Cennetli Köyünün Hikâyesi
19 Eylül 2019 Öykü

Cennetli Köyünün Hikâyesi


Twitter'da Paylaş
0

Susuzluktan ölenlerin sayısıyla dolup taşmakta olan köy mezarlığına bir cenaze daha getirdiler öğle sonrası. Omuzlardaki cenazeyi, uzunca uğraşlar sonucu taşlaşmış kurak toprağın bağrına oyulmuş boş bir kuyunun yanında yere bıraktılar. Güneş kuyunun tepesinde doğmuş gibi yer gök dumansız bir ateşle kavruluyordu adeta. Sıcaktan kaçan köy imamı, cemaati cenazenin başında bırakıp, bu susuz topraklarda yaz kış nasıl yemyeşil kalabildiği muamma olan yalnız servi ağacının bir avuç gölgesine attı kendini. Tapulu malıymış gibi kavağın altını kendine mezar yeri diye göz koymuştu uyanık. Rüyasında yerin göğün sahibinin, bu ağacın gölgesini ona bağışladığını cemaatin kulağına atıp duruyordu her fırsatta. Başını gölgeye sokar sokmaz, kara sakallarının arasından yarım karış sarkmış dilini hareket ettirerek kurumuş tükürük bezelerini dürtecek şekilde birkaç kere yutkundu. Ardından üstündeki siyah cübbesinin, kalın boğazını sıkan düğmesini çekiştirerek cemaatten yana dönüp, “Gömün,” dedi boğuk bir sesle. Güneşin altında birbirinin kurak nefesinden bunalmış kadınlı erkekli otuz-otuz beş kişilik cenaze heyeti mayışık mayışık kımıldandı. Toprakları gibi çorak yüzlerindeki kırışıklıkların kıvrımlarına dağılmış şaşkın ifadeleriyle birbirlerine baktılar. Akıllarından geçenler aynı gibiydi. Duasız definle karşılaşmamışlardı şimdiye dek. Sahra’nın kocası, elini güneşe siper edip imamın yüzüne baktı ters ters. Bakışlarındaki elle tutulur ifadeyi görmezden geldi imam. İkinci kez “ gömün” dedi bağırarak.

Bilinmeyen yaşını, yuvarlak bir kambur yapıp sırtlanmış ebe kadın iki büklüm cüssesiyle Sahra’nın kocasının önünde durdu. Derisi buruşuk, kahverengi benekli elinde tuttuğu ipi ona uzattı. Bu, işi fazla uzatma anlamına geliyordu. Bir diğer adam, ipi yerde yatan cenazenin ayak tarafından geçirmişti bile. Çoğunluk karşısında tek kalınca çaresizce ve istemsiz adımlarla cenazenin başucuna yürüdü. İpi, karısının omuzları altından geçirdi ağır ağır. Cenazeyi, mezara birlikte indireceği köylüyle göz göze geldikten sonra her ikisi elinde tuttuğu ipi aynı anda yukarı kaldırdı. Yerden havalanan cenaze, ip üstündeki cambaz misali oynamaya başladı aniden. İnsanlar, kuru boğazlarından çıkan yağsız menteşe gıcırtısına benzer sesleriyle bağrışarak çil yavrusu gibi etrafa dağıldılar. Ağaç dibinde gölgelendiğinden olayı kaçıran imam, karısının cenazesi başında baygınlık geçiren adamı tokatlayarak uyandırdı. Adam kendine gelir gelmez, ”Karım yaşıyor,” diyerek cenazenin kefenini yırtmaya uzandıysa da imam, hantal vücuduyla onun kollarına abandı. O sırada öteki dünyadan geliyormuş hissi uyandıran boğuk bir inleme duydu ikisi de. İmam, ayakkabısının tekini, hangi eski mezar çukurunda bıraktığını bilemeden kabirlerin arasından, tozu dumana katarak koşup kendini cemaatin yanına zor attı. “Hortlak, hortlak” diye bağrışan kalabalıktan cesaret bularak dönüp arkasına baktığındaysa kocasının çözdüğü kefenin arasından bitkin kımıldayışlarla el sallayan mevtayı gördü. Dili tutuldu, konuşamadı. Bir şeyler söylemek istiyor ama ağzından çıkan kelimeler, korkudan birbirine vuran dişlerinin arasında ezilerek anlaşılmaz hale geliyordu.

Karısının yaşadığına inandırmak için cenazeyle mezar dışındaki cemaat arasında gidip gelmekten yorgun düşen adamsa, “Karımı diri diri gömdürtmem,” diye bağırıp çağırıyordu ortalıkta. Handan hana dili çözülen imam, “Bu hortlağı gömmeden geri götürürseniz şayet bundan sonra başınıza yağacak taşlardan ben sorumlu olmayacağım haberiniz olsun,” dedi tehditkâr bir sesle. Sahra’nın kocası, terden ıslanıp sırtına yapışan gri gömleğin içindeki zayıf omuzlarını dik tutmaya çalışarak, “Karımı geri götüreceğim, kararım kesin,” diyerek imamın laflarına aldırış etmedi bile. Karısının yanına geldiğinde arkasındaki köylülerini fark etmemişti sinirden. İmam hariç her kez biraz ürkek, biraz çekingen adımlarla ama daha çok da meraktan karı kocanın yanı başında yerlerini aldılar. Üçer dörder gruplar oluşturarak tabutun üstüne eğiliyor, Sahra’nın solgun sarı yüzünde bu dünyaya ilişkin izler arıyorlardı hayretle. Ebe kadın, yaşının ve görmüşlüğünün vermiş olduğu serinkanlılıkla daha ileri giderek kuru, benekli ellerini Sahra’nın şakaklarında, kanatları belli belirsiz açılıp kapanan kemerli burnunun önünde gezdirdi. Ardından korku ve merak dolu gözlerle ağzının içine bakan kalabalığa, “Yaşıyor, su içmeden de ölmez bu,” dedi bilmiş bilmiş. Ebe kadını, kelimesi kelimesine dinleyen Sahra, ağırlaşmış göz kapaklarını araladı. İki büklüm vaziyetteki ebe kadını yarı açık gözlerinin sınırlarında görür görmez çarpık bir gülücük ilişti ağzının sol yanına ve kurumuş, kansız dudakları kıpırdandı hafiften. “Seni gömmeden asla ölmem” gibisinden bir şeyler mi söyledi, yakınındakiler mi öyle duydu yoksa, akabinde “su, su” diye inlemeye başladı durmadan. Kocası, birkaç köylüsüyle birlikte tabutu ön, arka kollarından omuzlayarak köyün yolunu tuttu. İmam dışında herkes de peşlerine takıldı.

Sahra, çamurdan yapılmış, çatısı çalı çırpıdan oluşan tek odalı evindeki tahta kerevetin üstünde yatıyordu yeniden. Su bulunamazsa bugün yırttığı kefenini tekrar giyeceği günün uzakta olmadığını bildiğinden, ciğerlerindeki yangını söndürecek o yaşam iksirinin adını sayıklıyordu aralıksız: “Su, suu, suuu!

Karısının dizinin dibinden ayrılmayarak onu yatıştırmaya çalışan kocası, yüzünde tokat patlamış gibi sıçrayıp ayağa kalktı aniden. Yer yaygısına çökerek baş başa verip dedikodu yapan kalabalığın üstünden bir sivrisinek hızıyla uçarak kendini dışarı attı. Onunla birlikte birkaç erkek de ayaklanıp peşinden çıktı.

Uzun yaz günü akşam kızıllığına bürünmüş, güneş kasıp kavurduğu bu topraklardan utanırmışçasına karşıdaki çıplak dağın arkasında saklanacak yer aranıyordu. Sahra’nın kocası, evin duvarına dayalı eski tahta masanın ayaklarına gerilmiş solgun bezi araladı. Masanın altından kenarları yamulmuş bakır bir fincan çıkarttı. Kalın bir sicimle bahçedeki kuru bir ağaca başından bağlı duran hasta ve kısır devesinin yanına koştu. Bu devenin dışında köyün bütün hayvanları ölmüştü zamanla. Uzun zamandır yağmur yağmayan köyde insanların kap kacaklarına biriktirdikleri suları bitmiş, sarı devenin de hörgüçleri eriyip sırtına yapışmıştı. Kaburgalarının sayıldığı zayıf gövdesini taşımakta zorlanan bacaklarının üstüne yatmış deve, elindeki kasesiyle etrafında fır dönen sahibinin ne yapmaya çalıştığına aldırmadan, yorgun yorgun geviş getiriyordu ağzındaki köpükleri çoğaltarak. Adamın niyetini anlayan arkadaşlarından birkaçı koşup devenin karnının altından kollarını sokarak hayvanı askıda tuttular. Karısının yangınını söndürecek tek damla sıvı umuduyla devenin boş memelerini çekiştiren adama başka bir köylüsü yaklaşarak yarı ciddi, yarı alaylı “bizim çorak topraklar ne zaman bir tohum yeşertirse senin kısır deve de süt verir o zaman” diyerek pişkin pişkin sırıttı. Çaresiz koca elindeki fincanı bırakmadan çatlamış toprak yarlarının üstünden seke seke, nereye gideceğini bilemeden koşmaya başladı. Karısını hayata bağlayacak o bir damlayı bulmak zorundaydı. Adamın delirdiğini düşünen köylüler de onu yalnız bırakmadılar tabii. Sahra’nın kocası, devesini otlattığı sarıdikenliğin yolunu tutmuş, koşuyordu nefes nefese. Dikenliğin akasındaki kurumuş ırmağın kıyısında bir damla umut için zamanla yarış içindeyken ayağı bir toprak çatlağına takılıp yere kapaklandı yüzüstü. Avuç içlerine, dizlerine sarıdikenler batsa da “gülünü seven, dikenine katlanır” diye geçirdi içinden. On yıllık karısının yangınına su serpebilecekse her acıya katlanmaya değer düşüncesi eşliğinde, düştüğü sırada elinden fırlayıp kaybolan bakır fincanı aramaya konuldu. Güneşin kızıla boyadığı sarıdiken çalısının dibindeki fincanı fark etmesi fazla zaman sürmedi. Dizleri üstüne çökerek elini çalının altına soktu. İşaret parmağını fincanın kulpuna geçirip kendine doğru çekti. Eline aldığı fincanın ıslaklığını görünce şaşırdı. Gerçek ola bilir miydi, bir göz yanılması mıydı yoksa?! O sırada peşindeki köylüler de yetişmişlerdi haliyle. Adam, elini tekrar çalının altına sokarak kuru diken yapraklarını parmaklarıyla tırmıkladı dikkatle. Kendi devesinin ayak izindeki çukurda birikmiş suyu fark ettiğinde “buldum” diye deli bir nara kopardı önce. Ardından yapış yapış yutkunan arkadaşlarının gözleri önünde fincanı doldurmak için küçük gölete uzandı. O an göletin içindeki bir çift pörtlek gözle karşı karşıya kalmadı mı. Bu, göletin sahibi kocaman yuvarlak başlı yemyeşil bir kurbağaydı. Adam, hiç düşünmeden elini gölete daldırarak kurbağayı avuçladığı gibi metrelerce uzaklara fırlattı. Göletin suyunu çamurlarına kadar fincana doldurup acele ama dikkatli bir biçimde evinin yolunu tuttu. Hava iyice kararmıştı.

Sahra’nın sesi giderek zayıflıyordu ki, kocası bir rüzgar misali esti başının üstünde. Avcunun içinde sıkı sıkı tuttuğu fincanı karısının çatlamış dudaklarına dayayan adam, suyu dibindeki çamurlarına kadar içiriverdi ona. Suyu içer içmez Sahra’nın yuvarlak gözleri gömüldüğü kuyunun dibinde ışıl ışıl parladı. Bakışlarıyla arayıp ebe kadını buldu. “Boşuna bekleşmeyin, daha da ölmem bu saatten sonra,” diyerek çingiltili bir kahkaha patlattı ki, ev sallandı neredeyse. Artık tam anlamıyla kefeni yırttı sayılırdı ama adının önüne iliştirilmiş hortlak lakabından bir ömür boyu hiç mi hiç kurtulamayacaktı.

Olayın üstünden henüz birkaç ay geçmişti ki, hortlak Sahra’nın gebe kaldığı söylentisi dolaşmaya başladı komşular arasında. Susuzluktan doğurganlıklarını yitirmiş veya unutmuş köy kadınları kıskançlıktan çatlayacaklardı az kalsın. Sahra’nın şişik karnına öyle imrenerek bakıyorlardı ki...

Hamile kaldığı günden sonra ara ara yağan yağmurlar, yirmi yedi haneli köyün tek gebesini susuz bırakmadı hiç. Büyük gün geldiğinde imam dahil tüm köy halkı, Sahra’nın bahçesinde meraklı bir bekleyiş içinde toplandılar. Doğum sancısıyla eski yer yaygısını tırnaklarıyla lime lime parçalayan Sahra günlerce kıvrandı durdu. Yedinci günün sabahında ebe kadın, onu hazırladığı yer yatağına yatırdı nihayet. Ardından kollarını sıvazlayıp gebenin ince çatık bacaklarının arasına daldı bir hışımla. Komşu kadınlardan, tartıda ağır birini de kadının karnının üstüne oturttu. Annesinin ıkınmalarına ve dışarıdan yapılan baskılara fazla direnemeyen bebek, kanlı bir zarın içinde annesinin bacakları arasından fırlayarak ebe kadının eteğine düştü. Eteğini büzdüğü gibi “müjdemi isterim” diye dışarıya koşan ebe, baba adayının önüne dikilip bekledi. Neden sonra aceleden bebeğin cinsiyetini öğrenemediğini hatırlayıp eteğin büzgüsünü açıverdi derseniz, bu çok mühimdi işte. Her yerde ve tüm zamanlarda olduğu gibi bu köyde de erkek evlat niyetine çiftleşirdi gücü kuvveti yerinde olanlar.

Büzgüsü çözülen eteğin arasından koca bir kurbağa sıçrayıp baba adayının önüne düştü. Gölettekinin tıpatıp aynısı. Kurbağa, yuvarlak yeşil başındaki ıslak pörtlek gözlerle kendisinden ürküp kaçan kalabalığa bakıyordu şaşkın şakın. Köy imamı, bağrışan kalabalığa hitaben, “Bir hortlağın, insan evladı doğuracağını bekleyecek kadar saf olamazsınız,” diyerek gürledi. Bu köyü daha nice felaketlerin beklediğini ima eden konuşmasıyla, zamanında kendisini dinlemeyip de öldükten sonra hortlamış birini aralarına sokarak ne büyük günah işleyen köylülerini azarlayıp duruyordu böbürlenerek. Arasına Arapça kelimeleri de sokuşturduğu tumturaklı nutkunun ardından kurbağayı hemen öldürmelerini emretti hiddetle.

Baba adayı, ayağının dibinden olup bitenleri yapışık yapışış izlemekte olan kurbağaya kızgın bir bakış attı önce, evine koştu ardından. Odanın bir köşesinde eski çağlardan unutulmuş gibi duran, örümcek ağlarıyla birbirine tutunmuş ekin biçin aletlerinin arasındaki küreği kaptığı gibi dışarı fırladı. Ahşap sapından sıktığı küreği var gücüyle yukarı kaldırdı. Tam da zavallı hayvancığasın kafasına indirecekken kurbağa arka ayaklarının üstünde yaylanarak zıplayıp adamdan birkaç metre öteye düştü. Hızını alamayan adamın elindeki kürek sert bir şekilde boşluğu yarıp yere çarptı. Kurbağanın ıslaklığını bıraktığı toprak zeminde ufak bir yarık oluştu. Kürek henüz yarığın üstünden kalkmadan önce fokurtulu bir ses duyuldu, ardından dupduru sular fışkırdı toprağın bağrındaki kürek yarasından. Zıplayarak kayıplara karışan kurbağanın ayağı dokunan her yerden pınarlar göz verdi, ırmaklar oluştu çağıl çağıl. Köyün adı da o günden sonra “Cennetli” diye tanınmaya başladı civarda. Cennetli’den eksik olmayan kurbağa vıraklaması kalkınma çağrısına dönüştü tembel köy halkının.

Gelgeç zaman içinde üç bebek doğurdu hortlak Sahra. Ama ilk bebeğinden hiç mi hiç söz etmedi ikinci kez ölene dek.

Susuzluktan ölenlerin sayısıyla dolup taşmakta olan köy mezarlığına bir cenaze daha getirdiler öğle sonrası. Omuzlardaki cenazeyi, uzunca uğraşlar sonucu taşlaşmış kurak toprağın bağrına oyulmuş boş bir kuyunun yanında yere bıraktılar. Güneş kuyunun tepesinde doğmuş gibi yer gök dumansız bir ateşle kavruluyordu adeta. Sıcaktan kaçan köy imamı, cemaati cenazenin başında bırakıp, bu susuz topraklarda yaz kış nasıl yemyeşil kalabildiği muamma olan yalnız servi ağacının bir avuç gölgesine attı kendini. Tapulu malıymış gibi kavağın altını kendine mezar yeri diye göz koymuştu uyanık. Rüyasında yerin göğün sahibinin, bu ağacın gölgesini ona bağışladığını cemaatin kulağına atıp duruyordu her fırsatta. Başını gölgeye sokar sokmaz, kara sakallarının arasından yarım karış sarkmış dilini hareket ettirerek kurumuş tükürük bezelerini dürtecek şekilde birkaç kere yutkundu. Ardından üstündeki siyah cübbesinin, kalın boğazını sıkan düğmesini çekiştirerek cemaatten yana dönüp, “Gömün,” dedi boğuk bir sesle. Güneşin altında birbirinin kurak nefesinden bunalmış kadınlı erkekli otuz-otuz beş kişilik cenaze heyeti mayışık mayışık kımıldandı. Toprakları gibi çorak yüzlerindeki kırışıklıkların kıvrımlarına dağılmış şaşkın ifadeleriyle birbirlerine baktılar. Akıllarından geçenler aynı gibiydi. Duasız definle karşılaşmamışlardı şimdiye dek. Sahra’nın kocası, elini güneşe siper edip imamın yüzüne baktı ters ters. Bakışlarındaki elle tutulur ifadeyi görmezden geldi imam. İkinci kez “ gömün” dedi bağırarak.

Bilinmeyen yaşını, yuvarlak bir kambur yapıp sırtlanmış ebe kadın iki büklüm cüssesiyle Sahra’nın kocasının önünde durdu. Derisi buruşuk, kahverengi benekli elinde tuttuğu ipi ona uzattı. Bu, işi fazla uzatma anlamına geliyordu. Bir diğer adam, ipi yerde yatan cenazenin ayak tarafından geçirmişti bile. Çoğunluk karşısında tek kalınca çaresizce ve istemsiz adımlarla cenazenin başucuna yürüdü. İpi, karısının omuzları altından geçirdi ağır ağır. Cenazeyi, mezara birlikte indireceği köylüyle göz göze geldikten sonra her ikisi elinde tuttuğu ipi aynı anda yukarı kaldırdı. Yerden havalanan cenaze, ip üstündeki cambaz misali oynamaya başladı aniden. İnsanlar, kuru boğazlarından çıkan yağsız menteşe gıcırtısına benzer sesleriyle bağrışarak çil yavrusu gibi etrafa dağıldılar. Ağaç dibinde gölgelendiğinden olayı kaçıran imam, karısının cenazesi başında baygınlık geçiren adamı tokatlayarak uyandırdı. Adam kendine gelir gelmez, ”Karım yaşıyor,” diyerek cenazenin kefenini yırtmaya uzandıysa da imam, hantal vücuduyla onun kollarına abandı. O sırada öteki dünyadan geliyormuş hissi uyandıran boğuk bir inleme duydu ikisi de. İmam, ayakkabısının tekini, hangi eski mezar çukurunda bıraktığını bilemeden kabirlerin arasından, tozu dumana katarak koşup kendini cemaatin yanına zor attı. “Hortlak, hortlak” diye bağrışan kalabalıktan cesaret bularak dönüp arkasına baktığındaysa kocasının çözdüğü kefenin arasından bitkin kımıldayışlarla el sallayan mevtayı gördü. Dili tutuldu, konuşamadı. Bir şeyler söylemek istiyor ama ağzından çıkan kelimeler, korkudan birbirine vuran dişlerinin arasında ezilerek anlaşılmaz hale geliyordu.

Karısının yaşadığına inandırmak için cenazeyle mezar dışındaki cemaat arasında gidip gelmekten yorgun düşen adamsa, “Karımı diri diri gömdürtmem,” diye bağırıp çağırıyordu ortalıkta. Handan hana dili çözülen imam, “Bu hortlağı gömmeden geri götürürseniz şayet bundan sonra başınıza yağacak taşlardan ben sorumlu olmayacağım haberiniz olsun,” dedi tehditkâr bir sesle. Sahra’nın kocası, terden ıslanıp sırtına yapışan gri gömleğin içindeki zayıf omuzlarını dik tutmaya çalışarak, “Karımı geri götüreceğim, kararım kesin,” diyerek imamın laflarına aldırış etmedi bile. Karısının yanına geldiğinde arkasındaki köylülerini fark etmemişti sinirden. İmam hariç her kez biraz ürkek, biraz çekingen adımlarla ama daha çok da meraktan karı kocanın yanı başında yerlerini aldılar. Üçer dörder gruplar oluşturarak tabutun üstüne eğiliyor, Sahra’nın solgun sarı yüzünde bu dünyaya ilişkin izler arıyorlardı hayretle. Ebe kadın, yaşının ve görmüşlüğünün vermiş olduğu serinkanlılıkla daha ileri giderek kuru, benekli ellerini Sahra’nın şakaklarında, kanatları belli belirsiz açılıp kapanan kemerli burnunun önünde gezdirdi. Ardından korku ve merak dolu gözlerle ağzının içine bakan kalabalığa, “Yaşıyor, su içmeden de ölmez bu,” dedi bilmiş bilmiş. Ebe kadını, kelimesi kelimesine dinleyen Sahra, ağırlaşmış göz kapaklarını araladı. İki büklüm vaziyetteki ebe kadını yarı açık gözlerinin sınırlarında görür görmez çarpık bir gülücük ilişti ağzının sol yanına ve kurumuş, kansız dudakları kıpırdandı hafiften. “Seni gömmeden asla ölmem” gibisinden bir şeyler mi söyledi, yakınındakiler mi öyle duydu yoksa, akabinde “su, su” diye inlemeye başladı durmadan. Kocası, birkaç köylüsüyle birlikte tabutu ön, arka kollarından omuzlayarak köyün yolunu tuttu. İmam dışında herkes de peşlerine takıldı.

Sahra, çamurdan yapılmış, çatısı çalı çırpıdan oluşan tek odalı evindeki tahta kerevetin üstünde yatıyordu yeniden. Su bulunamazsa bugün yırttığı kefenini tekrar giyeceği günün uzakta olmadığını bildiğinden, ciğerlerindeki yangını söndürecek o yaşam iksirinin adını sayıklıyordu aralıksız: “Su, suu, suuu!

Karısının dizinin dibinden ayrılmayarak onu yatıştırmaya çalışan kocası, yüzünde tokat patlamış gibi sıçrayıp ayağa kalktı aniden. Yer yaygısına çökerek baş başa verip dedikodu yapan kalabalığın üstünden bir sivrisinek hızıyla uçarak kendini dışarı attı. Onunla birlikte birkaç erkek de ayaklanıp peşinden çıktı.

Uzun yaz günü akşam kızıllığına bürünmüş, güneş kasıp kavurduğu bu topraklardan utanırmışçasına karşıdaki çıplak dağın arkasında saklanacak yer aranıyordu. Sahra’nın kocası, evin duvarına dayalı eski tahta masanın ayaklarına gerilmiş solgun bezi araladı. Masanın altından kenarları yamulmuş bakır bir fincan çıkarttı. Kalın bir sicimle bahçedeki kuru bir ağaca başından bağlı duran hasta ve kısır devesinin yanına koştu. Bu devenin dışında köyün bütün hayvanları ölmüştü zamanla. Uzun zamandır yağmur yağmayan köyde insanların kap kacaklarına biriktirdikleri suları bitmiş, sarı devenin de hörgüçleri eriyip sırtına yapışmıştı. Kaburgalarının sayıldığı zayıf gövdesini taşımakta zorlanan bacaklarının üstüne yatmış deve, elindeki kasesiyle etrafında fır dönen sahibinin ne yapmaya çalıştığına aldırmadan, yorgun yorgun geviş getiriyordu ağzındaki köpükleri çoğaltarak. Adamın niyetini anlayan arkadaşlarından birkaçı koşup devenin karnının altından kollarını sokarak hayvanı askıda tuttular. Karısının yangınını söndürecek tek damla sıvı umuduyla devenin boş memelerini çekiştiren adama başka bir köylüsü yaklaşarak yarı ciddi, yarı alaylı “bizim çorak topraklar ne zaman bir tohum yeşertirse senin kısır deve de süt verir o zaman” diyerek pişkin pişkin sırıttı. Çaresiz koca elindeki fincanı bırakmadan çatlamış toprak yarlarının üstünden seke seke, nereye gideceğini bilemeden koşmaya başladı. Karısını hayata bağlayacak o bir damlayı bulmak zorundaydı. Adamın delirdiğini düşünen köylüler de onu yalnız bırakmadılar tabii. Sahra’nın kocası, devesini otlattığı sarıdikenliğin yolunu tutmuş, koşuyordu nefes nefese. Dikenliğin akasındaki kurumuş ırmağın kıyısında bir damla umut için zamanla yarış içindeyken ayağı bir toprak çatlağına takılıp yere kapaklandı yüzüstü. Avuç içlerine, dizlerine sarıdikenler batsa da “gülünü seven, dikenine katlanır” diye geçirdi içinden. On yıllık karısının yangınına su serpebilecekse her acıya katlanmaya değer düşüncesi eşliğinde, düştüğü sırada elinden fırlayıp kaybolan bakır fincanı aramaya konuldu. Güneşin kızıla boyadığı sarıdiken çalısının dibindeki fincanı fark etmesi fazla zaman sürmedi. Dizleri üstüne çökerek elini çalının altına soktu. İşaret parmağını fincanın kulpuna geçirip kendine doğru çekti. Eline aldığı fincanın ıslaklığını görünce şaşırdı. Gerçek ola bilir miydi, bir göz yanılması mıydı yoksa?! O sırada peşindeki köylüler de yetişmişlerdi haliyle. Adam, elini tekrar çalının altına sokarak kuru diken yapraklarını parmaklarıyla tırmıkladı dikkatle. Kendi devesinin ayak izindeki çukurda birikmiş suyu fark ettiğinde “buldum” diye deli bir nara kopardı önce. Ardından yapış yapış yutkunan arkadaşlarının gözleri önünde fincanı doldurmak için küçük gölete uzandı. O an göletin içindeki bir çift pörtlek gözle karşı karşıya kalmadı mı. Bu, göletin sahibi kocaman yuvarlak başlı yemyeşil bir kurbağaydı. Adam, hiç düşünmeden elini gölete daldırarak kurbağayı avuçladığı gibi metrelerce uzaklara fırlattı. Göletin suyunu çamurlarına kadar fincana doldurup acele ama dikkatli bir biçimde evinin yolunu tuttu. Hava iyice kararmıştı.

Sahra’nın sesi giderek zayıflıyordu ki, kocası bir rüzgar misali esti başının üstünde. Avcunun içinde sıkı sıkı tuttuğu fincanı karısının çatlamış dudaklarına dayayan adam, suyu dibindeki çamurlarına kadar içiriverdi ona. Suyu içer içmez Sahra’nın yuvarlak gözleri gömüldüğü kuyunun dibinde ışıl ışıl parladı. Bakışlarıyla arayıp ebe kadını buldu. “Boşuna bekleşmeyin, daha da ölmem bu saatten sonra,” diyerek çingiltili bir kahkaha patlattı ki, ev sallandı neredeyse. Artık tam anlamıyla kefeni yırttı sayılırdı ama adının önüne iliştirilmiş hortlak lakabından bir ömür boyu hiç mi hiç kurtulamayacaktı.

Olayın üstünden henüz birkaç ay geçmişti ki, hortlak Sahra’nın gebe kaldığı söylentisi dolaşmaya başladı komşular arasında. Susuzluktan doğurganlıklarını yitirmiş veya unutmuş köy kadınları kıskançlıktan çatlayacaklardı az kalsın. Sahra’nın şişik karnına öyle imrenerek bakıyorlardı ki...

Hamile kaldığı günden sonra ara ara yağan yağmurlar, yirmi yedi haneli köyün tek gebesini susuz bırakmadı hiç. Büyük gün geldiğinde imam dahil tüm köy halkı, Sahra’nın bahçesinde meraklı bir bekleyiş içinde toplandılar. Doğum sancısıyla eski yer yaygısını tırnaklarıyla lime lime parçalayan Sahra günlerce kıvrandı durdu. Yedinci günün sabahında ebe kadın, onu hazırladığı yer yatağına yatırdı nihayet. Ardından kollarını sıvazlayıp gebenin ince çatık bacaklarının arasına daldı bir hışımla. Komşu kadınlardan, tartıda ağır birini de kadının karnının üstüne oturttu. Annesinin ıkınmalarına ve dışarıdan yapılan baskılara fazla direnemeyen bebek, kanlı bir zarın içinde annesinin bacakları arasından fırlayarak ebe kadının eteğine düştü. Eteğini büzdüğü gibi “müjdemi isterim” diye dışarıya koşan ebe, baba adayının önüne dikilip bekledi. Neden sonra aceleden bebeğin cinsiyetini öğrenemediğini hatırlayıp eteğin büzgüsünü açıverdi derseniz, bu çok mühimdi işte. Her yerde ve tüm zamanlarda olduğu gibi bu köyde de erkek evlat niyetine çiftleşirdi gücü kuvveti yerinde olanlar.

Büzgüsü çözülen eteğin arasından koca bir kurbağa sıçrayıp baba adayının önüne düştü. Gölettekinin tıpatıp aynısı. Kurbağa, yuvarlak yeşil başındaki ıslak pörtlek gözlerle kendisinden ürküp kaçan kalabalığa bakıyordu şaşkın şakın. Köy imamı, bağrışan kalabalığa hitaben, “Bir hortlağın, insan evladı doğuracağını bekleyecek kadar saf olamazsınız,” diyerek gürledi. Bu köyü daha nice felaketlerin beklediğini ima eden konuşmasıyla, zamanında kendisini dinlemeyip de öldükten sonra hortlamış birini aralarına sokarak ne büyük günah işleyen köylülerini azarlayıp duruyordu böbürlenerek. Arasına Arapça kelimeleri de sokuşturduğu tumturaklı nutkunun ardından kurbağayı hemen öldürmelerini emretti hiddetle.

Baba adayı, ayağının dibinden olup bitenleri yapışık yapışış izlemekte olan kurbağaya kızgın bir bakış attı önce, evine koştu ardından. Odanın bir köşesinde eski çağlardan unutulmuş gibi duran, örümcek ağlarıyla birbirine tutunmuş ekin biçin aletlerinin arasındaki küreği kaptığı gibi dışarı fırladı. Ahşap sapından sıktığı küreği var gücüyle yukarı kaldırdı. Tam da zavallı hayvancığasın kafasına indirecekken kurbağa arka ayaklarının üstünde yaylanarak zıplayıp adamdan birkaç metre öteye düştü. Hızını alamayan adamın elindeki kürek sert bir şekilde boşluğu yarıp yere çarptı. Kurbağanın ıslaklığını bıraktığı toprak zeminde ufak bir yarık oluştu. Kürek henüz yarığın üstünden kalkmadan önce fokurtulu bir ses duyuldu, ardından dupduru sular fışkırdı toprağın bağrındaki kürek yarasından. Zıplayarak kayıplara karışan kurbağanın ayağı dokunan her yerden pınarlar göz verdi, ırmaklar oluştu çağıl çağıl. Köyün adı da o günden sonra “Cennetli” diye tanınmaya başladı civarda. Cennetli’den eksik olmayan kurbağa vıraklaması kalkınma çağrısına dönüştü tembel köy halkının.

Gelgeç zaman içinde üç bebek doğurdu hortlak Sahra. Ama ilk bebeğinden hiç mi hiç söz etmedi ikinci kez ölene dek.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR