Celil Oker: “Türkiye, yazarlık durumuna bakışında da tuhaf bir ülke.”

Celil Oker: “Türkiye, yazarlık durumuna bakışında da tuhaf bir ülke.”


Twitter'da Paylaş
0

"'Yazar' olmak diye ayrı, özel, bir tür armağan cinsinden bir kişilik durumu tanımıyorum. 'Yazdığım zamanlar dışında yazar değilim,' diyen kişiye, adını unuttum şimdi, yüzde yüz katılıyorum. Yaratıcılıkla ilgili düşüncem de paralel. Bunların bir 'fıtrat' meselesi olduğu düşüncesi bende yok." Semih Gümüş: Celil, Yarın dergisini unuttun mu? Celil Oker: Unutmam mümkün mü? Hayatımın en önemli süreçlerinden biridir. Notosoloji okurları için özetleyeyim: Yazar olmanın bir ölçütü yayımlanmaksa, bunu başaramadım. Türkiye’nin yeni Hemingway’i olmak için yeterince iyi değildim herhalde. Yine de çabalamaya devam ediyordum. Orhan Pamuk’un kazandığı yıl Milliyet Roman Yarışması’na ben de katılmıştım. Derken 12 Eylül’ün karanlığına Ankara’dan küçük bir ışık vurmaya başladı. Yarın Dergisi. Üye olmadığım ama kendimi yakın çevresinden kabul ettiğim Türkiye İşçi Partisi’ne yakın genç insanlar çıkarıyordu. Derginin çıkacağını İstanbul’da çalışmalarına katıldığım İşçi Kültür Derneği vasıtasıyla öğrendim. Hatta nasıl bir dergi olması gerektiğini yazmaya çalıştığım uzun bir mektupla, hazırlıklarına minicik, ama minicik bir katkıda bulundum sayarım kendimi. O mektubun kopyası hala dosyalarımın birinde duruyor. Elbette hikâyelerimi de gönderdim. İşe bakın ki bastılar. Bunu unutabilir miyim? Daktilomda yazdığım sözcüklerin, kocaman sayfaları vardı Yarın’ın, o sayfalarda, üstelik yanlarında kimin yaptığını bilmediğim desenlerle belirmesini unutabilir miyim? Adımın yazılı olmasını? Hangi genç yazar adayı unutabilir? Başka hikâyeler gönderdim. Onları da bastılar. Uçuyordum. Kalktım Ankara’ya gittim. Semih Gümüş ve A. Ömer Türkeş’le tanıştım. Bana benzeyen insanlardı, benden çok daha çalışkan ve bilgiliydiler yalnızca. O küçük ofisi hatırlıyorum, bir yerde bira içtik mi, onu hatırlamıyorum. Benim zorlamamla, Yarın Yayınları’nda bir kitabımın çıkması ihtimalini bile konuşmuştuk. Derken ne oldu, bugün bile tam olarak bilmiyorum, benim hikâyelerle arama kara kedi girdi. Yeni evlenmiştim, geçim baskısı mı diyeyim başka bir şey mi, emin değilim. Sonraları bazı röportajlarda, konuşmalarda durumu, “Hikâyelerim yayımlandı ve bir baktım dünya değişmedi, oysa biz o zamanlar edebiyatın dünyayı değiştireceğini umardık,” diyerek geçiştirdim ama aslında ne oldu gerçekten bilmiyorum. Bir gün çözerim. Hikâyelerimin çıktığı Yarın kopyaları duruyor. Arada bakarım. Umutsuz olduğum günlerde. Çok keyifli olduğum günlerde. Bir zamanlar genç olduğumu hatırlamaya ihtiyacım olduğu günlerde. Yarın unutulur mu? SG: Yeni romanın Ben Yaşarım Sen Ölürsün’ü yazdın, bitirdin. Ne zaman çıkıyor? CO: Geçen yaz Kayseri’deki bağda başladığım kitabı, bu yaz sıkı çalışarak bitirdim. Son düzeltiler sonbahara, İstanbul’a kaldı. Agatha Christie’nin 125. doğum günü vesilesiyle 22-24 Ekim 2015 tarihleri arasında düzenlenecek Kara Hafta etkinliğine ben de katılıyorum. Altın Kitaplar oradaki söyleşi ve sonrasındaki imzaya yetiştirmeye çalışıyor Ben Yaşarım Sen Ölürsün’ü. Heyecanlıyım. SG: Nereden geldi bu polisiye merakı? CO: Çocukken evimizde dolu bir kütüphane vardı. 1960’lı yıllarda ortalama bir taşra memurunun okuduğu çoğu kitap vardı orada. Okumaya da meraklıydım. Neredeyse hepsini okudum. Bir kısmı hâlâ bende. O kitapların arasında Çağlayan Yayınları’nın plastik kapaklı Mike Hammer’ları da vardı. Kanun Benim’i orada gördüm ilk. Öğrenciliğim süresince neler olduğunu tahmin edebileceğiniz diğer kitapların arasında polisiyeleri de aralıksız okudum. Agatha Christie ve Mickey Spillane’i yazdıkları dilden okuyunca, polisiyenin ikinci sınıf bir edebiyat olamayacağının ayırdına vardım. Öyle devam etti. Polisiyenin de içine dahil olduğu popüler kültür ürünlerinin, var oldukları dönem ve ülke için çok önemli şeyler söylediğine olan inancım bugün de sağlam. SG: Kendini Remzi Ünal yerine koyuyor musun? CO: Hayır, hiç. Kendileri benden çok uzak bir meşgaleye, hayat tarzına sahip birisi. Yazarla kahramanını karıştırmak, hatta bir tutmak hiç katılmadığım bir edebiyat anlayışının ürünüdür. Olsa olsa kendisine arada bir buluşup konuştuğumuz eski bir arkadaş olarak görebilirim. SG: Peki yeni romanından azıcık söz eder misin? CO: Ben Yaşarım Sen Ölürsün yine bir Remzi Ünal macerası. Detektifimiz bu kez bir inşaat kazasında yaralanan bir gencin yoksul ailesinin ricası üzerine şirketin patronuyla konuşmaya, “Yahu şu adamla niye ilgilenmediniz kazadan sonra,” demeye gidiyor. İşe Remzi Ünal karışır da cinayet olmaz mı? Kahramanım “meccani” olarak aldığı işin dallanıp budaklanması sonucunda, her zamanki gibi, salt adalet için değil, biraz da kendi paçasını kurtarmak için soruşturmaya başlıyor. Polisiye edebiyatın bu sorunu var işte. “Spoiler” vermeden kitap hakkında daha fazla konuşamıyorsunuz. Ancak diğerlerine oranla bir kıl daha “yerli bir polisiye nasıl olmalı” sorusunu cevaplamaya yaklaşabildiğimi hissediyorum. SG: Reklamcılık yaptın, kendi kitaplarının satışına bir katkın oldu mu? CO: Hayır. Yazan kimsenin satışa katkısının, esas olarak yazdıklarının niteliğiyle sınırlı olması gerektiğine inanıyorum. Bir yayınevi kitabınızı bastığında o kitabın satışının artması için kendi ilkeleri, imkânları vb. doğrultusunda elinden geleni yapar diye düşünürüm. Kapak tasarımlarını önceden gönderiyorlar, sağ olsunlar, onlara da içerikle ilgili hatalar var mı diye bakıyorum en çok. Ticari haberleşmede şunu yapın, şöyle yapın diye bir söz çıkmadı hiç ağzımdan. Halkla ilişkiler anlamında yayınevinin benden istediği şeyler olursa onları da yerine getiriyorum elbette. Sonuç olarak yazdığım herhangi bir şey yeterince satılmazsa, bir numaralı sorumlusu benden başkası değildir. Bu çok açık ve net kafamda. Daha çok satılmak elbette isterim. Ancak yaptığım işle ilgili temel tercihlerimi değiştirecek güçte değildir bu istek. SG: Türkiye’de yazar olmak, polisiye yazarı olmak ne demek? CO: Baştan söyleyeyim: “Yazar” olmak diye ayrı, özel, bir tür armağan cinsinden bir kişilik durumu tanımıyorum. “Yazdığım zamanlar dışında yazar değilim,” diyen kişiye, adını unuttum şimdi, yüzde yüz katılıyorum. Yaratıcılıkla ilgili düşüncem de paralel. Bunların bir “fıtrat” meselesi olduğu düşüncesi bende yok. Türkiye ve dünyaya gelince, hikâye anlatıcısı işlevi yerine getirmenin, insanın kendisini gerçekleştirme çabasındaki en üst mertebelerden birisi olduğu açık. Kadim zamanlardan beri bu böyle. Bana mutluluk veriyor bu düşünce. Kâğıdın üzerine kaydettiğiniz tuhaf işaretler, hiç tanımadığınız insanlara bir şeyler söyleyebiliyor. Esas sihir bu işte. Meselem bunu, kendi alanımda, elinden geldiğince iyi yapmak. Türkiye bir sürü konuda olduğu gibi yazarlık durumuna bakışında da tuhaf bir ülke. Yazar olabilenlerimize politik nedenlerle falan eziyet ederiz ama esasında saygı da duyarız. Yazar olmaya niyetlenen gençlere gelince, onlarla dalga geçeriz. Bıyık altından güleriz. Bu beni çok sinirlendiriyor. Polisiye roman yazarı olmaya gelince, genellikle kabul edilen yazarlık tarifiyle büyük farklılıkları olduğunu düşünmüyorum. Bir tek, okurlarınızın çoğunluğu ayrıntılar ve varsa kurgu hataları konusunda, normal ­–bu da ne demekse– okurlardan biraz daha dikkatli. Sizin de daha dikkatli olmanız gerekiyor. Polisiye okuru affetmez. Haklıdır da. SG: Ne olacak bu memleketin hali? Ümidin var mı? CO: Bir tanıdıkla karşılaştığımızda “Nasılsın?” sorusuna “iyiyim” demeye utandığımız günlerden geçiyoruz. Asabım bozuk hepimiz gibi. Ancak ümidim hep var. İki nedenle. Öteki mesleğim gereği genç insanlarla beraberim. Hataları, eksiklikleri çok elbette ama onlardan umut kesilmez. Gezi’den beri de bu duygum üçe, beşe, sekize, on ikiye katlandı. Buradaki dinamizm, sağlam dünya görüşü, dayanışma ve yeniden kurma düşüncesiyle birleştiğinde farklı bir ülke oluruz. İkinci neden ise Türkiye’nin kendisi, tarihi, bileşenleri. Bütün hataları, eksikliği vb. düşünüldüğünde bile, ülkemiz bu ilkel düşünce yapılanmasını çok daha uzun bir süre kaldırmaz diye düşünüyorum. Aşağı yukarı on yılda bir yaşadığımız büyük dönüşümlerin bir yenisini bekliyorum diyebilirim. SG: Bugünlerde neler yapıyorsun? CO: Okul başladı. Derslere, atölyelere hazırlanıyorum. Yeni kitabın heyecanı sürüyor. Yeni çıkacak polisiye dergi 221B için hikâye tasarlıyorum. Bir de, aslında kimseleri ilgilendirmese de söyleyeceğim. İki katarakt ameliyatı sonrası gözlüklerimi attım. Elli yıllık surat protezlerimi artık taşımayacağım. Okuma gözlüğüm var, o ayrı. Çok mutluyum o açıdan. Hayretle bakıyorum dünyaya.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR