Cemal Süreya'nın Yanlışı
10 Eylül 2017 Edebiyat Kültür Sanat Şiir

Cemal Süreya'nın Yanlışı


Twitter'da Paylaş
0

Orhan Veli ve arkadaşlarının devrimi, Cumhuriyet dönemi çağdaş Türkçe şiirin sol eli tersine takılmış bir damar yoludur. Şiirin bünyesine giden vitaminler de, antibiyotikler de, kan da, uzunca bir süre bu damar yolundan işleyecek.
Seyfi Gençer
Cemal Süreya’nın "Folklor Şiire Ddüşman" yazısı, şairlerin yeni sapaklar bakındığı bir dönemde meydanın ortasına bırakılmış hatırı sayılır derecede etkili bir bombadır. Yankıları günümüze kadar geldi. Ancak bu patlama ‘Bing Bang’ gibi kaçınılmaz bir yeninin, giderek kabullenilen, içe sinen bir oluşumun yolunu açmadı. Göz yaşartıcı etkisi oldu daha çok. Şiddeti öldürmedi, gürültüsü ‘seme etti’. Ne diyeyim... Bir açıdan gerçekten ihtiyacımız olan sorgulama eksikliğimizi uyarırken, diğer yandan şaşakalma, itiraz –hatta bir çeşit isyan– geleneğimizi de tetikledi. Ardına düşüp büyüsüne kapılırsanız, haklılığı ya da yanılgısı çıkarımında her yola gelir. Zaten öyle de kurulmuş. Bugün hâlâ bu yazıyı konuşuyorsak, demek ki Cemal Süreya amacına ulaşmış. Ancak yazıya takılıp kalmayacağız. Bu patlama hangi yarışın habercisi? Yoksa tek kişilik bir koşu mu? Biraz cevap arayacağız. Süreya’nın yirmi beş yaşında yazdığı “Folklor Şiire Düşman” yazısıyla, otuz yedi yaşında neredeyse şiirsel olgunluğunu tamamen kurduğu döneme denk gelen “Orhan Veli’nin Yanlışı” yazısı yan yana getirilmeden bir sonuca varmak, iki yazıyla da ayrı ayrı oyalanmaktan başka bir işe yaramaz. Çünkü iki yazı da –on iki yıl zaman aralığına rağmen–farklı bir çıkarıma, amaca, değişik bir bildiriye sahip değil. Hedef kitle değişiyor sadece. Süreya’nın düzyazıdaki büyük ustalığının, aynısını farklı da söyleyebilme, üstüne üstlük kabul ettirebilme yeteneğinin birer ispatı. Ancak altı boş değil. Bir dava var ortada. Orhan Veli büyük şair. Dava adamı. Başka meslek tutamayacak bir serüvenci. Galata Köprüsü’nden Kapalı Çarşı’ya giden yolun hemzemin geçiti. Cemal Süreya incelikli şair. Elinde halkalar, lobutlar yerine sözcükler bulunan bir jonglör. Filozof bakışlı şövalye. Cemal Süreya’nın ‘efsun’una kapılıp yazı başlığından beklenen açılımlara yönelemeyecekmişim gibi bir his oluştu içimde. Söylemek istediğmi söyleyemeyecekmişim gibi bir sıkıntı. Kendi kurgunu, tezini, ipuçları elde ederek sürdürebileceğin bir adam değil Süreya. Ya da senin gönlünün buna müsade edeceği. İyisi mi ipin ucunu bırakmak. On yıllar sonra Orhan Veli ile Cemal Süreya’yı –ikisinin de yokluğunda– karşı karşıya getireceğiz. Asıl büyük patlama yaşarlarken yan yana geldiklerinde olurdu, diye düşünenler olabilir. Bana göre tam tersi, o kadar çok benzeşiyorlar ki kardeş kardeş yaşayıp giderlerdi.
“Orhan Veli kuşağı şairleri yenilikten sonra daha çok dilin görünür imkânlarını denediler. Bu arada Oktay Rifat, Bedri Rahmi Eyüboğlu gibi bir kısım şairler de, geniş ölçüde, belki en görünür imkânlar olan halk deyimlerine, folklor terimlerine yöneldiler. İyi olmadı bu onlar için."
“Folklor Şiire Düşman” yazısında şöyle diyor Süreya: “Orhan Veli kuşağı şairleri yenilikten sonra daha çok dilin görünür imkânlarını denediler. Bu arada Oktay Rifat, Bedri Rahmi Eyüboğlu gibi bir kısım şairler de, geniş ölçüde, belki en görünür imkânlar olan halk deyimlerine, folklor terimlerine yöneldiler. İyi olmadı bu onlar için. Köşelere takılıp kaldılar. Oktay Rifat 'sanat endüstrisi' pazarlarına bol sayıda çürük mal sürmek zorunda kaldı. Bedri Rahmi'ye gelince, o onu da yapamadı, iki üç kalın, iki üç sarı kırmızı çizgi çekti, durdu. Oysa bu şairler başka alanlara yönelmesini bilselerdi şiire daha faydalı, daha verimli olacak kişilerdi.” Şiirde başka alanlara yönelmeyi bilmek ne demektir? Duyumsadığını, sana öyle geleni, canını acıtanı, öylece imgelendiğini, yaşadığını (yazmamak) bir tercihe feda edilir mi? Ya da tercih midir bu, ikna olmak mı? Aslında olmayanı: farz ettiklerimizi, bulutların üstünden bakarak, insanın serüvenine yabancılaşarak, evlerin içine uğramadan şiire dökme kolaycılığı neler etti şiirimize. Edecekleri de geride... Yazının asıl hedefi olan Garip Akımı’na, Orhan Veli ve arkadaşlarına, şiirlerinde ‘folklor barındıkları’ gerekçesiyle de olsa haklı haksız bir taarruzu bile anlayabiliyorum ama, el çabukluğuyla, Bedri Rahmi Eyüboğlu’da aradan çıkarılmış. Çayın taşıyla çayın kuşu da vurulmuş. Bedri Rahmi şiirine bu kadar kolay kıyılmamalı. Onun gibi adamların şiirini yok saya saya, kurnazca satır aralarına sıkıştırıp boğa boğa, görmezden gele gele geldik bugüne. Okunmayan, ‘değerli yalnızlığımız’ın şiirine sarılıp uyuyoruz şimdi. Endişelerimizden, içimizdeki bir olmamışlık duygusundan, bir boşluk hissinden biçip başımıza kadar çektiğimiz yorgan ışığı örtmeye yetmiyor. “Gün ağarınca, boynumuz bükülüyor.” Dağlarca’nın çok ses getiren, tamamen folklorik bir ağızla kurduğu “Kızılırmak Kıyıları” şiirini, bu manifesto gibi yazısında bile ayrıştırma zorunluluğu duymuş. Hele bir duyma! Yine “Folklor Şiire Düşman” yazısıyla sürdürelim: “Kişiliğin tadı şiir dünyasını bir tuttu ki bugün, bir şiiri bir şair yazarsa güzel oluyor da aynı şiiri bir başkası yazınca olmuyor. Mesela Fazıl Hüsnü Dağlarca kişilik sahibi bir şairdir, 'Kızılırmak Kıyıları'nı kendi havasından kendi kişiliğinden geçirerek yazmıştır.” Yazısında bahsettiği koca çınar Dağlarca’nın enfes “Kızılırmak Kıyıları” şiiri düpedüz hem de bizim anladığımız manada –Süreya’nın anladığı değil– folklorik bir şiirdir. Süreya, Dağlarca’dan çekinir. Farklı bir ilgi ve saygı duyar ona. Günlüklerinde, bir gün kendisine iyi davranmayan Dağlarca için, ‘kişilik sahiplerine serbest olan folklorik bir dille’, "Bugün ağam sudan soğuk bakıyor" yazmıştır. Dağlarca’nın çok ses getiren, tamamen folklorik bir ağızla kurduğu “Kızılırmak Kıyıları” şiirini, bu manifesto gibi yazısında bile ayrıştırma zorunluluğu duymuş. Hele bir duyma! Dağlarca bağışlamaz adamı, Beykoz’da bekler durursun. Süreya’nın gerekçesi şöyle: Dağlarca yazdığı için. “Fazıl Hüsnü Dağlarca değil de bir başka şair yazsaydı ne olurdu? Şu olurdu herhal: Şiir güzel olmazdı, ya da hiç değilse o kadar güzel olmazdı.” Süreya’nın atak güreşen teorisyenliği, giderek kıyımı göze alabilen edebiyatı sahiplenişi, şiirimize Cumhuriyet’in sağladığı ufuk açıcı, demokratik olanaklarla, dil konusunda alınan mesafelerle, çevirinin yaygınlaşıp şiirimizin dünyada yazılan şiirle tanışarak bahtiyar olmuş baş dönmesiyle, hevesli şaşkınlığıyla açıklanabilir. Ancak her şey bu kadar basit de değildir. Ya iddiası yanlış ya da Cemal Süreya folklor derken bizim hemen anladığımızdan farklı bir şeyi kastediyor. Bence ikincisi... Bizim olanı biteni yumuşatıp, çiğneyip sindirilecek hale getirmemiz ‘olmuşa çare’ olmayacak. Çünkü Cemal Süreya tarafından açılmış bir cephe, denebilir ki büsbütün bir iktidar mücadelesi var ortada. Üstelik olmuş bitmiş bir devrime karşı bir iktidar mücadelesi... “Orhan Veli’nin Yanlışı” yazısında şiirimizde Orhan Veli tarafından bir dönüşüm yapıldığını kabul ediyor Süreya. Ancak onu, “Halk için halk tarafından” yazılan bir şiirin peşine düşmekle eleştiriyor. “Orhan Veli şiire kasket giydirdi” diyor. İşte Süreya’nın bizim anladığımızdan farklı olan folklor ‘kastı’ tam da burada ortaya çıkıyor. Kökten gelen bir geleneğin nasılsa şiirin içine gireceğini herkesten iyi bilir Süreya. Bu geleneğin, dönüşümün oluştuğu kavşakta baskınlaşması endişesiyle kuruyor karşıtlığını.Yine bir iki kişi üzerinden ama... Anlaşılan bu devrimin ‘kasketliler’ tarafından yapılması içine sinmiyor bir türlü. Halbuki köklü devrimleri her zaman kasketliler yapmıştır. Süreya’nın, Orhan Veli’nin poetika’sıyla değil de, politikasıyla bir derdi var gibi.
“Orhan Veli halk gibi hatta ‘halk olarak’ yazılan bir şiirin peşindeydi. ‘Halk için halk tarafından.’ Bence çıkışındaki bu biçim başkaldırması bu amacını zorlandırıyordu.”
Orhan Veli’nin eski sanata yazılarıyla değil de, şiirleriyle karşı çıkmasını da uygun görmüyor. Bunu anlamak hepten zor. Yazıyı eğip bükebilirsin ancak yazdığın şiir orada gün gibi durur. Düzyazıda, ben böyle demek istememiştim, diyebilirsin, hatta, o zaman öyle düşünüyordum, da diyebilirsin, ancak şiirin diyeceğini demiştir. Devrimler izah ede ede mi yapılır, yoksa artık ortada izah edilecek bir şey kalmadığında mı? Orhan Veli’nin yol arkadaşları "Oktay Rıfat’la Melih Cevdet’ten çok şey öğrendiğini" söylüyor ancak,  “Orhan Veli krizalit dönemde kaldı” diyor. ‘Yaşasaydı belki o da şiirini tam anlamıyla kuracaktı’ diyenlere de bir cevabı var: “Şiirini tam olarak kurmadan ölmemek de şairin bir güçlü yanı değil mi?” Bu dilemma hakkında bir şey demeyeceğim. Yine “Folklor Şiire Düşman” yazısında: “Bu böyleyken, bizde hâlâ folklora, halk deyimlerine şiirlerinde fazlasıyle yer veren şairlerin kısır bir yolda oldukları sanısındayım. Çünkü folklorda şiirin bugünkü entelektüel niteliğini taşıyacak yeti yoktur. Halk deyimlerinin havası şiirin kanat çırpmasına imkân vermeyecek kadar dar bir havadır.” "Orhan Veli’nin Yanlışı" yazısında ise şöyle: “Orhan Veli halk gibi hatta ‘halk olarak’ yazılan bir şiirin peşindeydi. ‘Halk için halk tarafından.’ Bence çıkışındaki bu biçim başkaldırması bu amacını zorlandırıyordu.” Bunu diyen Süreya daha sonraları şöyle bir şiir de yazacaktır: “yunus ki sütdişleriyle türkçenin/ne güzel biçmişti gök ekinini/düşman müşman girmeden araya/dolanıp bütün yukarı illeri/toz duman içinde yollar boyunca/canından sızdırmıştı şiiri” Orhan Veli’nin şiirine genel olarak baktığımda halk edebiyatı formatının, benzer kaideleri sürdürdürmenin, yeknesaklığın baskınlığını ben göremedim. Gördüğüm şudur: Veli’nin yaptığı devrime kadar yazılan şiirde yalnızca halk edebiyatına girebilen: Sokaktaki adam, Münevver abla, Nurinisa, ne degüstasyona ne de balık pazarına gelen Canan, bizim Mehmet, bugün kılıksız görünen umutlu adamalar, bütün terekesi kahve ocağındaki beyit olan Süleyman Efendi, yürürlükteki şiirin içine girememişti. Orhan Veli onları tutup kolundan, Türkçe şiire buyur etti. Halk için de, halk tarafından da yaptığı sadece budur. Ardından Sait Faik şiirden vazgeçmek pahasına, öykü ile yerine perçinledi onları. Orhan Veli suyun öbür yanına geçmek için kurduğu köprüyü oracıkta bıraktı. Yoluna devam etti. Arkasına bile bakmadı. Süreya da geçti o köprüden. Ancak durmadan Orhan Veli ile gelen yeniliğin ardına düşenleri, hatta cemi cümlesini şairlerin, geçilen köprüden geri dönmelerine ikna etmeye çalıştı. ‘Yolunuz yol değil!’ dedi. Eğer ikna edebilseydi belki de köprüyü havaya uçuracaktı, diye aklından geçmiyor değil insanın. Hem de kendisi suyun öbür tarafındayken! Orhan Veli ve arkadaşlarının şiirlerinde hâlâ folklor barındırmalarını, onu tamamen söküp atamamalarını eleştirisine dayanak yaptı ancak, “Eski şiir ne ise onun tam tersini yazmakla” da yine Orhan Veli’yi eleştirdi. Oysa Orhan Veli’den önceki şiir geleneğe boğulmuş bir şiirdir. Süreya, eski şiir tırpanlandıkça kendinden de birçok şeyin yittiğini fark etti. İki kuşak sonra daha da yeninin ardına düşecek Süreya, önceki şiirin ve şimdiki yol arkadaşlarının şiirleri arasında gitti geldi. Hep ürkttü: Çünkü duyumsayabiliyordu: Devrim başkadır, içinizdeki yenilik arzusu başka. Aydınlanmak başkadır, el yordamıyla karanlıkta bile ilerlemeye çabalayanlar başka. ‘Bopstil’ler başkadır, çarıklılar başka. Onun için hep yeninin yedeği olarak kalacaktır Süreya’nın İkinci Yenisi. Çok kullanıldığından değil, kullanılmadıkça eskiyen bir yeni. Katılırsınız katılmazsınız, bana göre Cemal Süreya’nın düzyazıdaki yetisi, uzayının genişliği, kıvraklığı ve ikna yeteneği, şiirinin önünü kesmiştir. Bunu canım yana yana, Süreya’nın şu dizeleri aklımı allak bullak ederken söylüyorum: “Jandarma hep nesirde kalacaktır/Eşkıyalar silahlarını çapraz astıkça türkülerine.” Cemal Süreya jandarma mı, eşkıya mı? Berceste kıymetinde mısralarının kendi ikilemi olarak karşısına dikilmesi ne çok acı vermiştir Süreya’ya. Bu onun şahsına ait bir sıkıntı değil. Asıl sevdalısının dışında, edebiyatın başka dallarında üstün başarı sağlayan her şair düşer bu ikileme. Cemal Süreya’nın bu iki dizesi tasavvur ederek yazılamayacak denli güçlü geliyor bana. Biliyoruz ki Süreya’nın asıl derdi, sevdası, sözleri şiirdir. Gönlünün orta yerinden geçen, şiirin, eşkıyaların yoludur kuşkusuz “Bütün sanatların şiirden çıktığını” en iyi o bilir. Süreya’nın inceliğiyle, lirizmiyle mıknatıslanan ‘öze dönüş arzusu’, onu şiire doğru bir merkezkaç kuvveti yörüngesinde savurur durur. Düzyazı yeteneği bile şiirin uzağına düştüğü zamanlarda kendini şiirle ikame ederek büyümüş, büyümüştür. Buradan duygulara ve kelimelerin taşıyacağı yüklere herkesten çok hâkim olmanın, izah yetisiyle güçlenen ikna yeteneğinin, şiiri elinde tutma sonucuna çokça yaramadığı yargısı da çıkarılabilir. Bu durumu kekemelerin şarkı söylerken hiç takılmamalarına benzetirim bazen. Şiir canlı bir mahluk. Diğer bir sanatı da beceren adamı kusuyor, canını çok acıtıyor. Şiir kıskanç ve aidiyet istiyor. Kendini yazdırırken şairin eksikliğini, onursuzluğunu bile görmezden geliyor. Değilse terk ediyor onu, küçümsüyor. Şiirden sonra düzyazıya yönelmek hep dramatik gelmiştir bana. Elinde şiir olan (aklı olan) onu ihmal edip başka bir dal arar mı hiç? Bilmez mi başına gelecekleri? Aklınca başka tarlalardan çiçek böcek toplayacak, sevdalısı şiire götürüp gönlünü kazanacak, mutlu mesut yaşayıp gidecekler. Yeniden bir vuslat! Ancak şiir onu gittikçe daha da uzak, daha da yüksek tepelere çekilerek sabırla izler. Birgün intikam vaktinin geleceğini iyi bilir. Şiir kuma kabul etmez. Düzyazıdan sonra yüzünü şiire dönmek hevesli bir yaklaşımdır. İçinde umut vardır. Ana rahmine dönme arzusu: samimiyetin, kendini bırakmanın, insancıllığın da bir göstergesidir aslında. Üstelik daha tehlikesiz, daha korunaklı. Olmadığında evsiz barksız kalmazsın. Geri döner, terk ettiğin yuvana tekrar yeleşebilirsin. Ki çoğu zaman öyle de olmuştur. Asıl sorun şiirden düzyazıya sürüklenmektir. Çünkü şair nereye giderse gitsin şiirden kurtulamaz. Hangi dala kayarsa kaysın elindeki çomağı ‘şiir kovanı’nın içine sokar. En çok onun canı acır, ürküttüğü arılar onu eliyle koymuş gibi bulur. Cemal Süreya çok çekti ürküttüğü arılardan. Zarafeti biraz da bundandır. Aşılıdır, yaban değildir. Yalnız şunu atlarsak Süreya’ya haksızlık etmiş oluruz: Sözünü ettiğimiz iki yazısında da içeriği bir yana bırakırsak, Cemal Süreya –doyumsuz şiirleri, düzyazıları da bir yana– edebiyatımıza gözle görülmeyen büyük hizmetler de etmiştir. Süreya bir ‘ajitasyon’ ustası, ‘edebiyat aktivisti’dir de bir bakımdan. Belki de en büyük aktivist... Gerçekten gönül verdiği edebiyat ışığını merkezde, gündemde tutma, etrafına meraklı pervaneler toplama idealine, kendini feda etme pahasına emek harcamıştır. Onun ‘göze alan’ denemelerinin temeline en çok bu özelliğinin yataklık ettiği kanısındayım. Tabii o dönemler bir başka zamanlar. Anlayış var, samimiyet var, idealistlik var, yeni doğmuş bebekler gibi baş döndürücü ‘rayiha’sıyla kıymeti bilinen tazecik bir Cumhuriyet var ortada. Bugün bir yazarın ‘Taşlama’ yazdığını düşünsenize: taşa tutarlar adamı. Etmediğini bırakmazlar. “Bir çağ yangını bu.” Oysa taşlama ne ince, ne demokratik bir alandır. Artık kimsenin eleştiriye tahammülü yok. Günümüz yazın egemenlerinin çoğu, ya ‘birbirlerini ağırlıyorlar’ artık, ya da ‘ben sağırsam sen de körsün’ diyerek kavgaya tutuşuyorlar. “Ah, kimselerin vakti yok/Durup ince şeyleri anlamaya” Sonuçta Cemal Süreya ve arkadaşlarının yaptıkları köklü bir dönüşüm değil, köklü dönüşümden beslenen bir yöneliş bir ‘akım’dı. Kendimizi zorlarsak, daha yeni olarak kabul edilebilecekleri tek çıkarıma bugünden geriye doğru giderek ulaşılabilir sadece. Bu da tarihi tersinden okumak oluyor. Haydi okuduk diyelim, iş böyle de hallolmuyor. Evet, geriye doğru gidince önce bu akım çıkıyor karşımıza ancak, o zaman da yönelişin adı boşa düşürüyor kendini: İkinci Yeni! Akıl birinciyi çağırıyor hemen. Orhan Veli ve arkadaşlarının devrimi, Cumhuriyet dönemi çağdaş Türkçe şiirin sol eli tersine takılmış bir damar yoludur. Şiirin bünyesine giden vitaminler de, antibiyotikler de, kan da, uzunca bir süre bu damar yolundan işleyecek. Süreya önceleri bu damar yolu üzerindeki vanalardan kendine uygun olanı seçtiğ halde, sonradan damar yolunu bütünüyle çıkarıp atmaya kalkıştı. Ötesini çok düşünmedi. Evet, bir damar yolunu görece herkes çıkarıp atabilirdi ama, tekrar o hassas noktayı tam bir isabetle bulup yerine saplamak için heves etmek, gıpta etmek, hak görmek yetmezdi. Üstelik bu yolu kaldırdığında kendi seçtiği vana da boşa çıkacak, işlevsiz kalacaktı. Bu da bir fedadır aslında. Hem feda, hem göze alma... Edebiyat için neleri göze almadı ki Süreya... Cemal Süreya edebiyat için diyalektiği, diyalektik düşünebilme yeterliliğiyle çürütmeyi bile göze aldı. "Folklor Şiire Düşman" dediği günlerde, dönemin şartları ve heyecanı içinde uyuşamadığını düşündüğü bu ‘kan’ı tetkik edecek donanımlı bir labaratuvara sahip değildi. O da şiddet içermeyen bir çeşit ‘kan davası’na dönüştürdü hadiseyi. İş böyle de çözülemeyince, on iki yıl sonra "Orhan Veli’nin Yanlışı" başlıklı yazısıyla, Orhan Veli lehine hafifletici sebepleri de ihmal etmeden tuttu ‘mahkemeye verdi.’
Oysa Orhan Veli’nin devrimi orada öylece duruyor. ‘Filinta’sı omzunda... Şiirimizdeki tıkanmayı biraz da burada aramak gerekir.
Ne yazık ki bu çeşit mahkemelerde karar süreçlerinin yüz yıllar alabileceğini anlayacak kadar eylenemedi bu dünyada. Orhan Veli ile olan davasında hâkimin de, savcının da, avukatın da, şahitin de, zanlının da kendisinin olduğunu ikrar edemeden göçüp gitti. Dava, kendi şiir anlayışları içinde yazılacak olanın neredeyse tamamını yazmış İkinci Yeni şairlerinin günümüzdeki ardılları tarafından bilir bilmez yürütülüyor hâlâ. Aslında çoktan zaman aşımına uğradı. Oysa Orhan Veli’nin devrimi orada öylece duruyor. ‘Filinta’sı omzunda... Şiirimizdeki tıkanmayı biraz da burada aramak gerekir. Eğer Orhan Veli kendi şiirinin kavgasını kaybetmişse, kaybetsin. Bunun sebebi erken ölümünün dışında ne olursa olsun. Kim kazanmış ki şiirinin kavgasını? “Ah! Yalan dünyada”, “Her ölüm erken ölümdür.” Hep bir şeyler kalır arkada, eksik, yarım... Orhan Veli, Türkçe şiire kavgasını kazandırdığında amacına ulaşmıştı. Kavgası buydu zaten. Burada bir yanlış varsa bu defa ‘Cemal Süreya’nın Yanlışı’ olsun. Bir nazar boncuğu... Başka da bir şey demeyeceğim. “Üstü kalsın” öyleyse.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR