Çeviri Üstüne
2 Ekim 2018 Edebiyat

Çeviri Üstüne


Twitter'da Paylaş
0

Asıl metinle özdeşleşmeye uğraşan bir çeviri sayesinde kaynak metne yaklaştırılmış, hatta güdülmüş oluruz, böylelikle yabancıyla yerlinin, bilinenle bilinmeyenin hareket ettiği bütün döngü tamamlanmış olur.

Artık Almanlar da çeşit çeşit çevirilerle Şark’a daha da fazla açılıyor; bu yüzden bilinen ama ne kadar tekrarlansa az olan bir şeyi burada ele alma gereği görüyoruz. Çeviride üç usul vardır. İlki bize, kendi anlayışımız içinde yabancı bir memleketi tanıtır; sade bir nesir bunun en iyi yoludur. Zira nesir her tür edebi sanatın biçim özelliklerini adamakıllı yalınlaştırır ve hatta şairane coşkuyu genel bir seviyeye çeker, dolayısıyla bir metni tanıtmanın en iyi yoludur. Bu nedenle nesir, yerimizin yurdumuzun ortasında, sıradan yaşantımızın içinde bizi yabancı bir harikayla şaşırtır ve daha başımıza ne geldiğini anlamadan, yüce bir ruh hali bahşederek içimizi gerçek anlamda hoşnut kılar. Luther’in İncil çevirisi bu etkiyi her zaman meydana getirecektir. Nibelungen Destanı’nı doğrudan sade bir nesre sokup bu destanı bir halk kitabı haline getirselerdi çok şey kazanılmış olurdu; tuhaf, ciddi, kasvetli ve tekinsiz şövalyelik ruhu mükemmel kuvvetiyle bize hitap ederdi.

Şimdilerde bunun yapılmasının hâlâ ne ölçüde makul ve münasip olduğu konusundaki en iyi hükmü, antikiteyle uğraşmaya daha azimle adanmış kişiler verecektir. Sonra ikinci bir dönem gelir, burada insan kendini yabancı bir memleketin şartlarında duyumsamaya çalışır, ama aslında yabancı bir idraki benimseyip onu kendi idrakiyle tekrar dile dökmeye uğraşır. Buna ben kelimenin tam anlamıyla parodi çağı demek isterim. Böyle bir uğraşı vazife belleyenler çoğunlukla pratik zekâlı kimselerdir. Fransızlar bütün manzum eserlerin çevirisinde bu usule başvurur; bunun yüzlerce örneğine Delille’in1 aktarımlarında rastlanabilir. Fransızlar yabancı kelimeleri kendi telaffuzlarına uyarladıkları gibi, duygu, düşünce, hatta nesneleri de kendi dillerine uyarlar. Wieland’ın2 çevirileri de bu türdendir; o da kendine has anlayışı ve zevkiyle antikiteyi ve yabancı memleketleri uygun gördüğü oranda uyarlar. Bu muhteşem adam zamanının temsilcisi olarak görülebilir: metinleri nasıl alımlarsa alımlasın, onları nasıl özümseyip aktarırsa aktarsın, çağdaşları tarafından hoş ve zevkli bulunmuştur; bu bakımdan Wieland’ın etkisi olağanüstü olmuştur.

Fakat ne tastamam ne de natamam olan bir evrede uzun süre kalmak mümkün değildir, nihayetinde birbiri ardına dönüşümler gerçekleşmek zorundadır. İşte bu yüzden bu dönemlerin en yücesi ve sonuncusu denebilecek üçüncü bir dönemi yaşadık; bu dönemde çeviri asıl metne özdeş kılınmak istendi, böylelikle çevirinin asıl metne karşılık olması değil, aslının yerini alması amaçlandı. Bu usul başta çok büyük dirençle karşılaştı; çünkü asıl metne sıkı sıkıya sarılan çevirmen öyle ya da böyle milletinin asliyetinden feragat eder ve üçüncü tür bir metin ortaya çıkar, böyle bir metin için de öncelikle kitlelerin zevkinin eğitilmesi gerekir. Kıymeti asla yeterince takdir edilemeyecek Voss,3 önceleri halkı hiç tatmin edemedi, ta ki milletin kulağı gitgide bu yeni usule alışana, bunu hazmedene dek. Ama neler olup bittiğini, Almanların nasıl bir selasete kavuştuğunu, zeki ve kabiliyetli gençlerin elinde hangi retorik, ritim ve vezin avantajlarının olduğunu, Ariosto’yla Tasso’nun, Shakespeare’le Calderon’un Almanlaşmış yabancılar olarak bize defalarca nasıl sunulduğunu artık kim görmezden gelebilir; edebiyat tarihi, onca engel arasında bu yola ilk baş koyanın kim olduğunu lafı eğip bükmeden söyleyecektir. Von Hammer-Purgstall’in4 çalışmaları da Şark başyapıtlarının çevirilerinde benzer bir yaklaşımın örneğidir; çevirinin asıl metne biçim yönünden olabildiğince yaklaşmasını salık verir.

Adı geçen dostumuzun bize sunduğu bir Firdevsî çevirisindeki bazı pasajlar, Fundgruben5 dergisinde kimi örneklerini gördüğümüz biçimi değiştiren uyarlamacılarınkine nazaran sonsuz artılara sahiptir. Bir şairi böylesine başka bir şekle sokmak, kanaatimizce, çalışkan ve işinin ehli bir çevirmenin yapabileceği en üzücü hatadır. Gelgelelim her edebiyatta bu üç dönem tekerrür ettiğinden, geri döndüğünden ve hatta bütün bu yaklaşımların hepsi bir anda uygulanabileceğinden, Şehnâme’nin6 ve Nizâmi’nin eserlerinin mensur çevirisi yine de yerinde olur, denebilir. Bu çeviriler eserin ana hatlarını ve anlamını ortaya çıkarmaya hizmet edecek hızlı okumalar için kullanılabilir; böylece genel olarak eserin tarihi, masalsı ve ahlaki yönlerinden tat alırken, zamanla bunlardaki zihniyet ve düşünme tarzlarına aşinalık kazanmış ve nihayet aramızda tamamen bir kardeşlik bağı kurabilmiş olurduk.

Biz Almanların Şakuntala’nın7 bu türden bir çevirisine gösterdiği tartışmasız hayranlığı hatırlayınız; kuşkusuz bu mutluluk verici başarıyı, şiirin çözündüğü o duru nesre atfedebiliriz. Fakat asıl metindeki muhtelif lehçelere, ritim, vezin ve nesir usullerine denk düşecek, bu şiiri bütün vasıflarıyla bize yeniden sevdirip aşina kılacak üçüncü türden bir çevirinin vakti artık gelmiştir. Paris’te bu engin eserin bir yazması bulunduğundan orada yaşayan bir Alman, böyle bir çalışmaya girişerek ebediyen minnetimize mazhar olabilir. Haberci Bulut’u (“Mega Dhuta”) çeviren İngiliz8 için de bütün övgüler azdır, zira böyle bir eserle ilk defa tanışmak hayatımızda daima çığır açar. Fakat bu çeviri söz değiştirmeceleri ve eklemeleriyle aslında ikinci döneme aittir; beş vurgulu jambus vezni Kuzeydoğulu kulaklarımızı ve idrakimizi okşar. Doğrudan kaynak dilden çevirdiği şüphesiz bambaşka bir tat veren birkaç mısra için bizim Kosegarten’a9 teşekkür borçluyum. Üstelik İngiliz, inisiyatif alıp motifleri kaydırmıştır; tecrübeli estetik gözler bunları hemen keşfedip burun kıvırır. Ama üçüncü döneme niye aynı zamanda son dönem dediğimizi daha az sözle de açıklayabiliriz. Asıl metinle özdeşleşmeye uğraşan bir çeviri, nihayetinde satır arası çeviriye yaklaşır ve orijinali anlamamızı bir hayli kolaylaştırır; bu suretle kaynak metne yaklaştırılmış, hatta güdülmüş oluruz, böylelikle yabancıyla yerlinin, bilinenle bilinmeyenin hareket ettiği bütün döngü tamamlanmış olur.

Almancadan çeviren: Sami Türk

* Doğu-Batı Divanı (1819) üstüne notlar ve makaleler.

1 Abbé Jacques Delille (1738-1813): Goethe’nin zamanında ünlü ve üretken bir Fransız çevirmen.

2 Christoph Martin Wieland: Shakespeare’in oyunlarını Almancaya çevirmiştir (1762-1766).

3 Johann Heinrich Voss: Odysseia (1781) ve İlyada’yı (1793) Almancaya çevirmiştir.

4 Joseph Von Hammer-Purgstall (1774-1856): Avusturyalı şarkiyatçı.

5 Fundgruben des Orients: Von Hammer’in editörlüğünü yaptığı Şarkiyat çalışmaları dergisi.

6 Firdevsî’nin (940-1020) manzum destanı.

7 Hindistan’ın büyük şairi Kalidasa’nın (4.-5. yüzyıl) en önemli tiyatro eseri.

8 Kalidasa’nın Meghaduta şiirini çeviren şarkiyatçı Horace H. Wilson.

9 Ludwig Gotthard Kosegarten (1758-1818): Goethe’nin zamanında Alman yazar-akademisyen.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR