C. G. Jung’un Kırmızı Kitap’ı: Bireysel Bir Kozmoloji

C. G. Jung’un Kırmızı Kitap’ı: Bireysel Bir Kozmoloji


Twitter'da Paylaş
0

Kırmızı Kitap’ı okumak bir ibadet mekânını ziyaret etmek gibi. Jung’un metnini anlamak, bilinçaltının varlığıyla karşılaşmak, onu dinlemek yalnızlık, sessizlik, odaklanma ve çaba gerektiriyor.
Kathryn Harrison
C. G. Jung, 1914-1930 yılları arasında tüm çalışmalarının kökeni olan “esrarlı başlangıç”ı kayda aldı, gözden geçirdi, tekrar yazdı ve büyük bir titizlikle resimlendirdi. Kırmızı Kitap ya da Jung’un deyimiyle “Liber Novus”, özenli bir kaligrafi ve kırmızı deriyle ciltlenmiş büyük bir dosyada derlenmiş öngörülü çizimleri içeren iki yüz sayfalık bir kitaptır. Kitabın içeriğinin Jung’un meslektaşları ve hastaları için ulaşılabilir durumda olmasına rağmen yayımlanması neredeyse ölümünün ellinci yıldönümüne kadar gecikti. Bunun nedeni kitabın, Jung’un mevcut itibarında yaratacağı potansiyel etkiden korkmasıydı. Nihayetinde kitabı okuyan herhangi biri Jung’un şüphesini haklı çıkarabilir: Büyük doktor aklını kaybetti. Jung, Kırmızı Kitap’la ilgili çalışmalarına Freud’la arası bozulduktan kısa bir süre sonra başladı. İkisi de birbirlerinin bilinçaltı konusundaki düşüncelerini reddediyordu. Jung, Freud’un bilinçaltının, bilincin ulaştığı seviyenin ötesinde var olduğu ve insan davranışını etkilediği konusundaki temel teorisini kabul ediyordu. Fakat bu anlayışın bastırılmış duygular ve reddedilen duyguların karanlık mahzeninin tamamlanmamış olması ve nevroza fazla odaklanması sebebiyle olumsuz olduğunu düşünüyordu. Jung’un “mitoloji, folklor ve din”in kahramanlarının psikoanalizlerini konu alan 1912 tarihli Psychology of the Unconscious kitabı, bu iki doktorun fikir farklılıklarını toplumda görünür kıldı. Jung’un akıl hocasından ayrılması onun için hem cesaret kırıcıydı hem de heyecanlandırıcıydı. Fakat şizofreni hastalarıyla çalışmak, onların ıstıraplı halüsinasyonlarına şahit olmak Jung’u “ruh hastalığıyla tehdit edildiği” konusunda ikna etti. Bir insan, doktor bile olsa kendi deliliği hakkında notlar almalıydı. Ardından Birinci Dünya Savaşı başladı ve bu savaş onun görülerini değiştirdi. Bu katliam sonucunda görülerini artık bir kehanet, bir kanıt olduğunu düşünüyordu. Editör ve çevirmen Sonu Shamdasani, bu görüşlerin “bireysel fanteziler ve dünya olayları arasındaki derin bilinçaltı bağlantıları” olduğunu söylüyor. Jung’un mitlerdeki arketipler konusundaki çalışması onu, sembollerin yaratılmasının insanlığın bir özelliği olduğuna ikna etti. Yani bu yaratım her zaman patolojik değildi. “Rasyonel ve irrasyonel gerçekliğin birleşimi” olan semboller, bilinçaltının temel ve gerekli sonuçlarıydı. Diğer bir deyişle, “en önemli işlevi”ydi. Bilince ulaşmak için arketiplerin ve sembollerin dilini kullandığımızda, bilinçaltı bize bilinci tek başına incelemekten daha etkili bir öz farkındalık sunar. Bu düşünceyi kabul eden Jung kendi keşfedilmemiş derinliğine doğru bir yolculuğa başladı. “Aktif hayal etme”yi uygulayan Jung, etkileşimde olduğu ve konuştuğu karakterleri büyü yoluyla çağırdı. Bu süreçte gördüğü rüyalar ona göre “bilinçaltının alt ifadeleri”ydi çünkü uyku halinde daha az gerilim hissediyordu. Kırmızı Kitap, Jung’un günlüklerinde (Black Books) kaydettiği “sadık bir şekilde yazıya dökülmüş” görüleri de içeriyor. Bunlara ek olarak yorumları ve gördüklerini resmettiği çizimleri de kapsıyor çünkü amacı okurları “sembolizmin psikolojik doğasını anlamaya” teşvik etmek ve onların “ruhlarına farklı bir açıdan bakmalarını” sağlamak. Kitabın tamamı Nietzsche’nin Jung’u oldukça etkileyen Böyle Buyurdu Zerdüşt kitabından sonra şekilleniyor. Nietzsche, Tanrı’nın öldüğünü söylerken Jung ise Kırmızı Kitap’ta “Tanrı’nın ruhta tekrar doğduğunu” iddia ediyor ve bu doğumu İncil, Apocrypa, Bilinircilik metinleri, Yunan mitleri, Goethe’nin Faust’u, Dante’nin İlahi Komedya’sı, Upanişadlar, Wagner’in Nibelung Yüzüğü gibi birçok kaynaktan esinlenerek yaptığı çizimlerle tasvir ediyor. Shamdasani’nin de belirttiği gibi, Jung’un etkilendiği bu kaynakların yazarları sabit bir kozmolojiyi kullanırken, Kırmızı Kitap bireysel bir kozmolojiyi şekillendirme girişimidir. Jung, kitabının yazım sürecinde bu girişimini denemeye devam etti ve analiz ettiği hastalarına da kendi görülerini tıpkı onun yaptığı gibi özetlemelerini ve kaydetmelerini önerdi. Aslında, Kırmızı Kitap’ı okumak bir ibadet mekânını ziyaret etmek gibi. Jung’un metnini anlamak, bilinçaltının varlığıyla karşılaşmak, onu dinlemek yalnızlık, sessizlik, odaklanma ve çabayı gerektiriyor. Üç bölüme (“Liber Primus”, “Liber Secundus” ve “Scrutinies”) ayrılmış kitabın başında, Jung “zamanın ruhuna hizmet ederken” yabancılaşmış olan ruhunu yeniden keşfediyor. Bununla beraber Elijah, Salome, bir yılan ve Şeytan’la bir dizi macera ve görüşmeye başlıyor. Anlatım bir dini kitabın kehaneti ve diyalektik karışımıyla ilerliyor. “Ormandaki Kale” gibi bazı kısımlar beklenmedik bir şekilde eğlenceli. Bu anlatıda Jung romanlardakine benzeyen bir kadınla karşılaşıyor ve bu kadınla “çok önceleri tartışmış.” Burayı şöyle anlatıyor: “Gerçekten de cehennemdeyim. Ölümden sonra olabilecek en kötü uyanış, bir kiralama kütüphanesinde dirilmek!” Fakat Jung’da öfke uyandıran bu geleneksel kadın başkahraman ona bir şeyler öğretiyor: Jung’un “sıradan ve eski” olarak gördüğü aslında onun aradığı “bilgeliği” içeriyor. Ormandaki kalede kapalı kalan kahraman bir arketip ve bu örnekte Jung’un entelektüel kibriyle mücadele eden bir arketip. “Bireyleşme,” Jung’un, bir insanın psikolojik bütünlüğe sahip olması için gerekli olan bilinç ve bilinçaltı birleşmesi için kullandığı sözcük. Ona göre, bu gelişmiş var olma hali her insanda mevcut değil. Shamdasani’nin deyimiyle “yetersiz şekilde yaratıcılık,” düzenden ayrılmak yerine toplumun “kolektif uyumluluğuna” bağlı kalmalı. Çünkü bu, bizi tüm kozmolojileri, mitleri ve dilleri bizim içimizde değil bizden bağımsız olduğunu varsaymamıza teşvik eder. Fakat Jung’un iddia ettiğine göre, kolektif bilinçaltı, kişisel bilinçaltımızdan daha derindir ve bilinçaltındaki güzelliği, korkuları ve bilgeliği bilinçte mümkün kılan her şeyi keşfetmek için seyahat edebileceğimiz bir krallıktır. Kırmızı Kitap, orijinalindeki her bir sayfanın aynı basımını, Shamdasani’nin kapsayıcı giriş yazısını ve Jung’un elyazısıyla yazdığı metnin çevirisini içeriyor. Jung’un çizimleri, mandalaların ya da onun deyimiyle “özümün bulunduğu halin şifreli yazıları” aslına uygun bir şekilde kopyalanmış halini içeriyor. Çeşitli antik motiflerle canlandırılan başarılı eserler okuru Kırmızı Kitap’ı hep masanın üstünde bırakmaya itiyor. Boyutlarının büyüklüğü sebebiyle kütüphaneye de sığmayacaktır zaten. Kitabın büyüklüğü de okura bir uyarı niteliğinde: Jung’un bilinçaltını takip etmeye karar verdiğiniz halde bu yolculuğun bitmesi bir hayli zaman alacaktır. Shamdasani, kitabın yazıldığı döneme dair tarihi bilgiler de veriyor. Jung’un içsel yolculuğuna başladığı bu dönemde öz deneyimleme oldukça yaygındı ve spiritüalizm o dönemin önde gelen bilim insanlarının dikkatini çekmekteydi. Bu bilim insanları, ölülerden ziyade yaşayan insanların zihinlerine ulaşmak için medyumların başvurduğu “otomatik yazma, trans konuşma ve kristal görü” gibi yöntemleri keşfediyordu. Kırmızı Kitap’ın tamamlanması ve yayımlanması arasında geçen on yıllar onu daha az etkileyici ya da ilgi çekici kılar mı? Tabii ki hayır. Shamdasani’ye göre “eleştirel anlamda, ‘Liber Novus’ ilave bir yorumlama gerektirmiyor çünkü zaten kendi yorumunu barındırıyor.” Bu sebeple bu kitap Jung’u anlama sürecinde okumaya başlanacak kitaplar arasında sayılabilir. Kırmızı Kitap bize sadece içgözlemin önemi hatırlatmıyor, aynı zamanda özümüzü, zamanın ruhundan ayırmamız konusunda rehberlik ediyor. Günümüzde hâlâ yaşıyor olsaydı Jung da bloglar, tweetler, akıllı cep telefonları gibi zamanın bitmek bilmeyen, önemsiz dikkat dağıtıcıları karşısında hayrete düşer ve rahatsız olurdu. Modern tarihin gerçek öngörülü insanlardan birinin eseri olan Kırmızı Kitap sınıflandırmanın dışında kalan tekil bir çalışma. İnsan olmanın ne anlama geldiğini sorgulaması sebebiyle psikoanalizin tarihin ötesine geçiyor ve Marx, Orwell ve elbette Freud gibi diğer devrimci düşünürlerin arasında Jung’un yerini vurguluyor. Jung bu “en zor deneyi”nin başında kendisine soruyor, “Bu yaptığım nedir?” Bir ses bu soruyu cevaplıyor, “Bu, sanat.”

Çeviren: Deniz Saldıran

(NYT)


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR