Çağdaş Edebiyatta Kalan'ı Yeniden Düşünmek: Gemiler, Duvarlar, Çitler
19 Şubat 2018 Edebiyat Kültür Sanat Roman

Çağdaş Edebiyatta Kalan'ı Yeniden Düşünmek: Gemiler, Duvarlar, Çitler


Twitter'da Paylaş
0

The Water Knife ya da Su Bıçağı hem distopik bir romandır hem de etkin bir öznedir. Öznedir çünkü şiddetin ve dışlamanın eyleyicisidir. Dahası, dünya sona ererken yekpare bir umutsuzluk ve bencillik içinde inşa edilmeye çalışılan bütün gemileri, yapıları ve içe kapanık şehrimsi fanusları içeren, komşuyu ve Öteki'yi düşünmeyen bütün sistemler topluluğudur.
Deniz Gündoğan İbrişim
Her geminin suda kendi gölgesi vardır. Her gemi kendi hikâyesini taşır, kendi demirini atar suya. Ancak hiçbiri benzemez bir diğerine. Felakete karşı ayakta kalmanın sığınağıdır gemi. Açık sularda kaybolmaktan, kıyıya vurmaktan korkarız. Limana varmak isteriz, hiç vakit kaybetmeden. Geminin içindeyken, var olabilme çabaşı içinde, dışarıyı pek düşünmeyiz belki. Geminin neyi kurtardığını, neyi kurtarmadığını, neyi içine aldığını ve neyi dışarıda bıraktığını da görmeyiz pek. Gemi içeride neyi üretiyor, dışarıya neyi ve kimi atıyor? Neyin olasılığının kapısını kapıyor ve yine neyin olasılığının kapısını açıyor? Geminin içinde kalanlar ve geminin dışına silkelenenler peki? Ne kalıyor geriye? Gemi metaforunu yaşadığımız onca felaketle, savaşla, zorla yerinden edilmeyle, göçle birlikte düşündüğümüzde aklımıza ilk gelen Leyla Erbil'in Kalan'ından (2011) acı ve öfkeyle yoğrulmuş bir tutkunun kabuk bağlayamamış onca yarasıdır. Yasını tuttuğumuzsa derinde gömülü kalıntılardır: … deniz kıyısıyla çevrili sur kalıntıları kalıntıların altı daha da altı daha daha altı uygarlığımızın saldırısına uğramış geçmişin sonsuz alt katlarına doğru açılan ölü kentlerin ruhları iç içe hem yabancı hem bizim sayılan hem bizim olan hem olmayan hem yer altı hem yerüstünün ruhunu taşıyan bu merhametsiz kentin insanlarıyız ve yakında çok yakında zalim zamanın bir hiçi kadar yakında biz de aşağıya gideceğimizi bilerek şimdilik dolaşıp durmaktayız toprağın üzerinde. (6)
Geminin dışında kalan dünya, önümüzde tıpkı Walter Benjamin'in söylediği gibi ardı ardına kümelenen yıkıntılar üzerinde ayaklarımızın dibine fırlatılan bir felaket midir şimdi?
Denizin ve okyanusun altı, suyun kendine ait dünyasının ritmi çoğu kez yerüstüyle konuşmaz ya da duyuşsal titreşimlerini biz pek duyamayız. Erbil'in çok güzel dile getirdiği gibi hem yabancı hem bizim sayılandır derinler. Hem bizimdir hem günlük yaşantımızda çok da yer vermediğimizden tuhaf ve tekinsiz biçimde bizim olmayandır. Geçmişin sonsuz kalıntılarının ve o kalıntılar üzerinden yepyeni bir yaşam kurma arzusunun izini Nuh efsanesine ve tufanına değin götürebiliriz. Nuh tufanını hepimiz biliriz. Tufan, farklı yerel efsanelere ve kutsal kitaplara göre Tanrı tarafından bir kavmi, milleti ya da tüm insanları cezalandırmak amacıyla gönderildiğine inanılan büyük felaket. Tufan'ın detayları her kültür ve dini inanışta görece değişik algılanır. Tufan yalnızca kutsal metinlere özgü bir kavram da değildir; kutsal metinlerden önce birçok mitolojide, efsanede de rastlarız Tufan'a. Türk inanışındaki yeriyse daha çok arketip dünyaya, yeryüzünün yeniden ilk başlangıçtaki sularla kaplı haline dönüşe işaret eder. Eski Ahit'in Genesis (Yaratılış) bölümünde verilen sayılara göreyse, yaratılıştan Nuh'un doğumuna kadar geçen süre 1056 yıldır. Tufan ise Nuh yaklaşık 600 yaşındayken gerçekleşir. Tanrı'nın büyük sel olduğnda Nuh'u kurtarıcı olarak görevlendirmesi bu zamana denk gelir. Nuh bir gemi yapar ve geminin içinde kendi ailesiyle birlikte bütün canlılardan bir çift alarak Tufan felaketinden korunur. Böylece, Nuh Tufanı, büyük sel felaketinin ardından dünyanın "seçilenlerle" ve "kalanlarla" birlikte yeniden kurulmasını salık veren en eski hikâyelerden biri haline gelir. Ne var ki biz bu hikâyenin kurtuluş bölümüyle ilgileniriz çoğu zaman. Geminin içinde ne olduğunun ve içerinin nasıl düzenlendiğini, gemiye teker teker nasıl binildiğini— belki de hangi hiyerarşik düzenle gemiye doluşulduğunu— ve içeriden dışarıya, dışarıdan da içeriye bakışı pek irdelemeyiz. Geminin iç dinamikleri nasıl işliyordu ve gemi gerçekte ne kadar büyüklükteydi? Dünyanın bütün hayvanları o gemiye gerçekten sığabilmiş miydi? O gemide bulunmayan hayvan türleri ne olacaktı? Geminin kapısını dışarıdan Tanrı mı kapatmıştı yoksa geminin kendi kendine kapanan bir kapı sistemi mi vardı? Nuh'un oğulları ne yapıyordu? Peki, Nuh'un eşi? Gemide atık sistemi nasıl işliyordu? Çöp ve atık nereye gidiyordu, direk okyanusun dibini mi boyluyordu? Gemide emek ve iş gücü nasıl işliyordu? Yemek düzeni ve yemek dağıtımı nasıl çalışıyordu? Gemide hayvanlar nasıl ürüyordu? Çoğu hayvanın gece avlanıp yemek yediği düşünülürse, Nuh ve ailesi geceleri uyuyabiliyor muydu? Gemide kendiliğinden mikrop ve hastalık türeyebilir miydi? Tufandan kalanlarla, içeriden bir şekilde dışarıya sızanlar ve elbette dışarıda amansız dalgalarda yitip gidenlerle birlikte okyanus neye dönüşüyordu? Tufandan arta kalan yarı canlılarla, ölü bedenlerle beslenen balıklar ve su altı yaşamı, gemidekilerin aksine canlanıp hayat bulup bambaşka bir tecrübe yaşamıyor muydu? Tufan dinince peki? Tufan'ın ardından çıkan gökkuşağı ve seçilmiş-kalanlarla birlikte yeni bir düzenin ister istemez parçası olduğunu anlayan insan, kurtuluşu da "oh be" diyerek iliklerinde hissetmiş miydi? Yoksa tuhaf bir suçluluk duygusuna mı kapılmıştı? Nuh'un Gemisi metaforu dâhil etme/dışlama ikiliği ekseninde sayısız soruyu özellikle edebiyatta bugüne değin beraberinde getirmiştir elbette. Geminin dışında kalan dünya, önümüzde tıpkı Walter Benjamin'in söylediği gibi ardı ardına kümelenen yıkıntılar üzerinde ayaklarımızın dibine fırlatılan bir felaket midir şimdi?
Ursula K. Le Guin, Cormac McCarthy, Margaret Atwood, Amitav Ghosh, David Mitchell, Saci Lloyd insan eliyle olan değişimleri farklı ve incelikli anlatım teknikleriyle okurla buluşturan harika yazarlardan sadece birkaçı.
Kimileri dünyayı alevler yutacak, buzlar örtecek, sular götürecek diyor. Kimileriyse dünyanın sonunun insan elinden olacağını düşünüyor. İnsanın dünyaya olan etkisinin en üst düzeye çıktığı Sanayi Devrimi'nden bugüne değin gelinen ve hâlâ içinde olduğumuz süreç, Antroposen ya da İnsan Çağı, bu düşüncenin en temel nedeni. Yaşadığımız krizlerin, afetlerin ve yıkımların dünyanın doğal dengesini çoktan değiştirmeye ve dünyayı çoraklaştırmaya başladığını biliyoruz. İnsan Çağı'nın öyküleri ve romanları son otuz yıl içinde çoktan yazılmaya başlandı bile. Ancak geçtiğimiz yıllarda özellikle çağdaş Amerikan edebiyatında bu türlerin artışını görmek çok mümkün. Özellikle bilim kurgu ve distopya romanları ya da eko-roman diye adlandırabieceğimiz türler İnsan Çağı anlatlarıyla iç içe geçmiş durumda. Ursula K. Le Guin, Cormac McCarthy, Margaret Atwood, Amitav Ghosh, David Mitchell, Saci Lloyd insan eliyle olan değişimleri farklı ve incelikli anlatım teknikleriyle okurla buluşturan harika yazarlardan sadece birkaçı. Amerikalı bilim kurgu yazarı Paolo Bacigalupi'nin 2015'te yayımlandığı son derece incelikli kurgulanan The Water Knife (Su Bıçağı) romanı dünyayı kuraklığın esir aldığı yakın bir geleceğe götürür bizi. Güneybatı Amerika'da, özellikle Arizona'nın Phoenix bölgesinde amansız bir kuraklığın başladığı yakın gelecekteyizdir. Bacigalupi'nin yakın gelecekteki kurak dünyası ve bu kuraklığa karşı alınan önlemler Nuh'un Gemisi metaforunu anımsatır bize. Kuraklığa karşı ne yapabileceğini düşünen kimi "varlıklı" insanlar, tıpkı Nuh'un Gemisi gibi bir koruma planı inşa etmeye girişirler. Şehrin üst düzey zengin insanları, Kolorado Nehri'nden taşınan suyla şehrin su ihtiyacını karşılayan şirketin (The Water Knife şirketin adıdır) sahibi Angel Velasquez'le anlaşırlar. Kuraklığa karşı duvarlar inşa ederler, evlerinin önüne çitler çekerler. Elbette duvarın ve çitin içinde şehrin varlıklı ve ileri gelen kimseleri vardır. Catherine Case, Kolorado Nehri'den gelen suyun nerdeyse hepsinin imtiyazını eline alır; belediye depolarının hakkını da kendi üstüne geçirir ve inşa ettiği duvarın içinde, kendi insanlarıyla birlikte yemyeşil bereketli bir vaha yaratır: "Dışarıda sadece çöl ve ölüm vardı. Ama içeride yemyeşil bir orman, billur göller,     bolluk bereket vardı. Yaşam vardı. Ve Catherine Case, teknolojinin olanaklarıyla donanmış ileri görüşlülüğünü emniyet sağlamak için var gücüyle ortaya koydu; sürüsü güvendeydi, kendisi güvendeydi.* (52) The Water Knife ya da Su Bıçağı hem distopik bir romandır hem de etkin bir öznedir. Öznedir çünkü şiddetin ve dışlamanın eyleyicisidir. Dahası, dünya sona ererken yekpare bir umutsuzluk ve bencillik içinde inşa edilmeye çalışılan bütün gemileri, yapıları ve içe kapanık şehrimsi fanusları içeren, komşuyu ve Öteki'yi düşünmeyen bütün sistemler topluluğudur. Bu bağlamda biopolitik bir anlam kazanıp yaşam-ölüm arasında sallanan iktidar sarkacıdır. Bedenleri disipline edici bir özellik kazanarak kimin hayatının yaşanabilir ve kiminkinin kurtulabilir olduğuna karar veren mekanizmadır. Romanın sonunda su şirketinin sahibi Angel şunları söyler: "Bazısı her zaman hayatta kalır." Evet, bazısı her zaman hayatta kalır. Duvarın içindekiler zaten güvendedir ve bu bazısı kimdir? Sanırım Leyla Erbil'in kalanıdır o; Nuh'un Gemisi'nin içine almadığıdır; belki içine alıp da bilemediğimiz bir nedenden dolayı tekrar dışarıya fırlattığıdır? Geminin içini bilemiyoruz çünkü. Denizin karaya ya da sahile attığıdır kalan. Kim bilir? Gemi metaforu bugün hâlâ var; çoğu zaman duvara ve çite dönüşüyor. Kalan her kimse ve her neyse duvarın ya da çitin üzerinden bize bakıyor, hangi tanımlara ve kutulara sığmayacağını bas bas bağırıyor. * Romandan çeviri bana ait.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR