Bütün Okullar Sanat Okulu Olmalı
19 Ağustos 2019 Plastik Sanatlar Eğitim Sanat

Bütün Okullar Sanat Okulu Olmalı


Twitter'da Paylaş
0

“Her çocuk bir sanatçıdır, mesele büyürken sanatçı kalmakta.” – Pablo Picasso

Bütün Okullar Sanat Okulu Olmalı (2013) Bob ve Roberta Smith takma adıyla işlerini üreten Britanyalı bir sanatçıya ait. Bu işi, İngiliz okullarında sanat ve tasarımın rolünün azalmasından kaygı duyan bir grup sanatçıdan oluşan ve tek meseleye odaklanan, çok sıkı bir gruplaşma olmasa da bir lobi faaliyeti diyebileceğimiz Art Party'nin (Sanat Partisi) lansmanında yapmıştı. Bu anlamda kampanyası epey özgündü, ancak provokasyonu bundan çok daha ilginçti. Acaba ders programında değilse de en azından tutum olarak bütün okullar sanat okulu olmalı mıdır?

Bob ve Roberta Smith’in çabaları ne sonuç verirse versin bu soruyu sormanın tam zamanı gibi görünüyor. Eğer geleceğimiz gerçekten yaratıcı ekonomiye dayanacaksa ve boş zamanlarımız daha fazla bir şeyler yapmak ile geçecekse genç insanları buna uygun biçimde hayata hazırlamak gayet makul.

Mevcut resmi eğitim sistemlerimizde halihazırda da hayran olunası pek çok şey olduğunu reddetmiyorum, sadece biraz ye­niliğe her zaman yer açılabileceğini söylüyorum. Özellikle eğitimin gelecekte nasıl verilebileceği ve nasıl alınabileceğini yeniden hayal etmek için sayısız fırsat yaratan dijital devrimin yıkıcı etkilerini dikkate aldığımızda.

Okullar ve üniversiteler dijital çağın getirdiği olanaklara ve zorluklara hızla ayak uydurdular. Konuların ulus­lararası saygınlıkta uzmanlarınca verilen web derslerine ücretsiz erişim sağlayan MOOC’ların (Kitlesel Açık İnternet Dersleri) gelişimine tanıklık ettik. Son­ra bir de eski tip bire bir derslerin yerini internet kullanımının aldığı, öğrencilerin fiziki okul ya da üniversite mekânını fikirle­rini geliştirebilecekleri ve paylaştırabilecekleri sosyal platformlar olarak kullanabildikleri “tersyüz sınıflar” nosyonu var.

Bu adımlar kendi tarzlarında özgürleştirici, öğrencilerindaha bağımsız düşünceli ve kendine yeter biçimlerde gelişmesine yardım eden, bir yaratıcılık kültürünün destekleyen adımlar. Ama sanırım Bob ile Roberta Smith’in vizyonu biraz daha ötelere uzanıyor. Dediğine göre bu çağrısı, ona “ne düşüneceğini değil, nasıl düşüneceğini öğreten” sanat okulundaki deneyimine dayanıyor. 1990’ların başlarında, muhtemelen dünyanın en meşhur sanat okulu olduğu günlerde Londra’daki Goldsmiths College’da sanat okumuştu. Okul birkaç yıl önce YBA (Youth British Artists / Genç Britanyalı Sanatçılar) adıyla bilinecek şöhrete meraklı, oturmuş anlayışları rahatsız eden bir grup sanatçı çıkarmıştı. Liderleri, kuşağının en başarılı sanatçılarından birine dönüşecek Damien Hirst adlı dinamik, burnu havada, genç bir öğrenciydi. Goldsmiths’i Hirst var etmişti, tam bir yıldız öğrenciydi. Halbuki oraya lisede berbat sanat notları almış, sınıf geçmeye yeten, alınabilecek en düşük seviyede seyretmiş biri olarak gir­mişti. Dünyanın en etkili, yenilikçi ve girişimci sanatçısı, acaba neden okulda başarılı olamamıştı? Neden Damien Hirst gibi biri ancak sanat üniversitesinde parlayabilmişti ve daha önce kendini gösterememişti? Bob ve Roberta Smith sorunun temel nedeninin okullarda öğretilen ve kuşaklardır belirli sınırlar içinde kapalı bir dizi ku­ralla sistemleştirilmiş dar bilgi toplamında yattığını düşünüyor. Çünkü ona göre sanat ve yaratıcılık, kuralları yıkmak ve yeni şeyler keşfetmekle ilgili. 

Dünyanın pek çok noktasındaki sınıflarda öğrenciler derslerde uslu uslu otururlar ve Einstein ile Galileo’nun bilimsel keşiflerini, Shakespeare’in oyunlarını ve Napoleon’un kahramanlıklarını dinlerler. Halbuki bu insanlarla ilgili bir şeyler öğrenmelerinin öncelikli nedeni Einstein, Galileo, Shakespeare ve Napoleon’un hâkim bilgiyi yok sayarak büyük işler başarmış olmalarıdır. Başka bir deyişle kendilerini söyleneni yapmadıkları için sivrilmişlerdir. 

Sanat okulu Bob ve Ro­berta Smith’in bağımsız düşünmesine ve bir sorun üzerinde çalışırken kendi fi­kirlerini oluşturabilecek gü­veni geliştirmesine yardımcı olmuştu. Bakmayı, anlamayı, değerlendirmeyi ve sonra da araştırmak istediği meselelere yanıt veren fiziki bir nesne üretme­yi öğrenmişti. “Bilgiler” başlangıç noktasıydı, varış değil. Farkı yaratan verilen bilgiyle ne yapıldığıydı. Yöntem, malzemeler ve mecra seçimi hep ona bağlıydı. Her şeyin dikkate alınması gerekliydi ve farklı bakış açıları kaçınılmazdı.

Bunlar, verilen bilgiyi geri almaya dayanan mevcut merkezi sınav sistemimizin gerçek değeri hakkında kuşkular duymanıza neden olur. Elbette temel bilgileri öğrenmek gerekir ve bir tür test ya da sınav faydalıdır. Ancak bu tür testler günümüzde olduğu gibi temelde bilgiyi geri almaya mı dayanmalıdır? İhtiyaç duyacağınız bütün bilgiler sadece bir tık ötedeyken öğrencinin elince biraz kör bir bıçak tutuşturmak olmuyor mu bu? Ayrıca bu sınavların bildiklerini gösterebilecekleri bir fırsat sunmak yerine sadece genç insanların neyi bilmediklerini ortaya çıkarması riski yok mu? Bu hem öğrencinin hem de akademik kurumun duyduğu rezil olma korkusu, yaratıcılığın önünü baştan kesiyor olmasın? Ya sınavlar öğrencilerin gözlerini açmak yerine, onlara birer çift at gözlüğü iliştiriyorsa?

Peki ya okullarda ve üniversitelerde yaratıcılığın statüsü yükseltilse ne olur? Böylece akademik kurumlar müfredatı sınavlardan çok, şekillenmesinde çocukların da rol aldığı projelere dayandırarak sanat okulu tipi bir yaklaşımla, eğitime dahil etmeye teşvik edilmiş hissedebilirler. Belki Yanlış ile Doğruyu ayırt etmekten çok Yeni ve İlginç olanı ödüllendirmek, yaratıcı bir ekonominin gereksindiği yeteneklerin gelişimine daha fazla katkı sunabilir.

Bob ve Roberta Smith’in eleştirel olmayı ve eleştirilmeyi öğrendiği, her türlü yaratıcılık için son derece hayati olan düşünsel özeni ve duygusal esnekliği kazandığı sanat okulundaki deneyimi buydu. Eğitim hayatını bitirdiğinde, aslında tüm öğrencilerin eğitimlerini tamamladıklarını hissetmeleri gerektiği gibi kendilerine dair farkındalığının geliştiğini ve güvenlerinin arttığını hissettiğini söylüyordu.

Sanat okullarında yaratıcılığın önünü açan bir gayrı resmiyetin var olduğunu sanıyorum. İlk ve ortaöğretim seviyelerinde aynısını yakalamanın kolay olmayacağı ortada, ama bir hedef olarak konamaz mı? Okullar devletin dayattığı kapatıl­maların ılımlı bir tipi olmaktan çıkarılıp yaratıcılık ve kendini keşif merkezleri olarak yeniden kurgulanamaz mı?

Bir sanat okulu zihniyeti sadece öğrencilere nasıl iyi fikirle­re sahip olabileceklerini öğretmekle kalmaz, bu fikirleri gerçekleştirmek için gerekecek girişimci tutumu da doğurur. Pek çok sanat üniversitesinde öğrencilerin büyük kısmının ken­di tutkularına bağımsız çalışarak ulaşacakları varsayımı kabul görür. Dolayısıyla şirketlerin üniversitelerde yaptıkları tanıtımlara ve bir sonraki patronun kim olacağını nasıl tahmin edebileceğini öğrenmekle uğraşmak ye­rine, sanat öğrencileri kendi başlarına nasıl bir şeyler yapabile­ceklerini ve nasıl başarabileceklerini öğrenirler. Bu sanat okullarının mevcut yapıları çerçevesinde şu anda zaten yaşanan bir durum, ama içinde bulunduğumuz dijital çağda daha da öğrenci odaklı bir yaklaşım uygulanabilir.

Öğrencilerin tek tek beğenilerine ve ilgilerine göre şekil­lenmiş yarı-ısmarlama müfredatlar oluşturmaya şimdiden baş­layamaz mıyız? Geçmişte, kaynaklarla ilgili pratik nedenler ve sınavlarla ilgili gereklilikler yüzünden bu mümkün olmuyordu. Ancak hızla gelişen teknolojik destekler, daha az sınav mer­kezli bir yaklaşımla birleşirse bir değişim fırsatı kendine alan bulabilir. Yaşamlarını ve ilgi alanlarını yönetmek için teknolojiyi kullanma alışkanlığıyla büyüyen öğrenciler kuşağının geleceği söz konusu olduğunda herkese hitap eden tek bir model ne kadar kullanılabilir? Lise çağına geldiklerinde çoğunun şarkı listeleri, Facebook sayfaları ve Google filtreleriyle çoktan kişiselleştirdiği birer dünyaları oluyor. Yukarıdan aşağıya lineer bir eğitim sisteminde ısrarcı olmak dijital barajı bir parmakla durdurmaya çalışmaya benziyor giderek: Kişiselleşmiş öğrenim talep eden milyonlarca bireyle patlamaya hazır bir baraj hem de.

İtiraf etmek gerekirse genelde sadece on altı yaşın üstündeki öğrencilere hizmet veren sanat okulları uygun bir yanıt olmaya yatkın gibiler. Sanat okullarındaki öğretmenler öğrencilere türlü imkân tanıyarak kişisel ilgi alanlarını bulmalarına, dünyada bir anlam bulmalarına yardım edebiliyorlar. Her şey merkezi sınav sistemlerine göre ayarlandığında bu mümkün olmuyor, ancak test odaklı sistem biraz gevşetilirse söz konusu olabilir. Sanat okulu olsun ya da olmasın, öğrenciler eğitim hayatlarını tamamladıklarında kendini geleceğe hazır hisseden ve gelecek fikrinden heyecan duyan, bağımsız zihinlere sahip, düşünsel açıdan merak duygusu güçlü, kendine güvenen ve her işin altından kalkabilen bireylere dönüşmüş olmalılar. Günümüzde durum hep böyle değil. Gençler okulu bitirdikten sonra kendilerini birer başarısızlık abidesi olarak görebiliyorlar.

Bütün okullar sanat okulu olsaydı daha mı iyi olurdu? Bence öyle. Ama ne düşünürseniz düşünün, içinde bulunduğumuz dijital çağda eğitimden daha heyecan verici çok az alan var. Akademi dahil birçok şey değişim sürecinde. Düşünsel alanda iddialı, yaşlanan bir nüfus, öne çıkan yaratıcı ekonomi ve dijitalize olmuş bir dünyanın bir araya gelmesi çoğumuzun eğitimle bağlarımızı yenilememize ya da genişletmemize yol açacak. 

Resmi eğitimin henüz yetişkinliğe geçtiğimiz yaşlarda sona ermesi, gelecekte çok tuhaf bir fikir gibi gelecek. Kişinin hayatta tek bir kariyere sahip olması fikri de aynı şekilde garipsenecek ve bu, bir yaştan sonra tekrar okula, koleje ya da üniversiteye gitmek anlamına gelecek. Akademik kurumlar, dünyayla paylaşmaya hazır oldukları müthiş yetenek ve kaynak havuzlarıyla artık “Girilmez” yazılarıyla donatılmış yüksek duvarlı bahçeler değil, bize düşünsel anlamda yüklü bir yuva sunan, açık ve heyecan verici limanlar olacak. 

(Kaynak: Will Gompertz, Sanatçı Gibi Düşün, Süreyya Evren, 2019, YKY)

Hazırlayan: Aslı İdil Kaynar


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR