Cehalet ve Bilim Üzerine
6 Ocak 2019 Bilim Teknoloji Hayat

Cehalet ve Bilim Üzerine


Twitter'da Paylaş
1

Cehalet bilime sebep olduğu gibi bilim de cehalete yol açar.

Stuart Firestein, kitabında bilime merkezinde cehaletin olduğu yeni bir yörünge çiziyor; bilim, yörüngesinde ilerleme gücünü de cehaletin yol açtığı sorularda buluyor. Cehaletin kasıtlı aptallığı değil de, bilgideki boşluktan ötürü bilememe halini açıkladığı anlamına dönelim. Kasıtlı aptallık, anlamazlığı ve aydınlanmamışlığı içinde barındırırken, bilgideki boşluğun yarattığı cehalet, o boşluğu doldurma arzusu doğurur. İşe doğru soruları sorarak başlarız ve doğru sorulara yol açan cehalet, Firestein’a göre, bilimcinin elindeki en değerli kaynaktır. Cehaletin utanılması gereken bir şeymiş gibi algılanmasının bilginin tarihten bu yana hiç olmadığı kadar hızlı çoğalışı ile bir araya gelmesi kişinin kütüphanelerden mutsuz ve öğrenmeye asla yeteri kadar vakti olmayacakmış hissi ile çıkmasına sebep olabilir. Bu his, bilimin bilime uzak olanlarda korkutucu bir etkiye sahip olmasını da bir nebze açıklayabilir.

Cehalet’te ise bu dışlanmışlık hissinin çarelerine yer veriliyor. Kitap, her vatandaştan küçük birer bilimci yaratmanın amacı ile yazılmış ve bunun mümkün olduğunu her fırsatta yolları ile açıklıyor. Firestein, cehaleti tanımlarken sınırları, belirsizlikleri ve imkânsızlıkları hesaba kattığında durumu S. Haldane’in sözleri ile açıklıyor: “Evren düşündüğümüzden tuhaf olmakla kalmıyor; o düşünebileceğimizden de tuhaf.” İşin içine bilişsel kısıtlamalarımız girdiğinde, cehaletimizi bir gün tamamen ortadan kaldırabileceğimizi düşünmek ütopik olurdu; kaldı ki bilim, daha çok cehalet doğurmaktan ve bugüne dek var olduğundan bihaber yaşadığımız cehaletimizi yüzümüze vurmaktan başka bir şey yapmıyor. Cehalet bilime sebep olduğu gibi bilim de cehalete yol açar.

Bugün, 19. yüzyıldaki bilim insanlarının düşünemediği soruların üzerinde kafa yormamızın sebebi; onların bildiğinden daha çok şey biliyor olmamız. Zaten kitabın ana savlarından biri, bilinmezlik ve eksikliliğin bilimin yapı taşları olması. Bu çelişkili durum, kitapta bilim tarihinden örneklerle sürekli pekiştiriliyor. Bilim, sanılanın aksine bir olgular yığını değildir; olguları var etmeye yarayan soruların incelendiği süreçtir. Karanlık bir odada siyah bir kediyi aramaya benzetilen bu süreç, basında ve medyada ancak kara kediyi bulabilirseniz yer alıyor; sadece kara kediyle karşılaşan halk da sürece hâkim olmanın kıyısına bile yaklaşamadan bilimi kara kedilerden ibaret sanıyor.

Firestein burada karanlık odanın ölçülerinin ve karanlığın ta kendisinin –minik detayların– dahi bilimin şekillenmesindeki yadsınamaz öneminden bahsediyor. Eğer karanlık odadan halkın da haberdar olmasını sağlayabilirsek, yabancılaşmanın da önüne geçebileceğimizin altı çiziliyor. Bilimsel keşifler, bir cehaleti söndürmek değil, yeni bir cehaleti gün yüzüne çıkarmaktır. Gerçek bilim ruhu, cevaplardan ziyade sorulara odaklanmaktır. Cevaplar kısa, katı ve keskindir, onlar var olan arayışın bitmesine yol açarken soruların muğlaklığı bilimin ilerlemesine yol açan meşale görevi görür.

Firestein, yolu aydınlatanların kesin olgulardan çok cevabı verilmemiş sorular olduğuna inandığı için okuru cevaplar ve olgulardansa sorular ve cehalet üzerine düşünmeye davet ediyor. Bu noktada bilimle etle tırnak gibi olduğu sanılan hipotezlerin de araştırmanın ilerleyişinde sadece istenilen cevaplara odaklanmaya ve aykırı olanların görmezden gelinmeye yol açacağı bir senaryoya gebe kalmaya çok olası. Bu yüzden ki genellemelerden ve cevaplardan uzak, bilinmezlik ve sorularla dolu bir yol, ilerlemeye daha müsait bir hal alıyor. Kitap, kendi cehaletlerinin farkına vardıktan sonra bu durumdan keyif almaya başlayan bilimcilerin vakalarıyla zenginleştirilmiş. Vaka tarihçelerinde insanı çıkmaza sürükleyen örneklerle karşılaşıyoruz; çünkü bunlar tarafsız deneylere izin vermeyecek türden koşullara sahip. Beyin hakkındaki yargılarımızda objektif olmamız mümkün mü, özellikle de bu yargıları beynimizi kullanarak şekillendirdiğimiz göz önüne alındığında? Ya da evreni sahiden anlayabilir miyiz, deneyin içinde var olurken deney hakkında tarafsızlık olası mıdır? Bütün bir biliş için yeni bir bakış açısı mümkün mü?

Firestein, örneklerindeki bilimcilerin öykülerini kullanarak doğru cehalet kırıntılarının değerli içgörülere kapı açtığını gösteriyor ve kitabında bu sorulara cevap arıyor. Açıkça görülüyor ki, Cehalet’in yazılma amaçlarından bir tanesi de cehaleti yöneterek bilimi daha geniş çevrelere ulaştırabilmek. Bilimin sürekliliğinin halkın verdiği vergilerden ve devletin ödeneklerinden kaynak sağladığı gerçeği aşikâr. Bilimin sadece bilime yakın olanları cezbetmesi aşılması gerekilen bir sorun; bu da gündelik hayatımızdaki cehaleti fark edip onu yönetebilmek, sorularla düşünebilmekten geçiyor. Aksi takdirde, halk ile bilim arasındaki uçurumun daha da açılması ve yaşadığımız dünyaya yabancı kalmamız engellenemez.

Stuart Firestein, Columbia Üniversitesi’nde Biyoloji Bölümü’nde sinirbilim profesörü. Bilimle nispeten geç yaşında ilgilenmeye başlayan Firestein, koku duyusu ve sinir hücreleri üzerinde çalışmaktadır. Cehalet’i üniversitesinde ders olarak vermekteyken bu dersi kitaplaştırmaya karar vermiş. Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi’nden çıkan Cehalet bir güncel bilim kitabı olmasına rağmen okunurluk açısından çok rahat ve hemen her sayfasında önemli kavrayışlar doğuruyor. Bilinmezlik ve karanlıklarla dolu bu dünyada, karanlık odaları arayarak aydınlanmak isteyenler için değerli bir kitap.

Kaynakça: Firestein, Stuart. 2014. Cehalet: Bilimi İleri Taşıyan Güç. Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Peyami Ulutürk
Asıl yarı cahillik tehlikeli. Bugün üniversiteler öğrenciye bunu yapıyor. Araf her daim bir problemdir. Nasıl ki kasaba[lılık], köy ile şehir arasında kalmış bir yarımlık, bir olamamışlık ise yarı cahillik de cahillikle cahil olmayanlar arasında kalmış büyük bir problemdir. Kasabalıyı bilirsiniz. Öyle uzun uzun anlatmama gerek yok. Pek çok üniversiteyi, devlet kurumlarını istila ettiler. Kasabalı öğretim üyeleri, kasabalı memurlar, kasaba zihniyetli adamlar... Yarı cahili de tanırsınız. Yarımdır kendini tam sanır; atar, tutar, üfürür, kısmi bilgisiyle büyük büyük genellemelere gider zira toptancıdır, peşin hükümlerini hakikat, sloganlarını aforizma sayar; ilmin şişkosudur, bilgi hamalıdır, kendini kandırır, iyiyim ben, iyiyim ben ya, der, hamdır, piştiğini ve yandığını sanır... Yarı cahillik küresel bir olgu. 19. asrın çocuğu, o doğurgan asrın meslekleşme dediği, aslında faydadan çok zarar veren bir veledi zina.
2:09 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR