Çeviri Yapmak
6 Kasım 2017 Edebiyat

Çeviri Yapmak


Twitter'da Paylaş
0

Walter Benjamin: “Bizdeki çeviriler, en iyileri bile, yanlış bir ilkeden yola çıkar: Almancayı Sanskritçeleştirmek, Yunancalaştırmak, İngilizceleştirmek yerine Sanskritçeyi, Yunancayı, İngilizceyi Almancalaştırmak iddiasındadır. Yabancı eserin ruhundan ziyade kendi dillerinin kullanımlarına saygıları vardır.”
Maurice Blanchot
Çevirmenlere, hele ki çeviriye neler borçlu olduğumuzu biliyor muyuz? Pek bilmiyoruz. Çeviri görevi denen bu muammaya yiğitçe girişen adamlara şükran duysak, onları kültürümüzün gizli ustaları olarak görüp, onlara tabi olduğumuz ve çabaları karşısında uysal uysal boyun eğdiğimiz için uzaktan selamlasak bile, takdirimiz sessiz, tevazuundan dolayı da biraz küçümseyici kalır, çünkü onları takdir edebilecek durumda değiliz. Muhteşem bir denemeci olan Walter Benjamin’in bize çevirmenin görevinden söz ettiği bir denemesinden edebi etkinliğimizin bu biçimi, bu özgün biçimi üstüne birtakım notlar çıkaracağım. Doğru ya da yanlış, “Bir yanda şairler vardır, bir yanda romancılar, hatta eleştirmenler vardır, hepsi edebiyatın anlamından sorumludur” demeye devam ediyorsak, aynı sıfatla çevirmenleri, şu en nadir cinsten ve hakikaten benzersiz olan yazarları da saymak gerekir.1
Tek tek ele alınırsa diller eksiktir. Çeviri sayesinde bir tarzın yerine bir diğerini, bir yolun yerine bir diğerini geçirmekle kalmam, üstün bir dile de işaret ederim.
Hatırlatayım: Çeviri yapmak kültürün belli bölgelerinde uzun süre habis bir iddia olarak görünmüştür. Kimileri kendi dillerine çeviri yapılmasını istemez, kimileriyse kendi dillerinden çeviri yapılmasını; düz anlamıyla bu ihanetin gerçekleşmesi (bir halkın gerçek kelamının yabancı bir ülkeye teslim edilmesi) için de ortada bir savaşın olması gerekir. (Eteokles’in umutsuzluğunu hatırlayalım: “Yunanistan’ın gerçek dilini konuşan bir kenti düşmana yem edip yeryüzünden söküp atmayın.”) Ama çevirmen daha büyük bir günahtan suçludur. Tanrı’nın düşmanı olan çevirmen, Babil Kulesi’ni yeniden kurmaya, dillerin karıştırılmasıyla insanların birbirinden ayrı düştüğü göksel cezadan ironik biçimde kendine pay çıkarmaya ve nemalanmaya kalkışır. Eskiden, geriye doğru gidilerek bir kök-dile, hakikati söylemek için sırf konuşmanın yeterli olduğu yüce bir kelama ulaşılabileceğine inanılırdı. Benjamin’de alttan alta bu rüyadan bir şeyler var. Bütün diller aynı gerçekliği hedefler/görür, ama farklı tarzlarla, diye kaydediyor Benjamin. Brot dediğimde ve pain dediğimde,2 aynı gerçekliği farklı tarzlarla hedeflemiş/görmüş olurum. Tek tek ele alınırsa diller eksiktir. Çeviri sayesinde bir tarzın yerine bir diğerini, bir yolun yerine bir diğerini geçirmekle kalmam, üstün bir dile de işaret ederim: bütün bu farklı hedefleme/görme biçimlerinin uyumuna veya tamamlayıcı bütünlüğüne karşılık gelen ve ideal olarak bütün eserlerin konuştuğu bütün dillerin gizeminin uzlaştırıldığı kesişim noktasında konuşan bir dile. Her çevirmenin kendine özgü Mesihçiliği de buradan gelir – tabii çevirmen dilleri bu nihai dile, mevcut her bir dilde o dilin geleceğe dair barındırdıkları sayesinde varlığına tanık olduğumuz, tam da çevirinin yakaladığı bu dile doğru ilerletmeye çalışıyorsa. [caption id="attachment_46760" align="aligncenter" width="800"] Bütün diller aynı gerçekliği hedefler/görür, ama farklı tarzlarla, diye kaydediyor Benjamin.[/caption] Bunun ütopik bir fikir oyunu olduğu aşikâr, çünkü her bir dilin tek bir hedefleme/görme biçimi olduğu, hep aynı şeyin kastedildiği ve bütün bu hedefleme/görme biçimlerinin birbirini tamamlayabileceği varsayılıyor. Ama Benjamin başka bir şey öne sürüyor: Görünüşte o farklılığı ortadan kaldırmak gibi sapkın bir amacın peşinde koşsa bile çevirmen varlığını dillerin farklılığına borçludur, her çeviri bu farklılık üstüne kuruludur. (İyi çevrilmiş bir kitap birbirine zıt iki biçimde övülür: Ya “Hiç çeviri kokmuyor” denir ya da “Hakikaten aslı gibi, ikisi mucizevi biçimde aynı” denir; ama birincisinde yeni dil öne çıkarılarak eserin kökeni göz ardı edilir, ikincisindeyse eser öne çıkarılarak iki dilin özgünlüğü göz ardı edilir; her iki durumda da esaslı bir şey kaybedilir.) Hakikatte çeviri o neticesi olduğu farklılığı ortadan kaldırmaya yönelik değildir hiçbir biçimde: O farklılığa sürekli gönderme yapar, farklılığı gizler ama bazen ifşa ederek, çoğu zaman da vurgulayarak tam da bu farkı yaşatır; denizin iki yakasını birleştiren Herakles’in gücüne benzeyen kendine özgü bir birleştirme gücüyle iki dili gururla birbirine yaklaştırdığında yüce görevini de, kendisini büyüleyen şeyi de o farklılıkta bulur.
Konuşulmayan bir dile ait klasik şaheserlere gelince... Ancak çevrilerek hayat bulurlar.
Ama bununla kalmamak lazım: Eser ancak bu farklılığı erişilir biçimle barındırdığı takdirde çevrilecek olgunluğa ve itibara erişir – yani ya baştan beri bir başka dile işaret ettiği için ya da yaşayan her dilin elinde bulundurduğu kendisinden farklı, kendisine yabancı olma imkânlarını (ayrıcalıklı biçimde) bünyesinde topladığı için. Orijinal asla hareketsiz değildir; bir dilde belli bir anda bulunan geleceğe dair her şey, o dilde bir başka durumun, bazen tehlikeli olacak kadar başka olan bir durumun adını koyan veya çağıran her şey, edebi eserlerin ağırbaşlı sapmaları içinde olumlanır. Çeviri işte bu oluşa bağlıdır, onu “tercüme eder” ve tamamlar, ancak bu hareket ve hayat sayesinde mümkündür; bu hareket ve hayatı da kâh sırf serbest bırakmak için kâh güçbela esir almak için ele geçirir. Konuşulmayan bir dile ait klasik şaheserlere gelince, bunlar ölü bir dilin hayatının emanet edildiği biricik mutemetler ve geleceksiz bir dilin geleceğinin biricik sorumluları oldukları ölçüde çevrilmeyi daha çok gerektirirler. Ancak çevrilerek hayat bulurlar; üstelik bizzat özgün dilde de en kendilerine özgü olan şeye, kökensel yabancılıklarına âdeta hep yeniden çevrilmiş ve yönlendirilmiş gibidirler. Çevirmen benzersiz özgünlükte bir yazardır, tam da hiç özgünlük iddiasında bulunmuyor gibi göründüğü için. Dillerin farklılığının gizli efendisidir efendisi olmasına, ama o farklılığı lağvetmek için değil, kullanmak için; ilksel olarak orijinalde bulunan farklılığın mevcudiyetini kendi dilinde –yaptığı şiddetli veya girift değişikliklerle– uyandırmak için. Burada söz konusu olan şey benzerlik değil, diyor Benjamin haklı olarak: Çevirinin orijinal esere benzemesi istendiğinde edebi çeviri imkânsız hale gelir. Söz konusu olan daha ziyade başkalıktan yola çıkan bir özdeşliktir: Hem yabancılıklarından dolayı hem de (yine bu nedenle) söz konusu eseri hep başka yapacak şeyi görünür kıldığı için, iki yabancı dilde aynı eser söz konusudur – çeviriyi aydınlatıp içini gösterecek ışığı işte bu hareketten hasıl etmek gerekiyor.
Uzmanların tanıklığına göre, [çevirmen] çeviri yaparken sahibi olmadığı dilde sıkıntıya girmekten ziyade mensup olduğu dilde güçlük çeker.
Evet, çevirmen garip, nostaljik bir adamdır; özgün eserin (kaldı ki bu esere tam olarak erişemez de, çünkü orada evinde değildir, çevirmen orada ikamet etmeyen ebedi misafirdir) mevcut olumlamalarıyla vaat ettiği her şeyi kendi dilinde eksiklik olarak hisseder. Uzmanların tanıklığına göre, bu nedenle çeviri yaparken sahibi olmadığı dilde sıkıntıya girmekten ziyade mensup olduğu dilde güçlük çeker. Yani falanca buyurgan yabancı metinle buluşmak için (diyelim ki) Fransızcada eksik olan her şeyi görmekle kalmaz, aynı zamanda bu Fransız diline artık yoksunlaştırıcı ama –bir başka dilin, anlık olarak bünyesinde toplanmış olduğu o biricik eserde kendisi de başkalaştırılmış bir dilin kaynaklarıyla telafi etmek zorunda olduğu– bu yoksunlaşmayla zenginleşmiş bir biçimde sahiptir. Rudolf Pannwitz’in bir teorisi bağlamında Benjamin şu şaşırtıcı sözleri aktarıyor: “Bizdeki çeviriler, en iyileri bile, yanlış bir ilkeden yola çıkar: Almancayı Sanskritçeleştirmek, Yunancalaştırmak, İngilizceleştirmek yerine Sanskritçeyi, Yunancayı, İngilizceyi Almancalaştırmak iddiasındadır. Yabancı eserin ruhundan ziyade kendi dillerinin kullanımlarına saygıları vardır. .... Çevirmenin temel hatası, kendi dilini, yabancı bir dilden gelen şiddetli itilime maruz bırakacak yerde, tesadüfen içinde bulunduğu durumda dondurmasıdır.” Tehlikeli biçimde baştan çıkarıcı bir önerme veya talep. Her dilin bütün diğer dillere dönüşebileceğini, en azından her türlü yeni istikamette hiç zarar görmeden hareket edebileceğini ima ediyor; çevirmenin, bu ani değişimi başlatmak için yeterli kaynağı çevrilecek kitapta ve yeterli otoriteyi kendi içinde bulacağını varsayıyor; son olarak da sözel veya sözdizimsel olarak ne kadar harfi harfine olursa (ki bu son raddede çeviriyi yararsız hale getirir) çevirinin o kadar özgür ve yenilikçi olacağını varsayıyor.
Hölderlin örneği çevirinin gücüyle büyülenmiş insanın sonuçta hangi riski aldığını gösterir...
Kaldı ki Pannwitz görüşlerini güvenceye almak için Luther, Voss, Hölderlin, George gibi güçlü isimlere başvurabiliyorsa da bu isimler ne zaman çevirmenlik yapmışlarsa her defasında sınırlarını genişletmek için Alman dilinin çerçevesini kırmakta tereddüt etmemişlerdir. Hölderlin örneği çevirinin gücüyle büyülenmiş insanın sonuçta hangi riski aldığını gösterir: Antigone ve Oidipus çevirileri delirmeden önceki neredeyse son eserleriydi; son derece düşünülmüş, vukufla ve gönüllü olarak girişilmiş eserlerdi bunlar; Yunanca metni Almancaya taşıma veya Alman dilini Yunan kaynaklarına götürme amacıyla değil de biri Batı’nın diğeri Doğu’nun çalkantılarını temsil eden iki gücü tam ve saf bir dilin yalınlığı içinde birleştirme amacıyla katı bir kararlılıkla gerçekleştirilmişlerdi. Sonuç neredeyse korkunç. İki dil arasında öyle derin bir anlaşma, öyle esaslı bir uyum keşfedildiğini zannediyoruz ki bu uyum anlamın yerine geçiyor veya iki dil arasında uzanan boşluğu yeni bir anlamın kaynağına dönüştürmeyi başarabiliyor. Bunun öyle güçlü bir etkisi vardır ki Goethe’nin buz gibi kahkahasını anlayabiliyoruz. Kime gülüyordu Goethe? Artık şair de çevirmen de olmayan, birleştirmenin saf gücünü yoğunlaşmış halde bulacağına inandığı ve belirlenmiş, sınırlı her türlü anlamın dışında kalan bir anlam verebileceği o merkeze doğru korkusuzca ilerleyen bir adama. Bu baştan çıkarıcı fikrin Hölderlin’e neden çeviri üzerinden gelmiş olduğunu anlayabiliriz; çünkü her dilde olduğu gibi pratik her ilişkide de işbaşında olan ve insanı önsel bir saf bölünmeye maruz bırakan birleştirici güçle donandığında, çeviriye hazır insan sürekli tehlikeli ve hayranlık uyandıran bir mahremiyet içindedir ve yazarların en kibirlisi veya en gizlisi olma hakkını işte bu aşinalıktan alır – tabii çevirinin, en nihayetinde, delilik olduğu inancıyla.

Fransızcadan çeviren: Savaş Kılıç

1 Walter Benjamin, Oeuvres choisies, Almancadan çeviren Maurice de Gandillac (Denoël, “Les Lettres nouvelles” dizisi). [Türkçesi: “Çevirmenin Görevi”, çev. Ahmet Cemal, Çeviri Seçkisi II içinde, Haz. Mehmet Rifat, Sel, 2008.] 2 Brot (Alm.) ve pain (Fr.): ekmek. (ç.n.)

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR