Menekşe Kaya, Koray Kaya,
Asaf Koçak’ın anısına saygıyla
Nasır tutmuş, sert ellerin basıncını duydu, parmak uçlarıyla yüklenip onu nasıl sarstığını hatırlıyor. Ellerin ayrımlarda gezişini, kaşındığında tırnaklarının dibine dolan kurumuş, sertleşmiş kafa derisini, geçmek bilmeyen o ürpertiyi anımsadı; gülümsedi. Yüzlerine bakan gençleri fark etti sonra, omuzlarına vurdu yiğitlerin: “Gelin benimle.” Merdivenlerden yukarıya seslendi uzun boylusu, aşağıya atlamadan son kez bağırdı.“Aziz’in itleri, it oğlu itleri,” dedi perdeyi yakan, heyecandan ağzından köpükler boşandı.
Delikanlıların havada kısa bir an süzülüşünü yakaladı, göz açıp kapamaya aşağı atladılar. Genzini yakan kokuyu anımsattı ona yeniden; anasının bacakları arasında, iki büklüm otururken kadının bitlerini ense kökünden benzinle çekip ezişini, tırnaklarını bastırdıkça o ürpertiyi anımsadı; gülümsedi… Aşağıya iner inmez onlara arabaları gösterdi. Koştu gitti önlerinden, arabanın yanına vardı birisi, altından tutup kaldırmaya çalıştı. Bidonların durduğu yeri söyledi. "Getirelim hemen, ateşleyelim," dediler. "Durun," dedi Mehmet, "yetmez," öbür arabayı gösterdi. “Şunu da devirirsek o zaman oteli alır.” “Ya Allah," diyor uzaklaşıyorlardı, koşar adım geriye çıkarken onlar, öbürleri bidonu boşaltıyordu. Ellerini başına götürdü Mehmet; saç diplerine uzayan o gergin tele abanacak; adaletin kolu olmuş tüm cemaat tek bir insan… Gırtlaktan ağızlara, kırık dökük dişlere yükseldi, müminler, alkışlar, o heybetli gövdeyi görüyordu, dizlerinin üzerine çöküp secde etti haşmetine; gülümsedi. Arkadan gelenler ateşi çaktı.
Gözlerinin önünde büyüyordu. “Yanıyor," hep bir ağızdan, avaz avaz, "Şeytan Aziz yanıyor," İsmail kendinden geçmiş, başını sallıyor. "Gücünü göster ya Rab," diyor, yalvarıyordu, polisin anonsu duyuluyordu boğuk, uzak bir bölgeden, daha yakın, daha da yakın, tırsmış öfkelerinden, sesi cızırtılı. “Dağılın, haklı tepkiniz yerine ulaşmıştır,” diyordu, ânında sönüveriyordu memurun sesi, “dağılın…” Genzini yakan kokuyu duydu Mehmet, keskinlik iştahlandırdı onu; isteği büsbütün gerçek oluyordu artık, sevindi. Derken parladı ateş, birdenbire, gürültüyle patladı. Saçları alev almış tutuşuyor! Çıtır çıtır yanan, büzüşen bir şey, kıvrım kıvrım iç gıcıklayan o his! Korkuyla başını yokladı. Sıcaktı, çok sıcak, korktu ama yok, yanmıyor. Zifir gibi kara duman büyüdü, giderek ağırlaştı. Azabı, cezayı, alevlerin binayı sarışını izledi, pisliklerin bez bez tutuşacağına sevindi. Islık çaldı, en uzun ıslığı İsmail'le o çaldı, “Kimse bizi durduramaz artık İsmail,” dedi, “kimse bunu durduramaz artık.”
*
Dışarıda olan biteni değil de sanırsın bir fıkra anlatıyor. Gülmeye benzer bir hırıltı ekledi hikâyenin sonuna, bir sırrı paylaşıyormuşuz gibi bana baktı öylece, sustu. Ayakta dikiliyordu, yanımızdaydı hep, yanıbaşımızda. Korkmuyor mu hiç, diye düşündüm. Korkmuyor mu bu adam? Dışarıdakilerin uğultusu yeniden içeriye vurdu. Ses değildi sanki duyduğumuz, görünmeyen bir delikten karanlığa dolan rüzgâr… Merdiven başındaki topuza tutunurken göz göze geldik bir kez daha, gülümsedi. Cebinden metal, uzun bir dikdörtgen çıkardı. Yumruğunda bir cevher tutuyormuş gibi iki yana hızlı hızlı sallayıp… “Bir şarkı çalayım size,” dedi birden, elindeki mızıkayı havaya kaldırdı. Koray'ın titreyen elini elimle bastırdım, kısa parmaklarını sıkıca kavrayıp. Kulağına eğildim: “Biraz sonra çıkacağız,” dedim. “Bak göreceksin, ablam demişti, diyeceksin. Güpegündüz hem de, kentin orta yerinde, olur mu hiç öyle şey?” Yanaklarını sildim. “Korktun sen, korktun,” dedim, “şimdi Asaf Ağbi'ye bak.”
İzlemeye koyulduk. O konuştukça titreyen sakalını, dört bir yana dağılmak isteyen coşkuyu, simsiyah. Yüzü bu siyahlığın içinde küçülmüştü, Koray'ın elini sıkıyordum bir yandan, terledim onun yüzüne baktıkça, terledim. “Çingeneler Zamanı'nı çalayım size,” dedi Asaf Ağbi, oturduğumuz yerde doğrulduk. Koray'a döndüm, “Dinle,” dedim. Küçük, tombul elini avucumun içine kıstırdım. Ellerine ufak, kuytu bir göl sığdırmış, elleri ıslak. Çıt çıkarmadan, nefesini tutmuş beni bekliyordu. Parmaklarımı parmaklarına kenetleyip başımı usulca başına yasladım: “Ben seni hiç bırakır mıyım?” Mızıkasını dudaklarına götürdü Asaf Ağbi, yanaklarını şişirdi. Öyle derin, dupduru bir su döküldü orta yere. Çingenelerin rengârenk giysilerini istedim. O başını eğmişti çoktan, avurtları inip kalkıyordu yalnız, gözleri kapanmıştı. Ben bekledim. Ne kıvrak dansları geliyor dinledikçe, ne de o giysiler. Kızlar dudaklarını kıpırdatıyor, tam olarak seçilemeyen sözler mırıldanıyordu. Karnıma giren ağrıdan sezinliyordum. Duyduğum ezgi giderek sesimize benziyordu. Yakıcı, durdurulamayan bir şey yükseldi. Dışarıdan mıydı bu ses, içeriden mi geliyordu, anlamadım. Uğultuyu bastıran, tüylerimizi ürperten, kara sakalını ağlatan. İki dudağının arasından yükselirken. Elleri yavaşladı. Mızıkayı çekti ağzından, soluğundan artakalanı gözledim, sesin çözülüp aramıza karıştığını. Gözlerinin bir başka parladığını, başını omzuma dayayan Koray'ın artık ağlamadığını. Biliyordum. Asaf Ağbi'ye bakıyordum ben. Gözlerini döşemelerden ayırmadan. “Beğendiniz mi,” dedi yalnızca. Gülümsedi.






