede intihar etti? Burada mı? Nasıl? Ne yaptı? Kendini mi astı? Vurdu mu yoksa? Allah’ım…” Sonra çamaşır makinesinden birkaç gün önce yine yirmi dört ay taksitle aldıkları fırınlarında kek yapıp komşuya götürecek ve komşunun ağzını arayacak. “Merhaba,” diyecek. “Size kek getirdim, buyurun.” Komşu onu içeri davet edecek. Oturacak, kek yiyip çay içecekler. Yeni gelin kendini oraya hiç ait hissetmeyecek ama. Çünkü o yeni evli ve eskilerden pek hoşlanmıyor. Ayağındaki saçmasapan ucu açık kadın terliğinden hiç hoşnut değil misal. Halıdan da. Çok rüküş. Salondaki dolabın içindeki porselen takımlar peki? Bunlardan hâlâ kaldı mı ya? Hoş geldin beş gittin sohbetlerinden sonra, konu oraya gelecek. “Hani şey demiştiniz,” diye başlayacak söze. “Evde biri intihar etti demiştin abla. Nasıl oldu o?”

Peki, son. Bir de o yeni evlilerin bir çocuk yaptığını ve yıllar sonra aile albümlerindeki eski fotoğraflara baktığını düşünün. Evde çekilmiş onlarca fotoğraf. Belki o çocuk, sizin intihar ettiğiniz yerde gülümseyerek kameraya bakacak. Ya da babası, tam orada, sizin canınızı verdiğiniz yerde çocuğuna şaklabanlık yapacak. Oradasınız. Yıllar geçse de sizin izleriniz hâlâ orada. En yakınlarınızın bile bilemediği, kestiremediği yerdesiniz. Yaşıyorsunuz resmen, o çocuğun tombik ayaklarının değdiği yerde yaşıyorsunuz.

Sizi kandırmak istemiyorum çünkü her şey çok değişti. Bir yere kadar bütün bu değişimleri kaldırabileceğimi düşünüyordum. Yanlış bir hayat doğru yaşanabilir. Fakat her şey bir yere kadar. Çok örselendiğimi söylemem gerek. Çünkü bazı şeyler sadece onarılmaz. Yıkmak gerekir. Yok etmek. Yerine yenisinin gelmesine izin vermek. Bu sadece benim elimde olduğu için çok mutsuzum, mutsuz da değilim aslında, ne yapacağımı şaşırdım yalnızca. Bu karar, bir başkasına ait olsaydı inanılmaz rahatlardım. Onay gibi mesela. “İntihar onayı.” Hani sen intihar edebilirsin, net, yap hatta bunu, gibi. Mesela tanrıya falan sormak isterdim. Aslında tanrının keşke öyle bir sistemine sahip olsaydık.

“Merhaba. Tanrıdan randevu almak istiyordum.”
“Adınız neydi?” Düşünsenize, kainat boyunca yedi-yirmi dört çalışmak zorunda kalan bir asistandan bahsediyoruz.
“İlhan. İlhan Erman.”
“Size gelecek yirmi yıl içinde randevu veremiyoruz. Yirmi yıl sonra saat tam sekizde yeni randevular açılacak. Lütfen o zaman ulaşın.”
“Ama şey. Ben intihar etmeyi düşünüyorum.”
“Sizi intihar hattımıza yönlendireyim, arkadaşlar yardımcı olur.”

“İntihar onayına hoş geldiniz. Dahili numarayı…”
“Merhaba, size nasıl yardımcı olabilirim?”
“Merhaba, merhaba… Adım İlhan. İntihar etmeyi düşünüyorum.”
“İlhan Bey, bizi nereden aradığını sorabilir miyim?”
“Türkiye… İstanbul… İstanbul, Türkiye’den arıyorum.”
“Tamam İlhan Bey. Kayıtlarda bir problem olmaması açısından vatandaşlık numaranızı, anne kızlık soyadınızın ilk ve son harfini, son olarak doğum tarihinizi gün-ay ve yıl olarak söyleyebilir misiniz?”
“Tabii. 1234567891011. E ve N. Edirne’nin E’si, Niğde’nin N’si. Şey. Kodlamayı böyle yaptım ama sorun olmaz değil mi?”
“Devam edin İlhan Bey.”
“24 Ocak 1993.”
“Sistemde kaydınız gözükmüyor. Bizi ilk kez mi arıyorsunuz?”
“Evet, ilk kez.”
“Ne zamandan beri intihar etmeyi düşünüyorsunuz?”
“Son birkaç aydır.”
“Peki İlhan Bey. Sebebinizi öğrenebilir miyim? Neden intihar etmeyi düşünüyorsunuz?”
“Aslında… Bilmiyorum. Annem öldü. Annemi kucağımda kaybettim. Bayağı kötüydü. O asla ölmeyecek zannediyordum. Anneler asla ölmez, diye düşünüyordum ama ölüyorlarmış. Süper kahramanlar gibi. Yani, Superman gibi. Sanırım kanser de annemin kriptoniti oldu. Babam da ölmüş, ben çok küçüktüm, babamı hiç tanımadım. Bu arada onların nasıl olduğu bilgisini sizden alabiliyor muyum?”
“Maalesef İlhan Bey, böyle bir yetkimiz yok. Devam edin lütfen.”
“Dedim bütün bunlarla baş edebilirim. Anneannem vardı çünkü. O da öldü. Anneannem benim için çok değerliydi. İnayet’ti adı. İyilik anlamına geliyor. Gerçekten hayatta iyilikten başka hiçbir şey yapmamış bir kadındı. Kucağına doğdum, kucağında büyüdüm. Dert ortağım, yoldaşım, en iyi ve en zor zamanlarımın tek kucağıydı. Geçen mayısta vefat etti. Birden gitti. Bir gece vakti. Onu birkaç saat önce görmüştüm ve kaşarlı pide yiyordu. Dışarıdan etli veya tavuklu bir şey yemeyi sevmezdi çünkü. “Kim bilir nasıl etler onlar,” derdi. Hamburger severdi ama. O yaşta birinin hamburger yemesini hep çok garipserdim. Acaba ilk ne zaman yemişti hamburgeri. 1930’lu, 40’lı yılların Türkiye’sinde hamburgerin olduğunu zannetmiyorum. Ama siz daha iyi bilirsiniz tabii. Öğretmendi. “On yedi yaşında altı aylıktım,” diye anlatırdı. O yaşta öğretmen olmuş. İnsanlar ne garip. Ben o yaşta sadece kızları öpmeye çalışıyordum. Başka düşündüğüm bir şey yoktu. Çok başka kadındı anneannem. Ya ulaşma şansınız varsa bir kere sesini duyabilir miyim?”
“Maalesef İlhan Bey, böyle bir yetkimiz yok. Devam edin lütfen.”
“İşte sonra bilmiyorum yani, hayatta en sevdiklerimi hep kaybettim. Önce annem, sonra anneannem. Yirmi beş yaş için bu kadar kayıp biraz fazla diye düşünüyorum. Eh, baba da yok. Ne bileyim. Kimsem yok yani. Tek tabanca yapamayacağımı düşünüyorum. Nasıl yapayım yani? Mesela yolda annesi babasıyla karşıdan karşıya geçen çocukları kıskanıyorum. Benim öyle bir çocukluğum olmadı. ‘Oğlum, nasılsın?’ diye telefonu açan babalara sinirleniyorum çünkü benim telefonlarım hiç öyle açılmadı. Pek bir anlamı yok gibi geliyor yaşamanın. Bütün bunlar geçtiğinde bile benden ne kadar tam bir insan olacak ki? Sevdikleri ölünce insanın bir parçası da ölür, diyorlar. Benim bir değil, üç parçam da öldü. Bu kadar mahvolmuş bir hayattan iyi bir şey çıkmayacağını düşünüyorum. Tutunmaya ne gerek var ki, diye öldüreyim bari kendimi diyorum.”
“Anlıyorum İlhan Bey. İzin verirseniz durumunuzun intihara uygun olup olmadığını sistemden öğreneceğim. Onay veriyor musunuz?”
“Onay veriyorum.”
“Evet İlhan Bey, bilgilerinize ulaştım. Beklettiğim için özür dilerim. Durumunuz intihar etmeye uygun gözüküyor. Bunu nasıl yapmayı planlıyorsunuz?”

Sizi hâlâ kandırmak istemiyorum. Okuduğunuzda sizi birkaç dakikalığına hayatınızdan uzaklaştıracak türden bir şey değil bu işte. İçime hapsolmanız gerek; sizi sıkıştırmam, dudaklarınızı tiksintiyle bükmem gerek. Manyaklığıma, umutsuzluğuma balıklama atlamalısınız. Bu da sizin için çok zor bir şey olmalı. Kendi dertlerine bile öylece kör göz atlamaktan korkan insanlar olarak, bir başkasının sizi olduğunuzdan daha da beter bir yere almasına izin vermek oldukça zor olmalı. Daha kötüsü, bunu ikna etmeye çalışan taraf olmak. Çünkü bendeki bir ikilem. Size yabancı da değil üstelik. Sizin de zaman zaman bunu düşündüğünüzü biliyorum. Bunun için kâhin olmaya gerek yok. “Bitse de gitsek!” diyorsunuz. “Allah’ım canımı al da kurtulayım.” Bitmiyor ama. Almıyor ama. Duruyorsunuz sadece. En zoru da durmak sadece. Çünkü hareket ettiğinizde işler değişiyor. Biliyorsunuz. Bir sonraki güne uyandığınızda bir şansa daha sahip olduğunuz yanılgısı biniyor tepenize. Gözlerinizi açtığınız tavanı bir süre daha görmeyi hemencecik kabul ediveriyorsunuz. Şöyle diyorsunuz: “Dur! Zaten bugün yapmam gerekenler var.” Ama ne? İş? Fatura? Bebek bezi? İlk buluşma? Ayarlanmış seks? Ama gerçekten sonun geldiğini nasıl anlayacağız? Yani bize bunun kesinliğini kim verecek? Her şeyin bittiğini? Bunun için son evre kanser olup elden ayaktan düşüp sürgüye kakamızı yapmayı mı bekleyeceğiz? Sürgü ki en kötüsü. Hakikaten, şaka değil. Hiç sürgü tuttunuz mu elinizde? Hadi tuttunuz, en sevdiğiniz insanın kakasını yaptığı sürgüyü tuttunuz mu elinizde? Ben anneminkini tuttum mesela. Siyah siyah, kanlı kanlı kakalar vardı ve leş gibi kokardı. Yıllarca sürgüsünü ben verdim altına annemin. Burnumu tutmak istemezdim. Çünkü burnumu tuttuğumda, ona saygısızlık edeceğimi düşünürdüm. Ben bebekken bezimi değiştirdiğinde burnunu tutuyor muydu o? Ben de sürgüsünü değiştirirken burnumu tutamazdım. O sürgüyü yıkarken, üstüme kakayla karışık su damlaları fırlarken, kendimi nasıl kirli hissederdim ki?

Sizi hâlâ ve hâlâ kandırmak gibi bir niyetim yok. Çünkü burada, biz bizeyken ve aramıza hiçbir şey girmezken, bu şansa sahipken sonunda, biraz da olsa bir şeyleri kapının dışında bırakalım istiyorum. Eşlerimizi, sevgililerimizi, çocuklarımızı veya hayatın getirip götürdüklerini boş verelim. Yazarlar size bambaşka dünyalar sunarlar. Ben de o dünyaları çok severim. Bu aralar cinayet romanlarına sardım mesela. Nitelikli polisiyeler okumaya çalışıyorum. Ama aramızda kalsın, Tess Gerritsen falan su gibi akıp gidiyor. Akşam olsa da Rizzoli’nin maceralarına dalsam diye bekliyorum bazen. Çünkü öyle işte, bambaşka dünyalar. Ama yalan söylüyorlar. Öyle bir şey olduğu yok. Rizzoli yok. Isles yok. Sabun köpüğü örnekleri verdiğimi düşünmeyin; Raskolnikov yok, Anna Karenina yok, Robert Jordan yok. Sadece yok. Dışarı çıkıp Rıfkı’yı arıyor gibi Robert Jordan’ı arayayım mı mesela? Yok. Varsalar da çok uzaktalar. Ben bu illüzyona düşmek istemiyorum. Bugün istemiyorum. Bugün beraber bambaşka bir yerdeyiz. Olmayacak gecenin kuytusundayız. Pusuya yattık. Acılarımızı biriktiriyoruz. Saymaya başlayan ilk kişi bizden değildir, onu hemen kapı dışarı ediyoruz. Şimdi, belki de ilk defa, eşitiz çünkü.

Annem öldüğünde, gerçekten kucağımda öldü. Beni annemin odasına çağırdıklarında son nefesini vermek üzereydi ve bir deri bir kemikti. Odaya girdim. Yatağının başucuna oturdum ve annemi kollarıma aldım. Son bir kez açtı gözünü. Uydurmuyorum. Son bir kez açtı gözünü onu kucakladığımda. Bana baktı. Ben olduğumu anladı mı emin değilim. Ama baktı. Göz göze geldik. Belki anladı ve özür diledi, belki anladı ve boş vermemi istedi. Çünkü ölüyordu, ben ölüyor olsam, oğluma boş vermesini söylerdim. Sonunda tekrar gözlerini kapattığında, dişlilerinin mükemmel çalıştığı bir motor gibi inip kalkan göğsü durduğunda, son nefesini verdi ve öldü. Kucağımda. Annem, hayatımın biricik kesinliği yoktu artık. Saat 19:35’ti ve 19:34’te halen bir annem vardı, diye düşündüm. Dosdoğru tuvalete gittim. Kusacağımı düşündüm ama kusmadım. Soğuk suyla yüzümü yıkayıp, “Annen öldü. Evet. Annen öldü ve sen yola devam etmek zorundasın,” diye telkin ettim kendimi. Ailemin geride kalan aptalları ağlamaya, haykırmaya ve birbirlerine karşı hemen, “Ben Nevin’i daha çok seviyorum, o yüzden daha çok acı çekiyorum,” mücadelesi vermeye başlamışken, dışarı çıktım. Oradan kurtulmam gerekiyordu. Ömrümde hiç sigara içmemiştim. Markete gidip bir paket Camel Soft ve “en ucuzundan” çakmak aldım. Yaktım, içtim, öksürdüm, eşekler gibi öksürdüm ama bir daha ve bir daha içtim. Arkadaşlarım kötü haberi duyup geldiler sonra. Geldiler ve esrar aldık. Gece devrildiğinde ve gündüz olduğunda, annemin olmadığı ilk sabahı bir deniz kıyısında karşılamıştım. Ne romantik.

Bize yanlış öğretildi. Kötü şeyler hikâyeye ihtiyaç duymaz. İyi şeyler buna ihtiyaç duyar. Dallanıp budaklanmayı, karmaşayı, sol elle kafanın arkasından sağ kulağı tutmayı sever iyi şeyler. Ama kötü şeyler düzdür. Samimiyeti sever. Yalnızlığı. Biz bizeliği ister. Sizi bu yüzden kandırmak istemedim. Buradayım ve bir başınayım. Karşı komşum, keş komşum, kedisini ararken ben ölmeye çalışıyorum. Üstelik en kötüsü, bu karar hâlâ bana ait.

“Rıfkı! Orospu çocuğu Rıfkı! Neredesin sen kaç saattir, yüreğime indirdin!”


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Figen Uğur Dölek
İç hapsini göze aldım, gönüllü sıkıştım, dudaklarım hüzünlü bir tatla büküldü, manyaklığı, umutsuzluğu gördüm, evet zor oldu ama, çok keyifliydi.
8:35 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR