Çehov ve Maupassant

Çehov ve Maupassant


Twitter'da Paylaş
0

Çehov ve Maupassant birbirine benzemektedir. Bu arıtma sanatın­da, en az sözle çok şey anlatmada ve bir görüntünün doğası ile özünü en açık biçimde ortaya koymada ikisi de birer ustaydı.

On dokuzuncu yüzyıl Amerikasında kısa öykü, ileriye yönelik birkaç kararsız adım attı. Gösterdiği bu gelişme, daha çok, yürümeyi yeni öğre­nen bir çocuğunkine benzetilebilir. Zaman zaman kötü yürüdüğü söylense de, en azından kendi başına yürüdüğü kesindi; yürürken fazla uzaklara gitmediği söylendiğindeyse, büyük kıtaların tek bir günde keşfedilmediği gerçeği ile karşı­laşmak zorunda kalırsınız. Poe’dan Crane’e uzanan Amerikan kısa öyküsünün kusurlarını görmek için fazla derin düşünmeye gerek yoktur. Gazete haberlerini andıran bu öyküler çoklukla ham, basit, can sıkıcı ve ucuzdular. Yenilikçi değil­lerdi ve ender durumlar dışında şiirsellikten çok uzaktılar. Avrupa (İngiltere dı­şında) kısa öyküsü yanında, tüm bu özellikleri ile Amerikan öyküsü, büyük ve genel bir kusur içeriyordu. Kültürden yoksundu. Öte yandan Avrupa’da, kültür el altındaydı ve sanat yaşamında, bir krem gi­bi hazır bir biçimde elinize geliyordu. Bret Harte’ın bar ve meyhaneleri, Cra- ne’in çardağı ve Bierce’in yaşama küskün portreleri karşısında Avrupa; yazınsal yaşamı ve ürünleri ile zengin, kusursuz ve oturmuş bir medeniyet olarak duru­yordu. Fransa’da Flaubert, Madame Bovary’yi cilalamak ve kusursuzlaştırmak için yıllarını harcayabiliyordu; Rusya’da Turgenyev ve Tolstoy roman sanatını, “koz­mopolit kültürün önemli bir aracı” denilen konuma getiriyordu; bu yazarlar şöyle veya böyle oturmuş bir kültüre seslenmekteydiler ve böyle bir kültür için­de üretmekteydiler. Amerika’nın o günlerdeki yazarları ise, oldukça doğal ve yaygın bir şaşkınlık içindeydiler; yaşadıkları kıtanın yarısı daha keşfedilmemişti ve gelişmemişti; ayaklarını bulamamışlardı ve ellerinin kalem değil de, pusula tutması daha beklenen bir durumdu. Bu dönem Amerika’sının yazını amatör ve düzensizdi, hâlâ işçi üniforması giyiyordu, Avrupa’nınki ise düzenli, uygar ve iyi giyimliydi. [caption id="attachment_55116" align="aligncenter" width="800"] 1850 yılında doğan Guy de Maupassant ve ondan on yıl sonra doğan Anton Pavloviç Çehov.[/caption] Bu koşullar altında, Avrupa’nın kısa öykü ve genel olarak yazın alanında, Amerika’nın veremediği bir şey sunmaması tuhaf olurdu. Poe’dan ya da O. Henry’den daha büyük bir kısa öykü yazarı üretemeseydi gerçekten şaşırtıcı bir durum olurdu. Aslında birkaç kısa öykü yazarı çıktı, fakat çağdaş kısa öykünün temel dayanak noktasını yalnızca iki yazar oluşturdu: 1850 yılında doğan Guy de Maupassant ve ondan on yıl sonra doğan Anton Pavloviç Çehov. Son yıllarda kısa öykü düşkünlerini iki kampa ayırmak gibi bir eğilim oluş­tu: bir yanda Maupassant düşkünleri, diğer bir yanda da Çehovcular. Bir yanda açık, iğneleyici ve gerçekçi Fransız zekâsının kesin erdemleri ile bu zekanın an­lattığı, içlerinde Boule de Suif gibi başyapıtlar çıkabilen, ustaca yazılmış basit ve doğal öyküleri düşünmeye zorlanıyor; öte yandan da yaşamı uzaktan kumanda aygıtı ile düzenlemişçesine dolaylı ve belli etmeden anlatan, belli bir amacı ol­mayan rastgele olaylar sıralayan ve Sevgili gibi başyapıtlar oluşturabilen bir zekâ­ya şaşırmamız isteniyor. Bir taraftan temel tutkularıyla uğraşan bir adamın köy­lü görgüsüzlüğü ile alay edilirken, diğer taraftan da öykülerinde konuşmadan, çay ve votka içmekten ve asla gerçekliğe ulaşmayan işler hakkında verilen sayısız sıkıcı kararlarla dolu öyküleri yazan adama yönelik yorgun bir küçümseme yük­selmektedir. Kimilerine göre Maupassant’m öyküleri ağızda kötü bir tat bırakır; bazıları da Çehov’u anlaşılmaz bulur. Kimilerince Maupassant’m öykü anlatım yöntemi bir kusursuzluk örneğidir; diğerleri de Çehov’dan başka bir usta tanı­mazlar. Böylesi bir ayrıma Somerset Maugham bile katılmıştı. Kitaplarından bi­rinin önsözünü yalnızca Maupassant’ı öven sözlere ayırmıştı. Bunun tek nedeni de, onu daha doğal bir örnek ve usta olarak görmesiydi.

Bu iki ayrı görüşün savunucuları için tuhaf olsa da, Çehov ve Mauspassant’ı eş derecede seven ve saygı duyan birçok okur ve yazar bulunmakta. Bunların arasında kendimi de saymaktan mutluluk duyduğumu belirtmek isterim. Fakat itiraf etmek zorundayım ki, hiçbir zaman “Boule de Suif"in mi yoksa “Bozkır”ın mı daha iyi bir öykü olduğuna; “Mademoiselle Fifi”nin “Parrti”den daha üstün olup olmadığına ve “Maison Tellier”in “6 Nolu Koğuş”dan daha güzel olduğuna karar veremedim ve bu kararları asla veremem. Bu öykülere duydu­ğum hayranlık bana çok şey öğretti. Bence Çehov’dan alınacak çok ders vardı; fakat Maupassant’ı okumadan bunları öğrenememiş olmam çok ilginçtir. Her iki yazarın da mikroskop altında incelendiği bir dönem anımsıyorum ve sonuç olarak, birine hayran kalıp da diğerine dayanamayan bir zevke katlanamıyorum. Yaşamları ve yaptıklarının çoğu büyük bir benzerlik göstermektedir; hemen he­men birbirine eşit olan etkilerinin gücü, dünyadaki hiçbir öykü yazarının ulaşa­madığı geniş kitlelere yayılmıştır. Her ikisi de daha yaşarken üne kavuşmuştu ve nazik olarak tanımladığımız insanlar tarafından sakin bir korku ile izleniyorlar­dı. İnsanlar Çehov’un bir çukurda öleceğini söylüyorlardı ve Maupassant’ın gü­nümüzde bile dengesizler için oldukça çekici olması ilginçtir.

maupassant

Çehov ve Maupassant, birbirle­rinden tamamen ayrı dünyalarda yer almaktadırlar. Neredeyse benzerlik göste­ren noktaların tümü, aynı zamanda bir farka da gönderme yapmaktadır. Örneğin her ikisi de köylü kökenlidir ve köylü tipinin dışlanmışlığını anlatmada ustalaşmışlardır.

Yukarıda anlatılan nedenlerden ötürü, bence Çehov ve Maupassant arasın­daki ayrımlar üzerinde gereğinden fazla durulmuştur ve yapılan bu ayrımlar da teknikten yoksundur. Aralarındaki gerçek fark elbette ki çok önemli ve bu fark yaptıklarından değil, ne olduklarından doğuyordu. Çünkü sonuç olarak önemli olan yazar değil insandır; teknisyen değil karakterdir. Teknik açıdan yeterlik, hatta bu alanda gösterilen devrimsel bir yeterlik, şöyle veya böyle, her zaman ge­reklidir. Yazmanın yapay bir eylem olduğu göz önüne alındığındaysa, ortada ‘doğuştan yazar’ diye bir sıfat kalmaz. İşin teknik yönü ile ilgilenen uygulayıcı analize ve eleştirel incelemelere yanıt verir. Her tür teknik ayrıntıyı etkileyen teknisyenin gerisindeki kişilik, analizi fazla kaldıramaz ve bu kişilik hakkında kesin ve genel bir formül bulamazsınız. Harfi harfine izlenildiğinde bile önyargı­lı bir karakter oluşturabilecek hiçbir reçete yoktur. Böylece, birçok yönden benzerlik gösteren Çehov ve Maupassant, birbirle­rinden tamamen ayrı dünyalarda yer almaktadırlar. Neredeyse benzerlik göste­ren noktaların tümü, aynı zamanda bir farka da gönderme yapmaktadır. Örneğin her ikisi de köylü kökenlidir ve köylü tipinin dışlanmışlığını anlatmada ustalaşmışlardır. Fakat Maupassant’ın köylüleri paracı, sert, mantıklı, tutkulu ve oldukça kuşkucu insanlarken; Çehov’un köylüleri iyi huylu bir uyuşukluk, düş­sel bir aldırmazlık ve incelik içinde, yazgının kurbanları olarak karşımıza çıkar­lar. Yine, ikisinin de favori temalarından biri, iyi niyetli ve masum bir adamın güçlü ve acımasız karakterli bir kadın tarafından sömürülmesidir. Maupassant’da bu kadın karakter acımasızca çizilir, cam gibi keskin ve kalpsizdir. Çe­hov ise böyle bir kadını daha yumuşak yapılı ikinci bir karakterin, belki de sö­mürülen adamın bakış açısı ile dolaylı olarak anlatır. Benzer biçimde, her ikisi de, ayrımına varmadan çevresindeki insanlara mutsuzluk ve hatta trajedi getiren bir tür güçsüz, aptal ve düşüncesiz kadın karakter çizmeyi severdi. Maupassant bu tip konusunda oldukça sabırsızdı; fakat Sevgili’de, Olenka’da, sevecen bir sabrın izlerini görüyoruz. Çehov’un öyküsüne o sıradışı anlamı ve ışıltıyı katan unsur aklın değil, yüreğin anlatılmasıdır. Her iki yazar da, değişik tiplerle dolup taşan geniş bir dünyayı tanıyorlardı; yalnızca köylüler ve aristokratlar değil, za­naatçılar, öğretmenler, memurlar, fahişeler, sıkıcı orta sınıfın hanımları, garsonlar, doktorlar, sevgililer, din adamları, katil­ler, çocuklar, aşırı yoksullar, sanatçılar, zen­ginler, öğrenciler, işadamları, avukatlar, gençler, yaşlılar ve daha nice tipler yer al­maktadır öykülerinde. Müşterileri inanıl­mazdı; öte yandan Maupassant’ın müşterile­rine gösterdiği tutum, hep bir avukatınkine benzemiştir. Yansız bir ilgi ve sempati du­yar, bu soğukluğu ve nesnelliği nedeni ile, enerjisine ve görünürdeki ilgisine karşın ne­yi nasıl kullanacağını hep merak eder gibi­dir. Kadın güçsüz müdür? Adamın parası var mı? Maupassant’ın karakterlerine gülmesi ya daonlardan hoşlanmaması alışılmadık bir durum değildir; bu iki davranışı az da olsa, yer yer itici olabilmektedir. “Yaptık­ları her şey kendi sorumlulukları altında,” der gibidir. Fakat Çehov, kendini karakter­leri ile fazla özdeşleştirmeden, bazen dikkat çekmeyen bir biçimde sorumluluğu üzerine alır. Davranış biçimi bir avukatınkini değil, yatağının başında hastasının elini tutan bir doktorunkini andırır; ilk mesleğinin tıpla il­gili olması nedeniyle bu çok doğaldı. Açıklı­ğı ve sevecenliği oldukça fazlaydı. Karakter­leri hakkında şöyle söyler gibidir : “Yaptık­larından kendilerinin sorumlu olduklarını biliyorum. Fakat ne oldu da bunu yaptılar, bu nasıl gerçekleşti? Bunun çok saçma bir açıklaması olabilir.” Bu saçmalık, ya da basitlik, açığa çıktığında ve bir an için aydınlıkta incelendiğinde, Çehov’un duygusal çözümünün anahtarı ortaya çı­kar. Maupassant’m öykülerinde bu anahtarın önemi kaçınılmaz olarak azalır; fa­kat Çehov’a yazdıklarını doğru anlayıp anlamadığımızı sorduğumuzda, bu soru­yu kendimiz yanıtlamak zorunda kalırız - çünkü Çehov çoktan gitmiştir.

çehov

Mektuplarını okuduğunuzda Çehov’un oldukça zeki, du­yarlı, çevresindeki insanların yetersizliklerine sabırlı bir bilgelikle yaklaşan renkli bir kişiliğe sahip biri olarak görürsünüz.

Sorgulayıcılık ve insan ilişkilerine duyulan yüce bir merak, yazarların en önemli özellikleri arasındadır. Bu, Çehov ve Maupassant’m bolca sahip olduğu bir özellikti. Fakat her ikisinde de, ikinci derecede baskın olan ve bir tür sabır­sızlık duyusu olarak adlandırılabilecek başka bir özellik vardı. Meraklı olmanın ilk sırada gelen sonuçlarından biri gevezeliktir; belki de toplumun küçük para­zitleri arasında en kötüleri, her şeye burnunu sokanlar değil, fakat durmak bil­meden konuşanlardır. Hepimiz doğuştan dedikoducuyuzdur; insanın dilini ne zaman tutacağını bilmesi gerçekten olağanüstü bir yetenektir. Pek az yazar ken­di sesine karşı kişisel bir sabırsızlık duyar; fakat çoğu önemli kısa öykü yazarı için olduğu gibi, Maupassant ve Çehov için de bu bir altıncı duyuydu. Ne za­man yeteri kadar ayrıntı verdiklerini çok iyi bilmişlerdir; bu onlar için, açıklamanın ölümcül sıkıntısından kurtulmalarını sağlayan keskin bir içgüdüydü. Ne­redeyse bir korkuya varan bu sabırsızlık duygusu Çehov’un söylediklerini sık sık yarıda kesmesine yol açmıştır. Öykülerindeki bitmemişlik havası, okurun kendi düşünceleriyle baş başa bırakılmış izlenimi ve her öykünün sonuna eklediği, oku­ra gecikmiş bir şok yaşatan zamansız ve ani gerilimin kaynağı budur. Çehov elbette bu yeteneğinin bilincindeydi, bunu ayırdında olmadan kul­lanmış olması olanaksızdır. Fakat yazarlar etki yaratmada kullandıkları yöntem­lerin bilincindeyseler, ki böyle olduğu kesin, bu durumda Çehov’un teknik alandaki olağanüstü yetenekleri, yalnızca insanın içindeki özelliklerin doğal bir dışavurumu oluyor. Mektuplarını okuduğunuzda Çehov’un oldukça zeki, du­yarlı, çevresindeki insanların yetersizliklerine sabırlı bir bilgelikle yaklaşan renkli bir kişiliğe sahip biri olarak görürsünüz. Fakat en büyük korkusu, kendi kişiliği­ni ön plana çıkararak çevresindekileri sıkmaktır. Yaşamının büyük bir bölümün­de hastaydı ve uzun süre entelektüel dünyadan ve çok sevdiği renkli yaşamdan uzak kaldığı dönemler oldu. Fakat asla kendine acımanın izini bulmazsınız on­da, tersine dikkatleri üzerine çekmemeye çalışmıştır hep. Kendisi söz konusu ol­duğunda oldukça alçakgönüllü davranırdı ve bedensel açıdan zayıfladığı, fakat ruhsal yönden güçlendiği yaşamının son altı yılında, hastalığına karşı son derece basit, zekice ve güzel bir yaklaşım geliştirerek, “Tanrının içine bir basil yerleştir­diğini” söylemiştir. Bunu, başarısının doruğundaki Maupassant’ın, haftalık çe­kini bozdurmak için bir bankaya girmesi ve herkesin miktarı görebilmesi için onu dirsek hizasında tutması ile karşılaştırın. 

maupassant

Çehov ve Maupassant

Çehov’un zekâsı, düşünce sistemindeki basit denge ve sabırsız doğası, zo­runlu olarak kullandığı biçeme yansıyacaktı. Çehov’u, yaşadığı dönemin İngiliz kurmacasmda olduğu gibi ağır, sindirilmesi zor soğuk et modasına uygun olarak yazdığını düşünmek olanaksızdır. Örneğin kırsal alanları, doğa manzaralarını ya da havayı betimlerken, Çehov geleneksel betimleme yöntemlerine katlanamaz. Yazdığı mektuplardan bunu bilinçli bir biçimde yaptığını anlarız; antromorfizm olarak adlandırdığı, denizin soluduğu, gökyüzünün baktığı, bozkırların havladı­ğı, doğanın fısıldadığı, konuştuğu, yas tuttuğu “yoğun kişileştirmelere” karşıdır. Doğadaki güzellik ve anlam yalnızca sadelikle elde edilir. “Güneş battı” , “hava karanlıktı” , “yağmur başladı” gibi sözler bu basitlik ve sadeliğin birer örneğidir­ler. Türlü etkiler yaratmak için, basitlikten ve sadelikten yararlanma gerekliliğini kuşkusuz Maupassant da biliyordu. İşte bu noktada, belki de diğer konularda olduğundan daha çok, Çehov ve Maupassant birbirine benzemektedir. Bu arıt­ma sanatında, en az sözle çok şey anlatmada ve bir görüntünün doğası ile özünü en açık biçimde ortaya koymada ikisi de birer ustaydı. İki yazar da doğaya karşı son derece duyarlıydı. Bundan daha da önemlisi, bu özelliklerini kâğıda dökebilmeleriydi: “Aralarından sarı ışıklar gibi süzülen sarı karahindibaların yükseldiği uzun çayırlar, canlı ve taze bir bahar yeşilindeydi.” “Kavakların ötesinde, yoldan tepelere dek açık sarı bir halı gibi uzanan buğ­day tarlaları vardı.” Bu iki basit, fakat aynı zamanda görsel açıdan çok canlı olan iki betimleme, etkisini aynı sayıda sözcükle yaratmaktadır ve rasgele okunduğunda hangisinin Çehov’a, hangisinin Maupassant’a ait olduğunu kestirmek okuru zorlar: her ikisinde de, verilmek istenen etki güzel ve akıcı bir biçimde verilmiştir. Hiçbi­rinde gereksiz bir laf kalabalığı ya da okuru gösterişli bir doğa betimlemesinin kurbanı yapacak tek bir unsur yoktur. Sözcükler, duru, ılık ve ince bir boya gi­bidir. Çehov ve Maupassant’ın yarattığı bu etkiyi E. M. Forster’ın, “İskoçya’nın yorucu dağları ve kepçelerle dikkatle boşaltılmış vadileri ve özenle yıkılmış manastırları” ile karşılaştırın. Ya da Çehov ve Maupassant ile yan yana yazan ve altı sayfa boyunca Egdon Heath’ın kasvetli havasını aktarmaya çalışan Hardy’nin betimlemesini gözünüzün önüne alın ; “Sevenlerinin, tuhaf ve sevecen bir duyguyla anımsadığı bir yerdi. Bunun nedeni gülümseyen çiçekler ve meyveler olamazdı, çünkü onlar sonsuza dek sür­dürdükleri dengelerini, şu andan çok, daha iyiye ulaşmak için gösterdikleri var­lık çabaları ile sağlamaktaydılar.” Burada neyi dinliyoruz? Burada bir şey görmediğimiz ve yalnızca bir el kita­bını dinlediğimiz çok açık. Ya da bir vaaz? Sıkıcı laflarla dolu bir rapor? Hardy bize bir resim çizmiyor, daha çok bir resmin betimlemesi hakkında konuşuyor. Bu başarısızlığı ise oldukça gösterişli, bilgilendirici olmaktan tamamen uzak ve bilinçsiz bir biçimde gülünç. Bu, fırçasıyla resim yapmaya çalışan bir adamın değil, resmini bir sözlükle yapmaya çalışan birinin başarısızlığıdır. Ne Maupassant ne de Çehov böyle bir yanılgıya düştü; hiçbiri sözlük adamı değildi. İkisi de, evlerinde tek bir sözlük bile bulunmayan biri izlenimini ver­mektedir. İkisinin de biçemi, basit, doğrudan bir anlatım, yer yer neredeyse ço­cuksu, fakat hiçbir zaman yapay olmayan bir çizgi üzerindedir. Maupassant’ın biçemi kırılgan, akıcı, mantıklı, zekice ve bir mücevher kadar katı iken; Çehov’un biçemi açık, rahat, günlük konuşma dilinde ve bir dantel gibi ince işlen­miştir. Fakat her ikisi de, işledikleri tema gerektirdiğinde içten gelen bir karma­şa yaratabilmekteydi. Böylece yalnızca seçtikleri konular, psikolojik atmosfer ve betimlemeler açısından değil, aynı zamanda biçim açısından da birer ustaydılar. “Bozkır”, “6 Nolu Koğuş”, “Siyah Keşiş”, “Yvette ve Bir Çiftlik Kızının Öykü­sü” gibi yapıtlarında uzun öykü alanındaki yeteneklerini de göstermeleri dışın­da, kısa taslak biçimindeki, birkaç sayfanın izlenimsel küçük ayrıntılarında da, daha önce hiç görülmeyen bir yetenek sergilemişlerdir.

Her ikisinin de büyük yazarlar oldukları tartışılmaz bir gerçek, fakat onları yaşadıkları zamanın İngiliz yazarlarından ayıracak ortak ve kesin bir nitelik ara­yacak olursak, ikisinin de bir centilmen olmadığı gerçeği ile karşı karşıya kalırız. İki karşıt biçimde de olsa, Çehov ve Maupassant’ın ortaklaşa sahip olduğu özel­lik tutkudur; ne Çehov ne de Maupassant yapıtlarında centilmence duygulara yer vermiştir. Çerçevesi belli bir törel tutum, ya da en azından etik değerlerin belli derecelerdeki etkileri, İngiliz romanından hiç eksik olmamıştır. Bunun en tatlı ürünleri, günahın acı meyvelerinden elde edilmiştir. The Way of All Flesh adlı romanı ile Samuel Butler ortaya çıkana kadar, on dokuzuncu yüzyılda hiç­bir yazar, günahın meyvelerinin sanıldığı kadar tatlı olmadığını öne sürecek ka­dar yürekli olamamıştır. Maupassant ve Çehov’un günahla pek işleri yoktu. Her ikisi de kendilerini ya da karakterlerini, gelip geçici ya da yapay bir etik sistemin içine oturtmuştu; yaşamı ve insanları gözleriyle gördüklerine en yakın biçimde betimlemişlerdir : saf ya da günahkar; hoşa giden ya da tiksindirici; takdir alan ya da düşmüş. Süreç onlar için önemli değildi; hiçbir açıklama ya da özür gerek­tirmiyordu. Böyle bir sürecin tiksindirici bir yazın doğuracağını öne süren eski eleştirmenlere Çehov’un verdiği yanıt şuydu : “Hiçbir yazın ürünü, gerçek yaşa­mın kötümserliğini geride bırakamaz.” Çehov sözlerine devam eder : “Bir kimyacı için, yeryüzünde temiz olan hiçbir şey yoktur. Yazar, kimyacı gibi nesnel olmalıdır. Kişisel ve öznel bakış açısını bir kenara bırakıp, gübre yı­ğınlarının doğada önemli rol oynadıklarını ve kötücül temel tutkuların, iyi tut­kular kadar temel olduklarını anlamalıdır.”

Günümüzde Çe­hov’un kısa öykü üzerindeki etkileri hâlâ sürmektedir ve her yönden, Maupas­sant dahil, diğer öykü yazarlarından daha ilerdedir.

Kısaca yazar, yaşamı her yönüyle kapsar; centilmence duygular önemli de­ğildir. Maupassant’ın da bu görüşe kesinlikle katılacağı oldukça açıktır. Gerçek­ten de, tıpkı Burns gibi, Çehov ve Maupassant da insan güçsüzlüğünü, yapıtları­nın bir koşulu olarak görmüşlerdir. Edward Garnett’ın, “insanlar kendilerinden başka bir şey olamazlar,” sözünü bir gerçek olarak görmüşlerdir. Bu güçsüzlük konusunda Çehov’un söyledikleri asla karamsar değildi. O insanlığın bu duru­munu sevecenlik, hoşgörü ve eğlendirici bir bilgelikle ele almıştır. Ayrıca yalnız­ca kendisinde değil, Puşkin’den Gorki’ye dek uzanan tüm Rus yazarlarda bulu­nan ve “ruhun açık yürekliliği” denilen özellik Çehov’da da vardı. Maupassant’da ruhun değil, aklın açık yürekliliğini görürdünüz. Onun kötümser oldu­ğu yerde, Çehov yalnızca kuşkucuydu ve bana göre Çehov’un en ilginç yönü açık yürekliliğinden çok, yüreğinin büyüklüğüydü. Middleton Murry, belki de biraz tipik bir biçimde, bunu “yüreğin saflığı” olarak adlandırmıştır. Ona göre, “bunun ötesine gidemesek de, Çehov’un bir yazar olarak büyüklüğü burada yat­maktadır.” Bu yirmi yıl önce yazılmıştı, fakat Çehov’un aşırı modernizmi Murry’e şun­ları da söyletecektir: “Bugün Çehov’un bize ne kadar yakın olduğunu anlıyo­ruz, yarın bizden ne kadar ileride olduğunu anlayabiliriz.” Günümüzde Çe­hov’un kısa öykü üzerindeki etkileri hâlâ sürmektedir ve her yönden, Maupas­sant dahil, diğer öykü yazarlarından daha ilerdedir. Örneğin Çehov’un Bret Harte ile aynı yıllarda çalışması ve ondan iki yıl sonra ölmesi çok ilginçtir. Mliss'in yazarı günümüzün düşünce ve yazın alanında önemli bir etkiye sahip mi? Bizim ilerimizde görünüyor mu? Yazarların yapıtları, basıldıktan sonra de­ğişmezler. Ömeğin Bret Harte ve Çehov’un 1896’da sayfalara aktardığı sözcük­ler, günümüzdeki sayfalarda da aynılar. Fakat açık ve sert bir biçimde değişen bir şeyler var kuşkusuz. Değişen yapıtın kendisi olmadığına göre; değerler, gö­rüşler ve yapıtı okuyanların dünyası değişmiş demektir. Zaman, acımasız bir asit testidir. Birkaç yıl içinde, Bret Harte gibi yazarların sahte ağaç kaplamalarını eri­tir ve Turgenyev, Sarah Orne Jewett, Çehov ve Maupassant gibi yazarların ince dokunmuş yüzeylerine bir şey yapamaz. Zaman hiçbir eleştirel değer ya da tu­tum tanımaz, fakat yine de son noktayı koyan odur. “İnsan açık yazdığında,” diyor Hemingway, “herkes al­datmaca olup olmadığını an­layabilir.” Gerçekten de öyle : Eğer daha ustaca bir aldatma­ca yolu varsa, zaman devreye girer. Hemingway’in dediği gibi, bu aldatmacanın açığa çıkması yalnızca bir zaman so­runudur. Bu nedenle belki de, Çehov’un ve Maupassant’ın sözde modernizminin yüreğin saflığı ile hiçbir ilgisi yoktur. Denetimin eşdeğeri olarak kullanılmadıkça, bunun yön­temle de bir ilgisi yoktur. Bu, oldukça eski, basit, fakat o ka­dar da kolay elde edilmemiş bir başarıdan kaynaklanabilir : Gerçeği, görüldüğü ve hissedil­diği gibi, hiçbir aldatmaca ve yapmacık kullanmadan aktarmak. Böylece gerçek, gelip geçici tutum ve değerlerin yanında asla eskimez.

Fakat ikisi arasında yine de bir ayrım bulmak gerekirse, Çehov’un gözünde okurları, Maupassant’ınkinden bir iki derece daha yüksekteydi.

Hem Çehov, hem de Maupassant bu sonucu elde etmek için çalışmışlar ve bunu oldukça başarılı bir düzeyde elde etmişlerdir. Aldatmaca yolunu seçen sa­natçı, izleyicisine bir tür nefretle yaklaşmak zorunda kalır. Ortaya koyduğu de­ğersiz yapıtını öyle bir sarıp sarmalamalıdır ki, “aptallar ne olduğunu anlama­sın.” Maupassant ve Çehov’un okurları aptal değildi; yapıtlarının sarıp sarma­lanmasına da gerek yoktu. Onlar için durum tam tersiydi. Fakat ikisi arasında yine de bir ayrım bulmak gerekirse, Çehov’un gözünde okurları, Maupassant’ınkinden bir iki derece daha yüksekteydi. Okurunun bazı ayrıntıları kendisinin ekleyebileceğine, hatta belli bölümleri eksik olan bir betimlemeyi kendi kafasın­da tamamlayabileceğine güvenen Çehov, yer yer üstü kapalı göndermelerde bu­lunmuştur. Maupassant ise, oluşturduğu resmin içini doldurma yanlısıydı. İn­sanların zekâsına duyduğu güvensizlik, okurları ile olan ilişkilerine de yansıyor­du. Sonuç olarak Maupassant daha doğrudan yazar; eksik renk bırakmaz, söyle­mek istedikleri son derece açıktır ve okurlar fazla düşünmek zorunda kalmaz. Maupassant, bir Fransız köylüsünün basit mantığı ile şu mesajı vermek ister sanki : “Malzemeleri hazırlayıp yemeği yapmak için onca zahmete katlandıktan sonra, işin yeme kısmını da şansa bırakmak olmaz.” Öte yandan Çehov, yemek daha bitmeden dışarı çıkar; okurunun özerkliğine ve zekâsına güvenir. Bu durum elbette, Çehov’un öykülerinde hiçbir şeyin olmadığı yönündeki eleştirileri beslemektedir. Gerçekte Çehov öykülerinde çok şey olup biter: yal­nızca sayfada, sahnenin ortasında ya da şimdiki zamanda değil. Olaylar sezdirim yoluyla aktarılmıştır, açıkça belirtilmemiştir. Belki de en önemlisi, öykü sona er­dikten sonra da devam etmeleridir. Okuduğu öyküde bir şey olmadığından yakınan okur gerçekte bir özeleştiri yapmaktadır : “hiçbir şeyin” olmadığı yer ne yazık ki, onun beyninin içidir. Çehov, içi doldurulduğunda derin ve anlamlı bir betimlemeye dönüşebilen bir çerçeve yaratır ve okurun bu çerçevenin içini dol­durabileceğine inanarak, okurlara büyük bir onur kaynağı yaratır. Her okur, kendi duyarlığı ve algılama yetisi ölçüsünde, resmin belli yerlerini doldurur. Fa­kat çerçeveyi boş bırakan ve öyküde “hiçbir şey olmadığından” yakınan biri, Çehov’un bu cömertliğine hakaretle yanıt vermiş olur. Belki Çehov’un bu sezdirme yöntemini, içinde hiçbir şeyin olmadığı bir öy­kü ile örnekleyebiliriz. Kısa bir tanesini alalım : Kadın Öğretmen. Burada ne oluyor? Birbirleri ile ilgili ve fiziksel eyleme neden olan unsurlar nelerdir? Bu so­ruların yanıtını, on üç yıldır uzak bir köyde görev yapan bir bayan öğretmenin aylığını almak için kasabaya inmesi; köye geri dönerken zengin, akıllı ve oldukça yakışıklı bir komşusu ile karşılaşması; yolun geri kalan bölümünü onunla gitme­si, aralarında geçen önemsiz konuşmalar ve ayrılırken birbirlerine iyi günler di­lemeleri; daha sonra köylülerle yapılan birkaç tartışma ve öykünün bitiminden hemen önce öğretmenin zengin komşusu ile yeniden karşılaşması oluşturur. Ey­lem olarak söylenebilecekler yalnızca bunlar; adam, at arabasının sürücüsü, köy­lüler ve Nisan ayının güzel havası kısaca betimlenip bırakılmış. Fakat öyküde, hızlı bir eylem, devinimi bol olaylar dizisi, kaçak bir at, kovalamaca, bayılma ya da dramatik bir kurtarma yer almamaktadır. Bunların peşinde koşan bir okur, böyle bir öyküyü gerçekten de sıkıcı bulabilir. Peki öykü neyi anlatmaktadır?

Çehov bu nedenle okura büyük sorumluluklar yükler. Dengeli bir duyarlı­lık, algılama ve anlayış ile okurun başarısız olmasına olanak yoktur.

Bunun yanıtını okurun kendisi bulmak zorundadır. Çehov’un öyküsünde Gerçek Aşk, Yürek Acısı, Düşkırıklığı ya da Trajik Bir Kadın gibi başlıklar yok­tur. Tıpkı bir gezinti bahçesi gibi, içinde Göle, Peri Bahçesine ve sonunda da Çıkış yazılı tabelaların olduğu bir öykü de değil. Çehov hiçbir şeyi etiketlemi­yor; hiçbir işarette bulunmuyor ve itmiyor. Öyküsündeki bayan öğretmeni, Moskova’daki annesini düşünürken anlatıyor : “küçük balıkların olduğu bir ak­varyum”, “piyanonun sesi” ; bir öğretmen olarak geçirmek zorunda kaldığı yaşa­mındaki terslikleri, rahatsızlıkları, sıkıntıyı ve yalnızlığı sergiliyor. Gerçek ve anımsanan iki yaşam bir araya getirilmiş ve bir an içinde kaynaştırılmıştır. Anımsanan yaşama ait olan kültürlü bir adam olan Hanov, yalnızlığın ve mut­suz bir evliliğin tohumlarını atacaktır. Bu haliyle gerçek, fakat ulaşılmaz bir semboldür Hanov. Çehov bu düşünceleri açıklarken, öykünün sınırları da yavaş yavaş genişler. Ta ki önemsiz bir yolculuk sırasında tutulmuş bir dizi not; yanlış yerlere gitmiş yaşamların, sıkıntıların ve “asla gerçekleşmeyecek mutluluğun” trajedisine dönüşene dek sürer bu genişleme. Öykü sona erdiğinde, okul öğret­meni ve Hanov bağımsız birer yaşama kavuşur. Birey olarak sunulan bu iki ka­rakter, evrensel figürler olarak ortaya çıkar. Öykünün içinde onlara olanlardan ötürü etkilenmemize karşın, bizi daha da derinden etkileyen gerçek unsur, onla­ra öyküden sonra olacakların düşüncesidir. Çehov’un ulaşmaya çalıştığı ereklerden biri de işte budur. Bunu açıklamak, bir analiz işlemine sokmak; bu özelliğin yaşamsal dokularını zedeleyebilir. Bu, uçmanın gizlerini öğrenmek için, bir kuşu kesip biçmek gibidir. Kesip biçtiği­nizde ise büyü bozulur. Çehov bu nedenle okura büyük sorumluluklar yükler. Dengeli bir duyarlı­lık, algılama ve anlayış ile okurun başarısız olmasına olanak yoktur. Fakat du­yarlılığın öldüğü ve okurun öngörüden yoksun olduğu yerde, kendiliğinden, bir “grilik” ve “eylemsizlik” baş gösterir. Öngörüden yoksun olduğu yerde kendili­ğinden bir “grilik” ve “eylemsizlik” baş gösterir. Bu açıdan değerlendirildiğinde Çehov’un kullandığı yöntem risklidir; çünkü kendi verdiği negatif unsurların, doğru anlamlara ulaşabilmesi için, okur tarafından pozitif unsurlarla karşılan­ması gerekmektedir ve bu her zaman böyle olmayabilir. Bu anlamlandırma süre­cinde yanlışlıklar yapıldığını düşünün ya da sonuca ulaşmak için aşırı bir yoru­mun yürütüldüğünü. Böyle bir durumda, Çehov’un oluşturmayı amaçladığı re­sim bir an içinde tam tersi bir duruma dönüşür ve yalnızca kahkaha ile karşıla­nır. Çehov, yüzlerce öyküsünde bu riske girmiştir. Kusursuz bir bilince sahip bir yazar olarak bunun ayırdındaydı ve olayların gülünç yönünü görme yeteneği ile bunun üstesinden gelebilmişti. Ernest Hemingway’in, Sherwood Anderson’un bir parodisi olan Torrents of Spring adlı kitabına yazdığı önsözde David Garnett, Anderson’un “Dark Laughter” adlı öyküsünde biçemini yapmacık bir derecede basitleştirdiğini ve bu nedenle istediği ciddi etkiye ulaşamadığını söylemektedir. O sıralarda bir Anderson tutkunu olan Hemingway bile, “Dark Laughter”a tep­kisini dile getirmiştir. Hemingway bunun ancak bir parodisini yapabilirdi ve bunu yaparak büyük bir yüreklilik göstermiştir. Çünkü Anderson’u alaya alır­ken gerçekte kendini de alaya almış oluyordu. Fakat Hemingway’in de çok iyi bildiği gibi bunu bilinçli yapmak, yaşamı boyunca bilinçaltında bastırmasından çok daha iyiydi. Elbette Çehov’un da parodisi yapılabilirdi ya da kendini de alaya alabilirdi. Parodi, bireyselliğini ön plana koyan yazarların önemli bir niteliğidir. Kişi bunu kendisi yaparsa, hatalarını da düzeltme şansı bulabilir. Yaşama yönelttiği ve hiç­bir yazın yapıtının karamsarlığını geride bırakamayacağını öne sürdüğü trajik bakış açısı Çehov’un, olayların gülünç yönünü görme yeteneğini kazanmasını sağlamıştır. Eğlencelik yayın organları için yazdığı gülünç yazılar ile işe başlayan Çehov, ancak Grignovitch’in ısrarları ile kendisini ve yaptıklarını ciddiye almış­tır. Şansımız varmış ki, bu ciddiyeti fazla ileri götürmemiş, çünkü hemen her öyküsünde sinsi bir biçimde yaşamı alaya alır. Çehov gerçekten de bir güldürü yazarı olarak değerlendirilebilir. Gülünç durumlardan, yaşamı alaya almaktan ve insanlığın gösterişi, saygınlığı ile kuka oyunu oynamaktan çok hoşlanır ve dün­yada en etkileyici karakterlerin hiç de içten olmadıklarını açığa çıkartmaya bayı­lır. Fakat bunları asla kötücül bir biçimde yapmaz ve öykülerinde insanlara du­dak büktüğü tek bir an bile yoktur. Yaşama yönelttiği trajik bakış açısını renk­lendiren nitelikler, aynı zamanda gülünç bakış açısını da renklendirir : yardım­severlik, sevecenlik, ince alay ve bir tür sabırlı ayrıksılık. Çehov’un, ister en gü­lünç olsun, ister ahlakı en bozuk olanı olsun; ne alay yoluyla, ne de trajedi ile aktaracak bir yargısı yoktu. Yaşamlarımızı biçimlendiren dehşetli güçleri, Çehov hiçbir biçimde kınamazdı. İnsanlığın oluşumunu ve bugüne dek gelişini dikkate değer bulurdu.

Zamanın ve bağ­lamların, hangi sözcüğü, hangi renk, koku, tat ve duygularla bağdaştırdığını Çe­hov’dan daha iyi biliyordu. Bu bilgisi, ya da içgüdüsü ve bunu ustaca kullanma­sı ise, büyük yazarların özelliklerinden biridir.

Bence Maupassant ile karşılaştırıldığında Çehov, her zaman için, az bir fark­la da olsa, daha ‘ileri’ ve daha zor bir yazardır. Daha çok mantığa dayanan güç­lere göre hareket eden Maupassant, hiçbir şeyi şansa bırakmamıştır. Belli sınırlar içinde çalışan tüm yazarlar gibi o da, sezdirimlerin önemini çok iyi biliyordu. Bir şeyi doğrudan değil de, dolaylı yollardan söyleyen yazar, sözcükleri tutumlu kullanmış olabilir, fakat aynı zamanda ortaya koyduğu bu sezdirimin doğru an­laşılamaması olasılığı da vardır. Maupassant bu riski alma konusunda Çehov ka­dar yürekli değildi. Yüzlerin, eylemlerin, tutumların, hatta el ve ayakların hare­ket biçimlerinin bile karakterin birer anahtarı olduğunu biliyordu. Buna ek ola­rak fiziksel görünüm, fiziksel tepki, fiziksel güzellik, fiziksel çirkinlik ve davranış gibi unsurlara büyük önem verirdi. Etten ve ağaçlardan; giyecek ve yiyecekten, yapraktan ve organlardan oluşan dünyayı çok eğlenceli bulurdu ve hepsinden ayrı ayrı haz alırdı. Bunları betimlerken, ki bunu çok iyi yapardı, gerçekte kendi duyusal iştahını doyururdu. Bu gerçek, onun tüm somut ve fiziksel betimleme­lerine derin bir tat katardı. Maupassant terden söz ederken, siz yalnızca teri gör­mez, onu hisseder ve kokusunu duyarsınız; çekici ve baştan çıkartan bir kadını anlattığında ise, sayfa bile gözünüzün önünde titremeye başlar. Zamanın ve bağ­lamların, hangi sözcüğü, hangi renk, koku, tat ve duygularla bağdaştırdığını Çe­hov’dan daha iyi biliyordu. Bu bilgisi, ya da içgüdüsü ve bunu ustaca kullanma­sı ise, büyük yazarların özelliklerinden biridir. Bu nedenlerden ötürü Maupassant’ın söyledikleri, Çehov’unkilerden daha doğrudandır ve Çehov’da bulunan karmaşık ve üzeri örtülü bir anlam örgüsü yoktur. Fiziksel, duygusal ve spiritüel anlamda her zaman için daha usta bir öy­kü anlatıcısıdır. Bu nedenle okur, okuduğu bir Maupassant öyküsündeki spiri­tüel ve duygusal anlamları kaçırsa da, öykünün fiziksel nitelikleri ona haz ver­meye devam eder; tıpkı fiziksel yönden çekici olan, fakat başka bir özelliği olma­yan güzel bir kadın gibi.

Şansımız varmış ki, Maupassant başıboş bırakılmadı. Sahip olduğu iki özellik, onu gelip geçici ucuz bir yazar olmaktan kurtarmıştır: amansız bir zekâ bütünlüğü ve ola­ğanüstü duru bir imgelem.

Bu elbette tam olarak Maupassant’ın istediği şey değildi. Bir Maupassant öyküsü bir Çehov öyküsü ile eşgüdümlüdür; öyküyü oluşturan unsurların tek tek değerlendirilmesi doğru değildir. İstediğiniz tutku parçalarını alıp, Maupas­sant’ın sunduğu öykünün bütününde oldukça önemli rol oynayan acımasızlık, kötülük, dolandırıcılık, yanlışlık gibi parçaları bırakamazsınız. Maupassant’ın da doğrudan söyleyeceklerinin yanında, dolaylı yoldan sezdirmek istediği şeyler vardı. Maupassant’ın öykülerinde, paranın ve tutkunun, hırsın ve kıskançlığın, fiziksel güzelliğin ve acının önemli etkiler olduklarını görürüz. İnsanlık delidir, açgözlüdür, ahlaksızdır, aptaldır fakat güzeldir; inanılmaz derecede basit ama bir o kadar da yücedir. Maupassant insanlığın kendi içindeki çelişkilerine, belki de Çehov’dan daha fazla önem vermiştir. Bu çelişkileri kendi içinde de yaşayan Maupassant, insanları aynı anda hem çok sevmiş, hem de onlardan nefret etmiş­tir. Kadınlara yönelttiği tutumu söz konusu olduğunda, bu çelişkiler onu zıt yönlere savurup durur. Kadınlar, Boule de Suif'de olduğu gibi, fahişe olabilir, fakat olağanüstüdürler; zengindirler, fakat aynı zamanda ahlaksızdırlar; yoksul ama cömerttirler; güzel fakat kötüdürler; yüce olabilirler fakat dolandırıcıdırlar; Miss Harriet’te olduğu gibi, köylü kızları ya da yalnız İngiliz bakireleridirler, fa­kat aynı anda hem acınası hem de aptaldırlar; güzel bedenleri vardır, fakat kafa­ları, ve ne yazık ki yürekleri de, bomboş olabilir. Flaubert’in genç Maupassant’ın elinden tutmasını, popüler bir yazarın har­canması olarak yorumlayanlar vardır. Bunu açıklamaya gerek var mı? Bence yok. Maupassant’ın ustasından daha üretken olduğu doğrudur. Flaubert kadar estet ve ayrıksı değildi ve ondan daha üretkendi. Sözcükler ve insanlar onun için, yaratıcı bir tutku üreten bir afrodizyak gibiydi. Onun bu başıboş biçimde çalışma eğilimi, onuncu sınıf bir cinsel romantizmin sonucu olabilir. Şansımız varmış ki, Maupassant başıboş bırakılmadı. Sahip olduğu iki özellik, onu gelip geçici ucuz bir yazar olmaktan kurtarmıştır: amansız bir zekâ bütünlüğü ve ola­ğanüstü duru bir imgelem. Maupassant’ı harekete geçiren başka güçler olabilir, fakat onu yöneten bu iki güçtü. Bu iki unsur, yapıtlarının içtenliğini garanti al­tına almıştır, fakat aynı zamanda yapıtlarındaki etik tutumu da yok etmiştir. Maupassant, hiç kuşkusuz, kendisinden sonra gelen birçok kuşak ve törel değer­lere önem veren kişiler tarafından oldukça ahlaksız bulunmuştur. Fakat gerçek­te, törel değerlere o da önem veriyordu ve onu, kabul edilmişliğin ve onayın görkemli sarayından uzak tutan da zaten bu özelliği olmuştu. Maupassant ve Çehov bu konuda birbirlerine benziyorlardı: ikisi de, E. M. Forster’ın “büyük ve sıkıcı bir üşüşme” olarak tanımladığı tarih içinde, popüler akımın bir parçası olmamışlardı. Bu iki büyük yazar, insanlık daha şaşırtıcı deği­şimler göstermedikçe, büyük ve popüler kitlelerin standartları dışında kalsalar da, hep büyük olmaya devam edeceklerdir. Çehov şöyle der : “Enginar ve kuş­konmaza aldırmadan, büyük bir hoşnutlukla tuzlu biftek ve kırmızı turp yiyen bir halk vardır.” Ne yazık ki böyle bir kitle için, Sevgili ve Maison Tellier’nin tadı bir gizem olarak kalmak zorundadır.

İngilizceden çeviren : Gökçen Ezber


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR