Camus: İnsan Neyin Yabancısıdır?
10 Mart 2020 Edebiyat Kitap

Camus: İnsan Neyin Yabancısıdır?


Twitter'da Paylaş
0

Görünen o ki, yıllar geçse çağ değişse de insan geliştiğini zannederken aslında hep aynı kalıyor. Hak ve hukuk güçlü olanın yanında duruyor.

Yaşadığımız dünyada yabancı olmak mıdır asıl gerçek yoksa yabancı hissettirilmek midir? İnsan neyin yabancısıdır? Dünyaya ait olan tüm insanlar yine bu dünyanın içinde nasıl birer yabancıya dönüşür? Yabancı ötelenmeli midir?

Tarih boyunca sömürgecilik var olmuştur ve ne yazık ki sömürgeciler kendilerini haklı gösterecek, vicdanlarını rahatlatacak gerekçeler sunarak yollarına devam etmişlerdir. Buna göre yaşamayı hak eden yalnız kendileri olmuştur. Sömürülenler ise vahşi yaratıklardır.

Fransız asıllı, Cezayir doğumlu Albert Camus 1942’de adını ilk kez Yabancı adlı romanıyla duyurur. Bir çeşit yabancılaşmanın da habercisi olur bu roman.

Roman, annesine bakmayıp Yaşlılar Evi’ne göndermiş olan Meursault’un annesinin ölüm haberini almasıyla başlar. Karakter kendi ağzından anlatır tüm olan biteni. Defin sırasında yas tutmayışı, definden hemen sonra sevgilisi Marie’yle denize, sinemaya gidişi, hatta seçtiği filmin komedi oluşundan doğal bir durum gibi bahseder.

İlerleyen bölümlerde ise bu sakinlik yerini bambaşka bir duruma bırakır. Meursault’un komşusu Raymond Sintes’in bir Arap kadını dövmesiyle her şey değişir. Meursault, dövülen kadının değil, Raymond’un yanında olur. Raymond bunun üzerine hızını alamaz ve bir arkadaşıyla beraber kadının erkek kardeşini ve onun arkadaşını da döver. Hikâyenin sonu trajiktir çünkü tüm bu olan bitenlere şahit olan Meursault, eline geçirdiği silahla Arap kadının kardeşini öldürür.  Önce bir el, sonra dört el ateş eder. “Yerde yatan bir cesede niçin ateş ettiniz,” diye soracak olan sorgu yargıcına, “buna güneş neden oldu” diyecektir.

Roman boyunca Arap’ın adını öğrenemeyiz. Onun  bir adı yoktur. Zaten mahkeme de Arap’ın ölümünü umursamaz. Camus romanında bu insanları düşünsel ve duygusal bir varlık olarak değil birer değersiz gölge gibi gösterir.

“Durmadan fellaha baktığım için onu kara bir leke halinde gözlerimin kenarıyla fark etmiştim.”

Bu yaşanan talihsiz olay Mearsault’un idamına sebep olur. Ancak romanda fark ederiz ki idam sebebi cinayetten çok karakterin annesinin ölümüne karşı olan duyarsızlığı ve mahkemeye af dilemeyişi üzerinedir. Mahkeme, Meursault’un annesinin ölümündeki kayıtsızlıktan yola çıkarak onu yargılar. Bu süreç Meursault’un geri adım atmaması ve mahkemeye karşı da duyarsız davranmasıyla iyice gerilir. Sonunda giyotine gönderilmesine karar verilir.

Romanın belki de en etkileyici bölümü, Meursault’un idamını beklerken yaşadığı psikolojik süreci anlattığı kısımlardır. Roman, idama ve onun yanlış olduğuna dikkati çekerken aslında günümüzde hâlâ ötekileştirilen ve yabancılaştırılan insanın, soykırımın, sömürgeciliğin, Doğu’nun bir hakkının olmayışının da üstü örtülü anlatımıdır.

Camus bir yandan nihilizmin kıyılarında dolaşır, diğer yandan maktule değil katile dikkat çeker. Böylece yalnız çağını değil, bugünleri de anlatmış olur.

Albert Camus’nun hayatı ve savunduğu fikirleri için yabancılaşan ve sömürülen insanı temsil ederdi demek ne derece doğru olur bilemem. Bir buçuk milyon Cezayirlinin yok edilmesine tepki göstermeyip, 1957 yılında idam cezasına karşı yazdığı Giyotin Hakkında Düşünceler adlı makalesiyle Nobel’le ödüllendirilmesi bir hayli düşündürücüdür.

Görünen o ki, yıllar geçse çağ değişse de insan geliştiğini zannederken aslında hep aynı kalıyor. Hak ve hukuk güçlü olanın yanında duruyor.

 


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR