Cemil Kavukçu: “Öyküleri uzaklarda aramaya gerek yok…”

Cemil Kavukçu: “Öyküleri uzaklarda aramaya gerek yok…”


Twitter'da Paylaş
0

Faruk Duman: Sevgili Kavukçu, Mimoza’da Elli Gram, Başkasının Rüyaları’ndan dört yıl sonra geldi. Bu arada da iki romanın çıktı. Verimli bir yazarsın. Ama bir anlamda öyküye kısa da olsa ara vermiş sayılırsın. Bu arada mutlaka öykücülüğümüzü de izledi. Neler düşündün bu dönemde? Hem kendi öykücü kimliğin, hem de öykü dünyamız ile ilgili olarak?

Cemil Kavukçu: Bütün bunlara net bir yanıt vermem güç. Başkasının Rüyaları’ndan bu yana dört yıl mı geçmiş, diye düşündüm. Bu arada öyküye bir ara verdiysem –ama bir yandan da Mimoza’daki öyküleri yazıyordum– bunun bence açıklanabilir bir yanı yok. Öykünün bana ya da benim öyküye bir kırgınlığım olmadı bu sürede. Belki de en güzel yanıt: “Damla kendini tamamlayınca damlar,”dır. Öykülerle buluşmam, onların kapımı çalmasıyla oldu hep. Demek ki bu dört yıl boyunca birbirimizi arama gereksinimi duymadık. Belki biraz yorgunluk vardı, belki de birikim ve yeni bir coşku için uzunca bir “nadas” dönemi gerekiyordu. Aslında öykücülüğümüzde de bir heyecan, bir coşku kaybı yaşanıyor. “Tıkanıklık” demek istemiyorum, dört-beş yıldır süren bir durgunluk bu. Neyse ki, umut veren yeni isimler çıkıyor peş peşe. Bugünkü durgunluğun, yeni bir sıçramanın öncesindeki sessizlik olduğunu düşünüyorum.

FD: Geçen dört yıl içinde ben öykücülüğümüzde neler olduğuna bakıyorum, tabii yeni kitaplar yayımlanıyor, ama senin de belirttiğin gibi bir durgunluk var, arada Notos Öykü başlıyor. Ama bundan sözgelimi on yıl öncesi yalnızca öykünün değil, öykünün eleştirisinin de yapıldığı yıllardı. Bu neredeyse bütünüyle kalktı ortadan. Siz genel olarak öykü eleştirisini yeterli buluyor musunuz?

CK: Evet, on yıl öncesi, öykünün konuşulup tartışıldığı, eleştirilip değerlendirildiği canlı bir dönemdi. Ama ondan önceki on yıl öykü dünyamız bugünkünden de durgundu. Bu tür dalgalanmalar doğal. Öykücülüğümüz zaman zaman yorgun düşüp dinleniyor, güç toplayıp kaldığı yerden yoluna yeniden devam ediyor. Aradaki durgunluklar gelişip zenginleşmesi, yükselen bir çizgi izlemesi için engel oluşturmuyor. Ama günümüz için daha önceki dönemlerden farklı bir durum söz konusu. Öykü eleştirisi gittikçe gücünü kaybediyor. Gençler eleştiriye ilgi duymadığı için yeni eleştirmenler yetişmiyor. Eleştiri yok demiyorum, var tabii, ama yetersiz diyorum. Bu, önümüzdeki yıllar için kaygı verici. Çünkü eleştirinin olmadığı bir edebiyat ortamı düşünülemez.

FD: Mimoza’da Elli Gram da Başkasının Rüyaları gibi öyküleri birbirine bağlayan bir kitap. Yani tek tek okunabilen bu öyküler aynı zamanda bir roman dokusu da taşıyor. Bunun bir öykü kitabı için ne gibi avantajları var?

CK: Bunun öyküye bir getirisi olur mu, olmaz mı diye hiç düşünmedim. Öyküler arasında gezinmek, aynı kişilerle farklı öykülerde karşılaşmak hoşuma gidiyordu. Her öykü, kendi içinde bütünlüğü olan bir dünyadır. Öykü kitaplarının romanlar gibi bir solukta okunamaması, kitaptaki bir dünyadan başka bir dünyaya o kadar kolay geçilememesindendir. Beğendiğiniz bir öykünün tadına varmak için okumaya ara verebilirsiniz. Belki öyküleri birbirine bağlayan bu bağ, birinden öbürüne geçişleri kolaylaştırıyordur. Dediğim gibi, böyle bir kolaylık sağlasın diye yapmadım bunu. Başkasının Rüyaları’yla bunu sonlandırmayı düşündüm. Çünkü artık birbirine bağlanan öykülerden sıkılmıştım. Bence sonlandırdım da. Mimoza’da Elli Gram’da sözünü ettiğin biçimde bir bağ yok öyküler arasında. Uzaktan uzağa bir roman dokusu taşıyabilir ama, uzun bir öykü olarak da bakılabilir bu kitaba. Ressam Rasim’im gözünden Mimoza sakinlerini tanıyoruz. Buradaki bağ, bir mekân. Olaylar tek bir mekânda geçtiği için, ister istemez kişiler de birbirinin öyküsüne karışıyor.

FD: Sizin öyküleriniz, çoğu zaman tanıdık kahramanları kullanıyor, böylece, bana göre topluca bakıldığında, Cemil Kavukçu’nun kişileri aynı zamanda birer simgeye de dönüşüyor. Mimoza’da Elli Gram sanki bu kişileri bir araya toplama çalışması gibi. Benzer bir şey Başkasının Rüyaları’nda da vardı. Bunun nedeni ne?

CK: Neden yazdığımı açıklayamadığım gibi bunun nedenini de bilmiyorum Faruk. Küçükken çizgi romanlar okurdum. Örneğin, bir Tommiks’le Çelik Bilek ya da Kinova neden bir serüvende karşılaşmazlar diye düşünürdüm. Aynı serüvende olmaları da gerekmiyordu, ormanda karşılaşıp selamlaşmaları bile yetecekti bana. Ama bir türlü karşılaşmıyorlardı. Sonra büyüyünce, yazmaya başlayınca, yani elime fırsat geçince bunu yaptım galiba. Şaka bir yana –daha önce de söyledim– hoşuma gittiği için böyle yazdım. Başkasının Rüyaları’nda kişileri bir araya toplama çabam vardı ama Mimoza’da hepsi oradaydı zaten.

FD: Bu aynı zamanda bir Cemil Kavukçu coğrafyası çıkarıyor karşımıza. Mimoza’nın kapağını açtığımızda, İkizce’nin resmiyle birlikte sanki bu coğrafyaya önce şöyle bir uzaktan bakıyoruz. Sizin böyle belirli bir coğrafyanın hikâyesini yazmak gibi bir düşünceniz oldu mu hiç? Marquez ya da Faulkner gibi?

CK: Böyle bir düşüm oldu. İnegöl’ün hikâyesini yazmak istedim. Ama –öykülerimde belirtmesem de– İnegöl’ü, orada yaşayanları ve yaşananları öyle çok anlattım ki, bu düşün içini boşalttım. Elimdeki malzemeyi bunu gerçekleştirmek için değil, zamanlı zamansız kapımı çalan öykülerde harcadım. Bundan bir pişmanlık duyduğumu söylemiyorum. Olan düşüme oldu. Arada kendimi şöyle avutuyorum: İstediğin gibi olmasa da sen bir coğrafyanın hikâyesini anlattın.

FD: Aslına bakarsanız öykü kişilerinin zaman zaman böyle güçlü bir şekilde işaret edilmesi, bir araya toplanması eleştirmenler için de çok önemli. Semih Gümüş daha önce sizin Türk edebiyatını yeni tiplerle tanıştırdığınızı söylemişti.

CK: Öykülerde yazdıklarım her zaman, her yerde gördüğümüz tipler. Edebiyatımız için yeni olmaları, yeterince bu alana konuk edilmemelerinden kaynaklanıyor. Aslında öyküleri uzaklarda aramaya gerek yok; bütün şaşırtıcılıkları, ilginçlikleri ve özgünlükleriyle çok yakınımızdalar. Onlarla iç içe yaşıyoruz ama pek farkında olamıyoruz.

FD: Ben biliyorum da, burada bir kez daha yakından izlesek Mimoza’da Elli Gram’ın ortaya çıkışını. CK: Kitaptaki desenlerin çizeri Cemil Küçükfilibe, lise yıllarından arkadaşım. 1983 yılında yayımlanan ilk kitabım Pazar Güneşi’nin kapağını o çizmişti, yirmi dört yıl sonra çıkan Mimoza’da Elli Gram’ın kapağında da onun çizgileri var. Arkadaşım Bursa’da yaşıyor ve Mimoza adlı birahanenin müdavimlerinden. Orada kâğıt peçete üzerine resimler çiziyor. Her görüştüğümüzde de çizdiklerini gösteriyor, Mimoza’dan hikâyeler anlatıyordu. 2004 yılının sonbaharında Bursa’ya gitmiştim. Cemil’le buluştuğumuzda beni Mimoza’ya götürdü, arkadaşlarıyla tanıştırdı. Duvardaki bir pano onun çizdikleriyle kaplıydı. Resimleri incelerken böyle bir çalışma fikri doğdu. Resimlerden yola çıkarak oradaki tiplerin ve onun hikâyesini yazacaktım. İçki sofralarında yapılan projelerin, verilen sözlerin pek geçerliği yoktur. Hemen yazmaya başlamadım, o da, “Ne oldu?” diye sormadı. Bunun yaşama geçeceğine ne o inanıyordu ne de ben. Aradan aylar geçtikten sonra bir gün Mimoza ile ilgili bir şeyler karalamaya başladım. Bunun bir kitap boyutuna ulaşacağını düşünemiyordum bile. Benim için en büyük güçlük, var olan bir mekândan ve kişilerden yola çıkıp bunları kurgu dünyasına taşımaktı. Ortaya, öyküye uzak bir Mimoza belgeseli ya da yaşam tutanağı çıkmasından korka korka yazdım.

FD: Mimoza’da Elli Gram’ın ana kişisi, Ressam… Kitabın İnegöl’le ve Cemil Küçükfilibe’nin resimleriyle olan ilişkisini bildiğimiz için, ben bir de ressam Cemil Kavukçu’ya sormak isterim, belki bizi o yılların İnegöl’üne götürür; taşrada ressamlık nasıl bir şey?

CK: Söyleşinin sınırlarını aşacak kadar uzun bir hikâye bu. Belki başka bir yazının konusu olur. Cemil Kavukçu hiçbir zaman ressam olmadı ama bunu çok istedi, ressam olma düşleri kurdu, resimler yaptı. 1970 yılında, Cemil Küçükfilibe ve bir arkadaşı ile birlikte, çöktü çökecek ahşap bir evi atölye olarak kiralayacak kadar bu masala inandırdı kendini. 1973 yılında, yine Cemil Küçükfilibe ile birlikte Ankara’da, Halkevleri Genel Merkezi salonunda ilk ve son yağlıboya resim sergisini açtıklarında da amacına iyice yaklaştığını düşündü. Sonra bu ilişki bitti, dedim ya, uzun bir hikâye bu. Unutmak istediğim, canımı yakan bir yanı da var. Taşrada, saç uzatmanın, dar İspanyol paça pantolon giymenin bile birçok şeyi göze almak olduğu o yıllarda, kimsenin bir şey anlamadığı resimler yapmak bir çılgınlıktı. İnegöl’de değil de küçük bir Paris’te yaşadığımızı düşünecek kadar bulutların üstündeydik. Yani... Dediğim gibi, hikâye çok uzun.

2007


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR