Camus ile Karşılaşma: “Yapıtlarımın merkezinde karşı konulmaz  bir güneş var.”
7 Mart 2019 Söyleşi Edebiyat

Camus ile Karşılaşma: “Yapıtlarımın merkezinde karşı konulmaz bir güneş var.”


Twitter'da Paylaş
0

Tüm gençliğim Gide’in etkisi altında geçti veya daha net olmak gerekirse, Malraux-Gide birleşiminin. Ama Grenier deyim yerindeyse bahçenin bekçisi olarak kaldı. O zamanlar Montherlant da beni derinden etkilemişti.

Gabriel D'Aubarède: Henüz gelişme çağında bir yazar olan Albert Camus, genç kuşağın ileri gelen düşünürlerinden biri olarak değerlendiriliyor. Yine de tereddüt etmeden söyleyebilirim ki bir an olsun bilgiç birinin veya bir akıl hocasının takınacağı kurumlu bir ifadeye rastlamadım onda. Dahası, bu gibi meselelerle arasında mesafe varmış gibi görünüyordu. Yazılarının ağırbaşlılığına sızan, belli belirsiz kendini gösteren bir ironiyle, “Çoğu zaman katı bir şahsiyet gibi resmedildim” diyordu.

Sıkıntı sinmiş yüzünde ihtiyatlı bir gülümseme var; oldukça koyu, dalgalı saçlarının altında kalan geniş, kırışık alnıyla, bizim iklimlerde rengi açılmış teniyle mert bir Kuzey Afrikalı yüzü. İhtiyatlı ama rahat da; hafif pes sesinin alaylı bir tona kaymakla ilgili bir çekincesi yok.

Albert Camus: Başlarda dünya bana düşmanca görünmezdi. Mutlu bir çocukluk geçirdim...

GDA: Yoksulluğun içinde, yoksulluğa rağmen mutlu. Konstantin vilayetinde bir kasabada, Mondovi’de dünyaya gelir. 1914 savaşının dul bıraktığı annesi, iki çocuğunu yetiştirmek için çok çalışmak zorunda kaldığı Cezayir’e onu götürdüğünde henüz bir yaşındadır. Ne var ki bir kez olsun haset ya da burukluk duymayacaktır. Bu türden şeyleri tanımaz. Doğanın nimetleri arasında kendini zengin hisseder. Afrika’da muhakkak bu daha kolaydır. Güneşin ve denizin tadını çıkarır, sokakta, sahilde yaşamaktan mutluluk duyar, ta ki gün gelip de bir şeyler bilmenin önemine ikna oluncaya kadar. Cezayir Lisesi’nde eğitim görür, üniversiteye gidebilmek için türlü işlerde çalışır. Oyunculuk bile yapacaktır...

AC: Kendi adıma zorlu deneyimlerim oldu. Ne var ki hayata kalp kırıklığıyla başlamadım. Aynı şekilde, birçokları gibi edebiyata ne ilenerek ne de onu yererek başladım, aksine hayranlıktı beni ona sevk eden.

GDA: Yazma eğiliminiz nasıl ortaya çıktı? Kendini ilk göstermeye başladığı zamanı hatırlıyor musunuz?

AC: Bunu anlatmak zor. Öte yandan Jean Grenier’nin ödünç verdiği, genç bir yazara ait kitabın bende yarattığı sarsıntıyı hatırlıyorum: André de Richaud’nun Acı kitabıydı. Henüz gencecik bir adamın hayatındaki bu küçük sarsılma anlaşılabilir olmalı. O dönemde her şeyi okurdum, Marcel Prévost dahil. Ama Richaud Acı’da aşina olduğum şeylerden bahsediyordu. Yoksul çevreleri resmediyordu, duyduğum özlemleri betimliyordu. Kitabı okuduktan sonra benim de ifade edecek kişisel bir şeylerim olabileceğini hissettim. 

GDA: Jean Grenier’nin ismi geçti. Yanılmıyorsam Cezayir Lisesi’nde öğretmeninizdi.

AC: Evet. Grenier bana felsefi düşünmeyi öğretti, okumalarıma rehberlik etti. Üslup ve duyarlık bakımından başta gelen yazarlarımızdan o. Alçak gönüllülüğünden, mesafeli tavrından ötürü kendini göstermemesine üzülmemek elde mi? Les Iles (Adalar) hayran olunası bir kitap. Üstelik kendinize rağmen sizi daima aslolana yaklaştıran ne harika bir arkadaş! Grenier benim üstadımdı, hâlâ da öyle.

GDA: Sanatınızdaki son derece klasik duruluk bana çoğu kez Gide’in de sizin için öyle bir yeri olduğunu düşündürmüştür.

AC: Tüm gençliğim Gide’in etkisi altında geçti veya daha net olmak gerekirse, Malraux-Gide birleşiminin. Ama Grenier, deyim yerindeyse, bahçenin bekçisi olarak kaldı. O zamanlar Montherlant da beni derinden etkilemişti. Yüksek üslubundan dolayı değil: Service Inutile (Lüzumsuz Hizmet) beni harekete geçiren bir kitap oldu... Çağdaşlarımızı okumaktan yorgun düşüp geri döndüğümüz eski yazarlardan Tolstoy var bugün bile canıgönülden okuduğum. Tolstoy’da, elbette Dostoyevski’ye kıyasla kendini daha az belli eden bir trajedi, bir bunaltı var; onu daima sarsıcı buldum, çünkü yaşamının son ânına dek bu trajediden nasibini aldı. Kendi yatağında can veren yine de Dostoyevski olmuştu...

GDA: Siz de bunaltılarla az boğuşmadınız. Karamsar bir yazar gibi göründünüz. Böylesi ağır bir ün kazanmış olmakla ilgili ne düşünüyorsunuz?

AC: Her şeyden önce, açıkçası bunun tersi bir tavır bana göre değildi. Rahat bir iyimserlik bugünün dünyasında gülünç olmaz mıydı? Bununla beraber, dünya kendi yıkımına koşuyor gibi bir düşünceye kapılanlardan değilim. Uygarlığımızın kaçınılmaz çöküşüne inanmıyorum. Bu konuda makul yanılsamalar da beslemeden... evet, yeniden doğuşun mümkün olduğuna inanıyorum. Eğer ki dünya kendi yıkımına koşuyorsa, kıyamet tellallığı yapan düşünceleri sorumlu tutmak gerekir. Bu tür sahte tavırlar beni dehşete düşürmüyor. Lanetli şairlerinki de bende merhamet uyandırmıyor.

Ne zaman içimdeki esas şeyi arasam, bulduğum daima mutlu olma eğilimimdir. Her varlığa capcanlı bir ilgi duyuyorum. İnsan türünü hiç hor görmüyorum. Saygı ve hayranlık duyduğum birtakım insanların çağdaşı olmaktan gurur duyuyorum... Yapıtlarımın merkezinde karşı konulmaz bir güneş var. Sanıyorum tüm bunlarla pek de mutsuz bir tablo çizdiğim söylenemez.

albert camusGallimard yaynevinin ofisinde.

GDA: Mutsuz değil. Huzursuz, ağırbaşlı. Yüzyılımızın içinde bulunduğu drama sizin gibi duyarlı olup da nasıl öyle olunmaz ki?

AC: Aslında fazlasıyla öyleyim, belki o bahsettiğiniz duyarlılık beni şimdiye dek arzuladığımdan daha “kara” yazmaya itti.

GDA: Ama sanıyorum bu sayede gençlerin büyük bölümünün güvenini ve ilgisini kazandınız. Hatta yeni kuşak sizi akıl hocalarından biri olarak görüyor. [Bu defa Veba’nın yazarı samimiyetle gülüyor.]

AC: Akıl hocası, şimdiden! Ben kimseye bir şey öğrettiğimi iddia etmiyorum ki! Kim böyle bir şeye inanıyorsa hata yapıyor. Gençliğin karşılaştığı sorunlar benimkilerle aynı, hepsi bu. Üstelik onları çözmüş de değilim. Dolayısıyla sözünü ettiğiniz rolü oynayacak biri olarak görmüyorum kendimi...

Gençler neyin peşinde? Birtakım kesinlikler. Onlara sunabileceğim pek bir kesinlik yok. Kesin olarak ancak şunu söyleyebilirim: Daima hayır diyeceğim belli bir yozlaşma var. Sanıyorum gençler bunu seziyor. Bana güvenenler onlara asla yalan söylemeyeceğimi biliyor. Gençliğin başkalarından kendi adına düşünmeyi talep etmesine açıkça “hayır” demeliyiz. 

Durum bundan ibaret.

GDA: Gelelim eğitiminize. André Gide’den aldığınız derslere gönül borcunuz var. Ama hangi Gide’den bahsediyoruz? Ne de olsa birkaç tane var, değil mi? Hem ne olursa olsun Tohum Ölmezse veya Günlükler’in Gide’i gibi, yapıtlarınızda kendi hayatınıza dair gizli noktaları ele veren herhangi bir iz yok.

AC: Benim inancım her şeyden önce sanatçının kendisine, modern klasikler arasında esaslı bir yere sahip Prétextes’in (Mazeretler) Gide’ine. Kural tanımaz bir yapım olduğunu iyi bildiğimden, kendimi sınırlarını bilen bir sanata vermem gerekti. Gide bana bunu öğretti. Dizginlenmiş romantizm olarak değerlendirilen klasisizm anlayışı benimkiyle örtüşüyor. Sanatsal şeylere duyduğu derin saygıya sonuna kadar katılıyorum. Ben de sanatın en yüce konumda olduğu fikrini benimsiyorum. Hiçbir şeye tabi olmasına müsaade etmeyecek kadar yükseğe koyuyorum sanatı. 

GDA: O halde Albert Camus’ye “angaje” edebiyatla ilgili âdet haline gelmiş o soruyu hiç sormayayım. Yanıtını almış sayılırız. Yine de hemen belirtelim, Camus’yü karakterize eden açıklık kaygısı bir titizlikten olduğu gibi incelikli olma eğiliminden de kaynaklanıyor.

AC: Zaman aşımına uğramış estetik anlayışlara ve sanatsal formlara bel bağlamasak iyi olur. Kendini siyasi Gorgon’un büyülü kollarına bırakmış bir yazarın hata yaptığı su götürmez. Aynı şekilde çağın toplumsal sorunlarına kulak tıkamak da bir hata... Kaldı ki bu kaçış kesinkes nafile olurdu: Gorgon’a sırtınızı çevirin, o da harekete geçsin... Eni sonu bir şeyler yaratan bütün sanatçıların amacı nedir? Çağının tutkularını resmetmek. On yedinci yüzyılda aşka dair tutkular insanları daha bir ilgilendiriyordu. Ama bugünün tutkusu kolektif tutkular, çünkü toplum kargaşa içinde. 

Sanatsal yaratım, çağımızın felaketlerinden bizi uzaklaştırmak şöyle dursun, bize verdikleriyle çağa yaklaşmamızı sağlayan bir mecra. Totaliter rejim bu durumun gayet farkında, ne de olsa bizi birincil düşmanı olarak görüyor. Sanatı yok eden her şeyin insanı mutsuz eden ideolojileri güçlendirmeyi amaçladığı gün gibi ortada. Dünyaya herhangi bir kötülüğü dokunmamış birileri varsa yalnız sanatçılardır.

GDA: Aynı şeyi filozoflar için de söyler miydiniz?

AC: Avrupa’nın meşum dehalarına bugün filozof deniyor: Hegel, Marx, Nietzsche de onlardan.

GDA: Nietzsche mi? Manevi soyunuzdan biri sanıyordum onu.

AC: Elbette öyle. Nietzsche’de hayranlık uyandıran şey, düşüncesinde sakıncalı görünen kısımları düzeltebiliyor oluşumuz. Onu kesinlikle Hegel ve Marx’ın üstünde tutuyorum.

Bugün onların Avrupa’sında, onların yarattığı Avrupa’da yaşıyoruz. Sundukları mantığın sınırına vardığımızda başka bir geleneğin de olduğunu hatırlayacağız: insanoğlunu görkemli kılan ne ise onu yadsımayan bir gelenek. Bereket versin, biz öteki Akdenizlilerin hiçbir zaman kaybetmediği bir ışık var. Eğer ki Avrupa Akdeniz kültürünün belli başlı değerlerine –örneğin ölçülüğe, “ılımlılık” gibi bir ölçüyle ilgisi olmayan gerçek ölçülülüğe– sırtını dönecek olursa bu terkedişin sonucunun ne olacağını varın siz düşünün. Ufaktan kendini gösteriyor bile.

GDA: Elbette bir Akdenizlinin bu trajik konjonktürde söyleyecek bir şeyi olurdu. Yine de böyle bir rol üstlenmek için aşırı mesafeli ve kuşkucu değil mi?

AC: Öyleydi, ancak kendi doğrularının azizliğine uğrayana kadar. Bugün can çekiştiği barbar Avrupa’da daha az öyle sayılır. Provence’ınıza göre daha acımasız topraklar olan Kuzey Afrikalı bir Akdenizli olarak hüküm verdiğim doğru. 

GDA: Yeni yetenekler açısından da Akdeniz oldukça bereketli geliyor bana.

AC: Elbette. Bu sahiden bir gelişme! Önceki nesil okumayı bilmiyordu. Bakın bugün bir Audisio, bir Roblès, bir Jules Roy, Fréminville, Rosfelder, Pierre Millecan ve daha nicelerinin yanında Gallimard’da pek merak uyandıran bir romanla başlayan genç bir yazar var. Meyveler o topraklarda hızla olgunlaşır. Ne de olsa orası Jugurtha ve Aziz Augustinus’un yurduydu. Her an patlamaya hazır benzersiz bir karışım, değil mi?

GDA: Gelelim hazin Avrupa’ya. Birtakım Avrupalı romancıları düşünüyorum, düşüncenizin üstatları arasına koymadığınızı duyduğunda birçok kişinin şaşıracağı bir isim: Çek yazar Franz Kafka, absürdün büyük temsilcisi. 

AC: Bana göre Kafka çok büyük bir öykücü. Ama etkisi altında kaldığımı söylemek yanlış olur.

Edebi sanatıma dair oluşturduğum düşüncede rol almış bir absürd temsilcisi varsa, şahane roman Moby Dick’in yazarı Amerikalı Melville’dir. Sanıyorum Kafka’da beni biraz da olsa iten şey fantastik olması. Fantastikten rahatsız oluyorum. Sanatçının evreni hiçbir şeyi dışarda bırakmamalı. Oysa Kafka’nın evreni, dünyayı neredeyse topyekûn dışarıda bırakıyor. Hem sonra... bütünüyle umutsuz bir edebiyata gerçekten bağlanamazdım.

GDA: Oyun veya roman olsun, anlatılarınızın ne derece absürd felsefenin sembolik bir tercümesi olduğu düşünülebilir? Sık sık bu geliyor akla.

AC: Şu “absürd” sözcüğünün başına gelmeyen kalmadı, ne yalan söyleyeyim, bu durum sinirime dokunuyor...

Sisyphos Miti’nde absürd hissini tahlil ederken bir yöntem arıyordum, öğreti değil. Yöntemli bir şüpheciliği tatbik ediyordum. Şu “boş levha” dedikleri şeyi yapmak istiyordum, o noktadan sonra bir şeyler inşa etmeye koyulabilirdik. 

Hiçbir şeyin anlamı olmadığını varsayarsak dünyanın absürd olduğunu düşünürüz. Ama hiçbir şeyin mi anlamı yok? Hiçbir zaman bu konumda durabileceğimize inanmadım. Henüz Sisyphos Miti’ni yazarken başkaldırıya dair daha sonra yazacağım bir deneme geçiyordu aklımdan, orada absürd hissinin farklı yönlerini tanımladıktan sonra “başkaldıran insan”ı (tamamlamakta olduğum kitabın başlığı bu) çeşitli yönleriyle tanımlamaya uğraşacaktım. Ardından gözlem dağarcığımızı zenginleştirip düzelten yeni olayları, önceki tecrübelerle uzlaşmaya dair bitmek bilmez hayat derslerini ele alcaktım. Yapmaya çalıştığım şey bu... elbette hâlâ herhangi bir doğruya sahip olduğumu iddia etmiyorum.

GDA: Bana öyle geliyor ki Robert de Luppé fikirlerinizdeki kesintisiz gelişmeyi size adadığı küçük kitapla son derece iyi gösterdi.

AC: Hiç değilse nesnel bir duygudaşlık ruhu olan bir kitap, dolayısıyla yazarına hakkını teslim ediyorum. Beni belli bir sistemin boyunduruğu altında kalan ve öğretileri olan bir yazar gibi göstermediği için müteşekkirim.

Bir düşüncenin doğuşundan daha karmaşık ne olabilir? İyi bir açımlama meseleyi daima tersi ve yüzüyle ele alır. Eski Yunan, her daim dönmemiz gereken Eski Yunan bunu öğretiyor bize. Orası hem gölge hem ışık. Biz öteki Güneyliler güneşin karanlık yüzü de olduğunu iyi biliyoruz, öyle değil mi?

GDA: Jean Marchand gibi bir ressamın gökyüzü manzaralarında parlatmaya bayıldığı türden bir güneş mi?

AC: Aynen öyle. René Char da bu ikiliği güzel ifade eder. Onun ender şairlerimizden biri olduğunu düşünüyorum, bugünkü büyüklüğünü gelecekte de koruyacaktır. Demem o ki, Char çağının ilerisinde, hem de çağıyla yekvücut olmasına rağmen. Hıristiyan bir çağda pagan topraklara doğmak ağır bir yazgı hakikaten. Benim durumum böyle. Kendimi Hıristiyan değerlerden ziyade antik dünyanın değerlerine yakın hissediyorum. Delphoi’a gidip kendimi o yola bütünüyle adayamamam ne acı!

Çeviren: Kardelen Ayhan

Les Nouvelles littéraires

10 Mayıs 1951


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR