Carmelo’ya Kaçış Planı
22 Kasım 2018 Öykü

Carmelo’ya Kaçış Planı


Twitter'da Paylaş
0

Geç kalkan insanlar profesörün sinirini bozuyordu, ama Valeria’yı uyandırmak istemiyordu, çünkü o uyumayı gerçekten çok severdi. “Çok uğraşıyor” diye geçirdi aklından, genç kızın narin profilini ve beyaz yastığa savrulmuş kızıl saçlarını seyrederken.

Profesörün adı Felix Hernandez’di. Genç gösteriyordu, aynı o dönemdeki pek çok yaşıtı insan gibi (yirmi yıl önce ise hepsi yaşlanmış olurlardı). Üniversite ortamı dışında dahi ünlü ve öğrencileri tarafından çok sevilen profesör talih tarafından kayırıldığına inanıyordu: Bir kız öğrencisiyle yaşıyordu, Valeria.

Mutfağa kahvaltı hazırlamaya gitti, tostların yanmadan nar gibi kızarmasına göz kulak oldu ve yeniden hatırladı: “Valeria bu sabah tezini savunacak. Tarihin üç dönemini unutmasa bari.” Kısa bir duraksamadan sonra ekledi: “Son zamanlarda kendi kendime konuşuyorum.”

Tepsiyi yatak odasına götürdüğünde genç kız duştan çıkıyordu, hâlâ ıslak ve bir havluya sarınmış halde. Ona bir fincan uzatırken aynada kendi yüzüyle karşılaştı: Çenesindeki şu kara külrengi deri lekeleri, daha yeni tıraş olmasına rağmen üç günlük sakalı varmış gibi gösteriyordu. Genç kıza baktı, sonra kendi görüntüsüne yeniden bir göz attı ve kendi kendine: “Ne tezat! Hakikaten çok talihliyim.” Genç kız heyecanla bağırdı:

– Uyanamasaydım mahvolurdum!

– Doktoranı alamayacağın için mi? Çok bir şey kaybetmezdin.

– Bir profesörden böyle laflar duymak inanılmaz!

– Öğrenmek için kimseye ihtiyaç yok ve insanlar artık bunu bilmiyor. Bir öğretmenle birlikte sınıfta olunca öğrenim gördük zannediyorlar. Vakti zamanında bilginin kaleleri olan üniversiteler bugün patent bürolarına döndü. Akademik bir unvandan daha değersiz bir şey yoktur.

Genç kız, sanki kendi kendine söylüyormuş gibi:

– Yazık ki ben bu diplomayı istiyorum.

– O zaman belki tarihin üç dönemini sayman iyi olur. İnsan önce mutluluğun tanrıya bağlı olduğuna inandı ve dini sebeplerle öldürdü. Sonra mutluluğu hükümet biçimine dayandırdı ve siyasi gerekçelerle cinayet işledi.

– Bu bana bir şiiri hatırlattı. Herkes sevdiğini öldürür…

Adam kıza baktı, gülümseyerek başını salladı:

– Çok uzun hülyalardan, gerçek kabuslardan sonra, diye açıkladı Hernandez, şu anki döneme geliyoruz. İnsan uyanır, hep bilmiş olduğu şeyi keşfeder, mutluluğun sağlığa dayandığını ve bu sefer de tedavi gerekçesiyle öldürmeye başlar.

  • Jüriyle bir tartışma başlatmak niyetindeyim.
  • Neye yarar! Belli bir yaşta doktorun ziyarete geleceğinden emin değil miyiz? Bu da öldürmenin bir biçimi değil mi? Tedavi amacıyla, elbette. Tüm nüfusu öldürmenin bir biçimi.

– Hepsini değil. Diğer kıyıya kaçanlar da var.

– İkinci bir ölümler dalgasının ortaya çıkması tehlikesiyle. Devasa. Bu da tedavi amacıyla.

– Ama onlara savaş ilan etsek, diye kaldığı yerden devam etti genç kız, görünüşte dalgın bir tonla, bir yandan da giyiniyordu.

– Bu o kadar kolay olmayacak. Doğu kıyısının elden ayaktan kesilmiş ihtiyarları usta aracılar gibi görünüyorlar; önemsiz ödünler vermekte maharetliler.

– Beni iğrendiriyorlar, dedi hazırlanmayı bitirmiş olan Valeria, ama savaşa tutuşmayı daha sonraya bırakmalarını yeğlerim.

– Er ya da geç karar vermek gerekecek. Peki ya öteki kıyıda bulaşıcı bir merkez geliştiyse? Etkisiz hale getirdiğimiz tüm hastalıkların mikrobik kültür üretiminin yapıldığı bir yer. Tabii eğer birisi yaşlanmayı durdurmak için bir yol bulmadıysa. Ama üçüncü aşamanın başlangıcını nasıl açıklayacaksın?

– Artık kimse politikacılara inanmamaya başlayınca, tıp yaptığı büyük buluşlar sayesinde insanoğlunu cezbetti, ilgisini uyandırdı. Çağımızın dini ve politikası haline geldi. Efsanevi Calostro Ekibi’nden Arjantinli doktorlar, bir gün dayanıklı ve çok işlevli bir antikor duvarı elde ettiler. Bu da bulaşıcı hastalıkların kökünün kazınması anlamına geliyordu, çok geçmeden bunu tüm diğerleri ve de gençlik çağının olağanüstü derecede uzatılması takip etti. Daha ileri gitmenin mümkün olamayacağını sandık. Ama az zaman sonra, Uruguaylılar ölümü ortadan kaldırmayı başardılar.

– Yurtseverliğimize büyük bir darbe!

– Gelgelelim yaşlanmayı durdurmayı başaramadılar…

– Neyse ki…

– İkide bir araya girip aklımı karıştırıyorsun, dedi Valerie, ve yeniden anlatmaya başladı. İki Plata Rio ülkesi etrafında bugün dünyayı paylaşan ve görünüşte uzlaşmaz olan bloklar kuruldu. Düşmanlarımız bize genç faşistler muamelesi yapıyor ve bize göreyse bunlar bir türlü ölmeyip can çekişen insanlar. Uruguay’da yaşlıların oranı artıyor.

Sözü değiştirdi:

– Saat neredeyse on olmuş. Çıkmam gerekiyor.

Profesör ona kapıya kadar eşlik etti, bir öpücük kondurdu, geç kalmamasını söyledi ve içeri ancak kız gözden kaybolduktan sonra girdi.

Biraz sonra, tam çıkmaya hazırlanırken, zilin çaldığını duydu. Yanına bir defter aldı, herhalde Valeria bunu unutmuştu, “Her şeyi unutuyorsun, aklın bir karış havada” diye homurdandı. Kapıyı açtığında karşısında iki öğrencisini buldu, Gerardi ve Lohner.

– Sizi görmeye geldik, dedi Lohner.

– Fazla vaktim yok. Saat on birde fakültede olmam gerekiyor.

– Biliyoruz, dedi Gerardi.

– Ama bir meseleyi konuşmamız gerekiyor, diye ekledi Lohner.

Gergin görünüyorlardı. Onları bürosuna götürdü.

– Lohner, diye devam etti Gerardi arkadaşını göstererek, size her şeyi açıklayacak.

Bir sessizlik oldu. Hernandez sabırsızlanarak:

– Hadi bekliyorum şu açıklamalarınızı.

– Nereden başlayacağımı bilemiyorum. Dün akşam Kamu Sağlığı’ndan bir arkadaş size geleceklerini haber verdi.

Hernandez’in ağzı aralandı, konuşmak için kuşkusuz, ama suskun kaldı. Sonunda, Gerardi baklayı ağzından çıkardı:

– Doktor geliyor.

Bir sessizlik daha oldu, bu sefer daha uzun. Hernandez sordu:

– Ne zaman?

– Bugün, diye cevap verdi Lohner.

– Dün akşamla bu sabah arasında biz her şeyi ayarladık.

– Neyi ayarladınız?

– Carmelo’ya geçişi.

– Uruguay’a mı? diye sordu Hernandez zaman kazanmak için.

– Elbette, diye yanıtladı Lohner:

Sözü Gerardi aldı:

– Kamu Sağlığı’ndan arkadaş bizi, denizcilik bölümünde görevli bir Temas’la ilişkiye soktu. Akşam saat on için bize randevu verdi café Del Molino’da, Calao sokağından girince soldaki ikinci sütunun karşısında duran masada. Orada üç tane cappuccino içtik ve tam sizin şey yapmak üzere olduğunuzu söylüyordum ki Temas beni susturdu: “Elime bir sandal geçerse, kimin için olduğunu bilmeme gerek yok” ve birkaç dakika beklememizi istedi, zira El Tigre’ye telefon etmeye gitti. Çok daha uzun sürdü. Kafeteryayı kapatmak istiyorlardı artık ama Temas hâlâ iletişim kuramamıştı. Basit gözükse de, bizde bu işler çok daha karmaşık yürüyor. Sonunda geri döndü ve bize bir ad, bir saat, bir yer verdi: Moureira, sabah sekizde, la Reconquista’daki küçük köprünün karşısındaki Liniers ve Pirovano butiğinde.

– El Tigre’ye mi? diye sordu Hernandez.

– El Tigre’ye.

– Ve onunla bu sabah buluştunuz?

– Sorun yok. Bence ona güvenebiliriz.

– Özellikle de dürtersek, dedi Lohner.

  • Neden?, diye sordu Hernandez.

– Bundan bir çıkarı olduğunu sanmıyorum… Konuşan Gerardi’ydi. İşi, kaçakları karşı kıyıya taşımaktan ibaret. Bir kere ihanet eder de bu öğrenilirse, neyle geçinecek?

– Delta’dan eski bir aile. Gümrükler döneminde, dedesi ve babası kaçakçıymış. Moureira kendisinin bu konuda bir tür okul olduğuna temin etti.

– Ne zaman ayrılmak zorundayım?

– Bizimle geliyorsunuz. Hemen.

– Hemen mi? İmkânsız…

– Moureira bizi bekliyor, dedi Gerardi.

– Kaybedecek zaman yok, diye doğruladı Lohner.

– Gidip bir arkadaşı almam gerek.

Tekrar başlayan sessizliğe Gerardi son verdi.

– Tanıdığımız biri mi, profesör?

Yüzünde bir gülümseme beliren Hernandez boyun eğdi:

– Tanıdığımız biri.

– Geç kalmayın. Biz önden gidiyoruz. Moureira’yı tutmamız gerekiyor, diye haber verdi Lohner.

Gerardi ısrarla:

– Geç kalmayın. Randevu küçük köprünün karşındaki Liniers ve Pirvano butikte. Oldum olası yıkık küçük bir köprü.

Lohner sabırsız bir havayla ekledi:

– Moureira denen adamı tutmak kolay olmayacak.

Yalnız kalınca kendine ürküp ürkmediğini sordu. Karşı kıyıya geçmek için acele etmesi gerektiğini biliyordu ama Valeria’yı terk etmeyeceğini de. İki gençle yaptığı konuşmadan beri, kaçınılmaz olarak tehlikeli bir yola girmiş gibi hissediyordu, bu yoldaki en tanıdık nesneler bile ona ruhsuz bir tanık diye bakıyordu.

Bir saniye bile kaybetmeden fakültenin yolunu tuttu. İlk katta, merdivenleri çıkarken buldu onu.

– Notları getirmek mi geldi aklına! diye bağırdı Valeria

Aslına bakılırsa tez sınavı falan uçmuştu aklından. Kolunun altında notları taşımasının sebebi aklı karıştığından ne yaptığını bilmemesiydi.

– Zamanında yetiştim mi?

– Şansa bak. İki ismi ve bir tarihi görmesem kendimi güvende hissetmeyecektim.

– İsimleri yalnızca biz yaşlı insanlar unutuyoruz zannediyordum.

– Kimse senin yaşlı olduğunu düşünmüyor.

– Yanılıyorsun. İki öğrenci geldi eve.

– Ne için?

– Bu öğleden sonra doktorun beni ziyaret edeceğini haber vermek için. Kamu Sağlığı Bakanlığı’ndan çalışan bir arkadaş vermiş onlara bu bilgiyi.

– İnanmıyorum. Ne olursa olsun, doktor senin gayet iyi durumda olduğunu kabul edecektir.

– Emsali yok.

– Önemli değil. Nasıl olduğunu tecrübeyle biliyorum. Onunla konuşurum. Vaktinden önce bir ziyaret derim. İlla kabul edecektir.

– Kabul etmeyecek.

– Planın ne?

– Bizi karşı kıyıya geçirmek bir sandalcı bekliyor El Tigre’de.              Profesör Valeria’nın ifadesinde bir şey fark etmiş olmalıydı, çünkü şunu sordu:

– Ne oldu? İstemiyor musun?

– İstiyorum. Neden? İlk başta, hiç ölmeyecek yaşlı insanlar arasında yaşama düşüncesi itici geldi. Ama endişelenme. Üstesinden gelirim. Genç kızken aklıma sokulan önyargılar bunlar. 

– Gidiyor muyuz kalıyor muyuz?

– Kalıp doktoru beklemek mi? Deli değilim. Haberi getirenler arasında Lohner diye biri var mıydı?

– Gerardi ile birlikteydi.

– Telaşenin biri. Duyduğu ilk şeye inanır hemen.

– Ama Lohner öyle değil.

– Bir sürü tevatür dolaşıyor… Acaba her zaman olduğu gibi dersine mi girseydin? Tez savunmasını bitirir bitirmez bir şeyler bulmaya çalışacağım.

“Her zamanki gibi dersine girseydin” sözleri nereyse ikna etti onu, çünkü hatırına başka bir hocanın çok iyi bilinen “dün söylediğimiz gibi” sözlerini getirdiler. Tekrar düşündü ve şöyle dedi:

– Zamanımız olduğunu sanmıyorum.

– Zaten muhtemelen ihtiyatsızlık olacaktır. Seni burada görmemeleri daha iyi.

Bazen, erkek kadınların önünde küçücük bir oğlana dönüşür. Hernandez sordu:

– Peki ne yapayım?

– Hemen eve git. Eğer bir saate gelmezsem ya da seni aramazsam, El Tigre’e git. Bizi nerede bekliyorlar?

– Liniers ve Pirovano’da. Reconquista nehrini kesen çok eski bir köprünün altında.

Valeria tekrarladı:

– Liniers ve Pirovano’da. Birden ekledi:

– Eve uğramazsam, doğrudan oraya giderim. 

Hernandez pek ikna olmadıysa da öneriyi kabul etti. Yarı yoldayken yaptığı hatayı anladı. Kızın tehlikeyi görmeyi reddetmesi muhtemelen gözlerini açmıştı. Evi kaygıyla upuzun bir saat geçireceği bir tuzaktı. Hem kim bilir, belki daha sonra gitmek için artık çok geç olacaktı

Kapıyı açtığı sırada, bir adam karşıdan yaya kaldırımını geçip, ona:

– Sizi bekliyordum, dedi.                                                                      

– Kapıdan birlikte girdiler, çalışma odasına gelince Hernandez sordu:

– Doktor musunuz?

Ne yazık ki doktor kafa salladı.

– Çenemi tutsam daha iyi olurdu ama kendimi iyi ifade edemedim. Sizi beklemiyordum. Daha doğrusu, gelmeyeceğinizi, biraz sağduyu göstereceğinizi umuyordum, ne demeye buradasınız? Söyleyin, kendinizi güvene almak bu kadar zor muydu? Bu kadar mı yalnızsınız canım, sizi uyaracak, bu işin içinde çekip çıkaracak kimseniz yok muydu? Yoksa sizi muayene etttikten sonra hayatta kalmanız için belgeyi sağlığı yerindedir diye imzalayacağımı mı umdunuz?

– Gayet makul.

– Hepsi aynı. ikinci bir doktorun sizi muayene etmesi riskini alayım da benimkinden farklı bir tanı koyup kendimi paraya sattığımı telkin etsin yani. Siz ne düşünürseniz düşünün, bu iş için can atan bir sürü insan var.

– O zaman kaçamak yol olmaz.

– Hüküm vermek size kalmış. Başka bir hasta daha görmem lazım. Kamu Sağlığı’na gider gitmez raporu ileteceğim.

Doktora göre ziyaret tamamlanmıştı. Hernandez kapıya kadar eşilik etti ona.

– Her neyse, çok teşekkürler.

– Söylesenize, sizi Buenos Aires’te tutan bir şey ya da biri mi var? Müsaadenizle hatırlatayım ki kaçmazsanız, bu kadar ilgilendiğiniz küçük hanımı da kaybedeceksiniz. Sizi yakalarlar, duyuyor musunuz? Ve sizi yok ederler.

– Doğru, diye kabul etti Hernandez. Ölüler amma yalnız kalıyor…

– Kapıyı kapadı. Bir süre hareketsiz kaldı ama sonrasında hızlı ve iş bitiriciydi. Yarım saate kalmadan bavulunu hazırlayıp evden ayrıldı. Engele takılmasa da Tigre yolculuğu uzun geldi. Nihayet, öğrencilerini kararlaştırılan yerde buldu. Yanlarındaki mavi mantolu, ağzında piposuyla güçlü kuvvetli adam deniz aslanına benziyordu.

– Gelmeyeceğinizi sandık, dedi Gerardi. Bay Moureira gitmek istedi.

– Zaman kaybetmeyin, diye acele ettirdi Lohner.

– Tekneye binin, diye ekledi Moureira.

– Bir saniye, dedi profesör. Bir arkadaşımı bekliyorum.

– Kadınlar hep geç kalır, dedi Moureira.

– Bir siren sesi duyuncaya kadar (birkaç dakika daha mı beklesinler, yoksa hemen yola mı çıksınlar diye) tartıştılar.

– Bereket versin ki sirenin kaçakları haber verdiğini polis fark etmedi, diye belirtti Lohner profesörün tekneye çıkmasına yardım ederken.

– Gerardi sordu:

– Bir mesajınız var mı?

– Onun hayatımda başıma gelen en iyi şey olduğunu söyleyin.

– Ama hayat onu da kapsamıyor mu ve bütün parçadan daha evla değil mi? diye sordu Lohner.

Yeniden sirenin sesini duydular, iyice yaklaşmıştı bu sefer. Oğlanlar ambara sığındılar. Moureira ona gizlenmesini buyurdu:

– Teknenin döşemesinin altına saklanın, üstünüzü yelken beziyle örteceğim.

– Hernandez söyleneni yaptı ve melankolik bir gülümsemeyle düşündü: Lohner’in vardığı sonuç doğru, ama şimdilik bu beni rahatlatmıyor.

– Yavaşça, kararlılıkla Lujan nehrine doğru uzaklaştılar ve yabancı sulara açıldılar. 

Çeviren: Murat Erşen  


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR