Çevirmen Hikâyeleri Belgeleniyor: Çeviride Siyasetin Perde Arkası
13 Ocak 2019 Kültür Sanat

Çevirmen Hikâyeleri Belgeleniyor: Çeviride Siyasetin Perde Arkası


Twitter'da Paylaş
0

Çevirmenler, bir metni alıcısına ulaştırırken genellikle yazara tabi konumda olan aracılar veya aktörler olarak resmedilir. Halbuki en can alıcı siyasi olaylarda oldukça önemli roller üstlendiklerine sık sık tanık olmuşuzdur. Bu çevirmenlerin kim olduğunu ve hikâyelerinin anlatıldığı filmleri Denise Kripper’dan okuyoruz.

Dan Brown’ın Cehennem1 adlı romanının çeviri sürecinde yaşanan gerçek bir olay üzerinden kurgulanan Fransız filmi Les Traducteurs, Regis Roinsard’ın yönetmenliğinde bu sene vizyona girecek. Kitabın farklı dillerdeki çevirisinin dünya genelinde aynı anda yayımlanması istenince korsan ve yasa dışı basımlara karşı önlem almak amacıyla çevirmenler çalıştıkları süre boyunca yer altındaki bir alana kapatıldılar. Kitap gerçek hayatta 250 milyon dolar kazandırdı ama aksiyonun hiç azalmadığı filmde, “çok gizli metnin ilk on sayfası internete yayılır ve her çevirmenin hayali olan iş kâbusa dönüşür. Hırsız içlerinden biridir ve kitabın yayımcısı da onun maskesini düşürmek için her şeyi yapmaya hazırdır.”

Geleneksel bakış açısına göre itaatkâr ve ikincil kabul edilen çeviri fikrinin bir macera filminde ana kurguyu oluşturması kimilerini şaşırtabilir fakat çeviriyi konu alan tek film şüphesiz bu değil. Audrey Hepburn’e büyük başarı getiren Charade filmini hatırlayın. Hepburn 1963 yapımı filmde simültane tercüman rolünü oynamıştı. Michael Cronin ise Translation goes to the movies (Çeviri sinemalarda) adlı çalışmasında çevirmenlerin popüler Hollywood filmleri ile gişe yapmış diğer başarılı filmlerde nasıl ön planda olduğunu analiz eder ve kültüre yaptıkları katkıların altını çizer, böylece çevirmenin görünmezliği efsanesini çürütür: “Çevirinin sinemayla ilişki içinde olduğu gerçeğini ortaya koyan örneklerin zenginliği ve çeviri faaliyetlerinin yaygınlığı, küreselleşen popüler kültürle birlikte farklılıkların sonunun hazırlandığı şeklindeki kötü niyetli yorumların karşısına dikiliyor.” Teması çeviri olan son örneklerden Bir Konuşabilse (2003), Çevirmen (2005), Geçmişin İzleri (2013) ve Geliş (2016) iç içe geçmiş dünyamızda çevirinin imkânlarını ve gizli tehlikelerini keşfediyor.

2018’in ilk aylarında vizyona giren Wes Anderson yönetmenliğindeki Köpek Adası, mizahi bir anlatımla çevirinin yanılma olasılığına nokta atışı yapıyor. The New Yorker’da filmi eleştiren Moeki Fujii için, “filmin can damarını ‘doğru’ çevirinin imkânsızlığı oluşturuyor.” Fujii’ye göre, “Her şey yoruma dayanır. Çeviri iktidar sistemlerince her zaman belli şekillere sokulmuş ve çarpıtılmıştır.” Bunu yakın bir zamanda gerçek hayatta da deneyimledik. Roinsard’ın filminde sanat gerçeği taklit ediyor olsa da gerçek bazen kurgudan bile fazla dikkat çekebilir. Çevirmenler ve tercümanlar geride bıraktığımız yılın son aylarında Trump ve Kim arasında gerçekleşen Kore Zirvesi boyunca basına sıkça konu oldular. Benzer şekilde, ABD Kongresi’nin Putin’le olan görüşmesinde Trump’a eşlik eden çevirmeni mahkemeye çağırıp çağıramayacağı üzerine hayli tartışma yaşandı. Görüldüğü gibi çevirmenlerin ve tercümanların günümüzde yaşananlar üzerindeki etkisini ve gücü yönlendirme şekillerini anlamak siyasi bir sorumluluk haline gelmiştir ve muhakkak sinemaya tam da bu noktada başvurulabilir.

Belgeselde Angela Drösser’in teknik içerikli toplantılardan Saddam Hüseyin’in yakalanışını duyuran basın toplantısına kadar birçok farklı ortamda kazandığı inanılmaz deneyimleri de dinliyoruz.

Son dönem kurgu filmlerin yanı sıra, İngilizcenin baskın dil olmadığı merkezlerde çekilen belgeseller, çevirmenlerin kültür elçileri olarak temsiline farklı bir açıdan yaklaşırken bir taraftan da çeviriye atfedilen köprü metaforunu sorgulayıp çevirinin siyasetle ilişkili doğasını ortaya koyuyor. Bu filmlerle çeviri sürecinin perde arkasına ve asıl kahramanların yani çevirmenlerin zihinlerinde yaşananlara tanık oluyoruz. Die Flüsterer (Fısıldayanlar) (2005) David Bernet ve Christian Beetz yapımı bir Alman belgeseli. İsmini daha çok diplomatik ortamlar ile iş toplantılarında tercümanın çeviriye ihtiyacı olan kişinin kulağına fısıldayarak çeviri yaptığı teknikten yani “fısıltı çevirisi”nden alıyor. Fakat çevirmenler diğer belgesellerde olduğu gibi burada da fısıltıyla konuşmuyorlar. Aksine, hikâyelerini anlatıyor ve yüksek sesle ilk ağızdan konuşuyorlar. Belgesellerin en büyük katkısı da bu olsa gerek; çevirmenlerin gerçek hayattaki hallerine yakından bakıp onların her gün nasıl çalıştığını ve işlerinin karmaşık doğasını her yönüyle önümüze getirerek çevirinin önemli olduğuna dikkat çekiyorlar. Die Flüsterer final sınavlarına hazırlanan genç çeviri öğrencisi Nathalie Reichert’tan Nürnberg duruşmalarında tercümanlık yapan daha ileri yaştaki bir kadına kadar farklı kuşakların tercümanlarıyla konuşuyor ve onların hikâyelerini anlatıyor. Belgeselde Angela Drösser’in teknik içerikli toplantılardan Saddam Hüseyin’in yakalanışını duyuran basın toplantısına kadar birçok farklı ortamda kazandığı inanılmaz deneyimleri de dinliyoruz. Her röportaj kabindeki insanlarla, kulaklıklardan gelen seslerin kişilikleriyle ilgili daha fazlasını ortaya çıkarıyor. Vander Elst aynı dünya görüşünü paylaşmadığı biri için çeviri yapmak zorunda kaldığında huzursuz hissettiğini söylerken, Reichert ise gergin ve sinirli hali sesine yansırsa dinleyicilerin bunu fark edip etmeyeceğinden endişelendiğini belirtiyor. Çevirmenler kanlı canlı bir şekilde resmediliyor ve korkularının aslında ne kadar yerinde olduğu vurgulanıyor. Tercümanlardan birinin, mesleğinin gevezelik olduğunu söyleyip ona takılan babasına anlatmaya çalıştığı gibi eşzamanlı çeviri yıpratıcı olabilir ve kesinlikle “konuşup durmaktan” çok daha fazlası. Drösser’in Saddam Hüseyin’in yakalanışıyla ilgili basın toplantısındaki çeviri deneyimini anlattığı son röportajları bu durumu açıkça ortaya koyuyor. Basın temsilcisi Hüseyin’in saklandığı yerden çıkan eşyaları saymaya başlar: para, silah, cephane, yiyecek. Bu da nesi dercesine aniden “beyaz ve turuncu renklerde bir araba” kelimeleri duyulur. Drösser şaşırır ama yine de duyduklarını çevirir. Eşyalar arasında gerçekten de beyaz ve turuncu bir araba olduğu, hatta Hüseyin’in oraya bu arabayla geldiği anlaşılır. Çevirmenin hikâyesi mutlu sonla bitmiştir ama böyle bir durumun kolayca diplomatik krize neden olabileceği de görülmemiş şey değildir. Mark Polizzoti NYT’deki “Why Mistranslation Matters?” (Yanlış çeviri neden sorun olur?) adlı yazısında bakın ne diyor: “Çeviri dille yapılan gösterinin sessiz hizmetkârıdır. Genellikle servis tepsini devirmeden de farkına varılmaz.”

Chuck Norris vs. Communism (Chuck Norris Komünizme Karşı; 2015 sinemanın ve çevirinin gücünü kullanarak başkalarının hayatlarını değiştirmek için kendisininkini riske atan bir çevirmenin hikâyesini anlatıyor.

Tercümanlar anlaşmazlıklara neden olabildiği kadar (Polizzoti bu noktada Kruşçev’in “Sizi gömeceğiz” şeklindeki ünlü cümlesini hatırlıyor2) gerginliğin giderilmesine yardımcı da olabilir. Ilinca Calugareanu yönetmenliğindeki Romen belgeseli Chuck Norris vs. Communism (Chuck Norris Komünizme Karşı; 2015) sinemanın ve çevirinin gücünü kullanarak başkalarının hayatlarını değiştirmek için kendisininkini riske atan bir çevirmenin hikâyesini anlatıyor. Irina Nistor, rejimin yasakladığı aralarında İlk Aşk, İlk Dans, Top Gun, Paris’te Son Tango, Özel Bir Kadın, Geleceğe Dönüş ve elbette Chuck Norris’li maceraların bulunduğu binlerce Hollywood filmi için kendi başına dublaj yaparak Nicolae Ceausescu diktatörlüğünün yirmi yılını kültürel yalıtılmışlık ve nefes aldırmayan denetimlerle geçiren Romanya’da bir karşı duruş sergiliyor. Netflix’ten izlenebilen belgeselde onunla birlikte yetişen kadın ve erkeklerin hikâyeleri anlatılıyor ve filmin büyük kısmını onlarla yapılan röportajlar oluşturuyor. Irina Nistor gerçek hayattaki işinde olduğu gibi film boyunca dış ses olarak kalıyor ve kendi hayatı başka bir aktrisin oyunculuğuyla anlatılıyor. Gerçekten de Nistor tüm Romanya’da sesiyle tanınıyordu. Hatta röportaj verenler arasında Çavuşesku’dan sonra Romanya’da sesi en iyi bilinen kişinin Nistor olduğunu söyleyen biri bile var. İnsanlar onun nasıl bir olduğunu hayallerinde canlandırdıkça çevirmenin görünmezliği daha elle tutulur bile oluyor. Röportaj veren erkeklerden bazıları Nistor’un kulağa sarışın gibi geldiğine yeminler ederken çelişkiye bakın ki onu “belli varlığı olan biri” şeklinde tanımlayanlar da var. Ama şüphesiz o, Romanya’daki insanlar için sesinden de fazla özgürlük ve umut demekti. İzleyiciler gizli kapaklı yapılan film gösterimlerinde onun dublajlarıyla başka bir hayatı yaşamanın mümkün olduğunu fark ediyorlardı. Yasa dışı film geceleri o dönemdeki pek çok genci etkiliyor, onlara hayatta kalmanın ve rejimle mücadele etmenin bir yolunu gösteriyor, sinema aracılığıyla hayal gücüne bile dayansa başka bir gerçekliğe kaçmalarına imkân tanıyordu. Çevirinin etkisi ve çevirmenin aldığı risklerin buna değdiği belgeselde açıkça görülebilir. Nistor iki taraflı çalışan bir ajan gibiydi; gündüzleri çalıştığı Romen devlet televizyonunda neyin yayımlanıp neyin kırpılacağına karar veren sansürcü İdeoloji Komisyonu için çevirmenlik yapıyordu. Geceleri yasaklı filmleri ülkeye getirip dağıtan Zamfir için çalışıyor ve nihayet rejimi kışkırtan sözcükleri istediği gibi söyleyebiliyordu: “rahip”, “Tanrı”, “Noel” ve tabii ki “rezil komünistler.” Gerçek kimliği ancak filmin sonunda yüzü camdan yansıyan zayıf bir ışıkla aydınlandığında ortaya çıkıyor. Gerçekten de sarışın ve bir varlığı var. Irina Nistor yenilmez kahraman gibi; zaten çoğu insan için de öyleydi. Kötü adamlarla dövüşen Chuck Norris gibi o da çeviriyle sansüre ve baskıya meydan okudu yani Irina Nistor Komünizme Karşı’ydı.

Edebiyat çevirisi bir çeşit siyasi başkaldırı ve eylemde bulunma hali olabilir ama belgeselde düşmanın diline çevirinin ne anlama gelebileceğine değinilmiyor bile.

Nistor politikanın altını oymak için kullandığı dublaj nedeniyle pamuk ipliğine bağlı bir yaşam sürdü, öte yandan Svetlana Geier için çeviri hayatta kalmanın yoluydu çünkü memleketi Kiev Nazilerin saldırısına uğradığında Almanca öğrendi ve çevirmenlik yaptı. Die Frau mit den 5 Elefanten (Beş Filli Kadın) (2009) onu yirmi yılını Dostoyevski’nin büyük beş romanının –beş filinin– çevirisine adadığı hayatıyla aradan geçen elli yılın ardından ekrana taşıyor. Vadim Jendreyko’nun yönettiği ve Youtube üzerinden satın alınabilen belgesel elli beş yıldan sonra Ukrayna’ya ilk gidişinde Geier’i takip ediyor. Almanya’da çevirmenlik yaparak sürdürdüğü sakin aile hayatı önceki hayatıyla tam bir zıtlık içinde. Karmaşık bir kimlik çelişkisi yaratan durumsa, Geier’in, hayatını annesinin “çeyizi” olarak ifade ettiği Almancaya borçlu olması ve kendini ona adamış olması. Sadık çeviri başlı başına tartışılan bir kavramken millet ve siyaset bağlantılarıyla çok daha içinden çıkılmaz oluyor. Edebiyat çevirisi bir çeşit siyasi başkaldırı ve eylemde bulunma hali olabilir ama belgeselde düşmanın diline çevirinin ne anlama gelebileceğine değinilmiyor bile. Geier, belgeselin akıllara kazınan son anlarında üst üste konmuş beş filin yanı başında oturuyor, kalın kitaplar tüm gövdesi boyunca uzanıyor. İthafı tartışmaya yer bırakmayacak nitelikte: “böyle bir metin asla tükenmez… ama daha önce kimsenin fark etmediği bir şey aniden beliriveriyor işte.” Geier’in çelişkili görevi odadaki başka bir fil olup çıkıyor.

Çevirmenler, doğrudan kameraya bakıp ilk ağızdan konuşurken çeviride kaybolanın yasını tutmuyorlar, aksine kendilerini çeviri sayesinde bulduklarını anlatıyorlar.

Sinematografinin bir diğer vurucu örneği olan İsrailli direktör Nurith Aviv’in yönetmenliğindeki Traduire (2011) belgeselinde röportaj yapılan çevirmenler karanlık bir odanın köşesinde dikiliyorlar, pencereden yansıyan ışıkla sahne aydınlandıkça isimleri bir bir ekranda görünürken yüzleri de aydınlanıyor. Kelimenin tam manasıyla karanlıktan gün yüzüne çıkan çevirmenler; görünmez olmayı arkalarında bırakıp anlatının merkezine oturuyorlar. Hepsi de kendi dillerinde konuşuyor ve belgesel duyduğumuz Fransızca, İspanyolca, Almanca, İtalyanca, Litvanca, İbranice, İngilizce cümlelerle çevirinin çok dilli doğasının keşfine dönüşüyor. Aviv, dilin ve dilbilimin ele alındığı üçlemenin son kısmında odağını çeviriye yöneltiyor ve İbraniceden çeviri yapan birçok çevirmenle, “tarihi, dini ve siyasi yükleri sırtında taşıyan bir dile yeni rotalar çizmek için çabalayan o alçakgönüllü devlerle” konuşuyor. Traduire, dini metinler ve ortaçağ şiirinden Yiddiş ve Arapça konuşan tiyatro izleyicisi için İbranice deyimler sözlüğüne kadar çeşitli projelerle adının taşıdığı eylemin yani “çevirmenin” hakkını veriyor. Çeviri bu belgeselde ilerlemeye ve yaratmaya imkân tanıyan bir süreç. Çevirinin İsrailli yazarların ulus edebiyatı ve böylece ulusal bir kimlik yaratmak amacıyla kendilerini İbraniceye çevirmeleri gibi kişinin sesini duyurmasında nasıl dönüştürücü ve belirleyici olduğu vurgulanıyor. Çevirmenler, doğrudan kameraya bakıp ilk ağızdan konuşurken çeviride kaybolanın yasını tutmuyorlar, aksine kendilerini çeviri sayesinde bulduklarını anlatıyorlar.

Bu belgeseller, ister diplomatik çevrelerde ister edebiyat çevirisinde ve görsel işitsel çeviride olsun çevirmenlerin ve tercümanların dünya meselelerinin önemli oyuncuları, boyun eğmeyen eylemciler, hayata sarılanlar ve ulus inşasını üstlenenler olarak siyasi açıdan ifade edebilecekleri anlamları tüm zenginliyle ele alıp bunlara saygıyla yaklaşıyor. Başarılı ve güçlü çevirmenlerin hayatlarını önümüze getirirken birinci ağızdan anlatımlar da çeviri sürecinin kırılganlığı, çevirmenin hassas konumu, çeviri işinin cömert doğası ve çevirmenin işine adanmışlığı gibi meseleler üzerine düşünmenin yeni yollarını çiziyor. Çevirmenlerin çalışma hayatlarını belgeleyen bu filmler dinlediğimiz hikâyelerin perde arkasında kalan kahramanlarını onurlandırıyor ve tarihin en etkili yardımcı oyuncuları olan çevirmenlerden ana oyuncular yaratıyor.

(Asymptote)  

Çeviren: Burcu Uluçay

1 Dan Brown, Cehennem, çev. İpek Demir; Peter Demir İncek, Altın Kitaplar, 2013.

2 (Ç.N.) Sovyetler Birliği lideri Nikita Kruşçev’in Moskova’daki Polonya elçiliğinde Batılı diplomatlara yönelik bir cümlesi “Sizi gömeceğiz” şeklinde tercüme edilmişti. Kruşçev 1963’teki bir konuşmasında bu sözlere şöyle açıklık getirir: “Tabii ki sizi kürekle gömmeyeceğiz. Kendi işçi sınıfınız sizi gömecek.” Dolayısıyla, “sizi gömeceğiz” şeklinde aktarılan cümlenin bağlamına oturmayacak şekilde tercüme edildiği kabul edilmektedir. BBC özel dosyasında bu konuyu işliyor:

https://www.bbc.com/turkce/ozeldosyalar/2015/02/150209_vert_cul_tercume_hatalari


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR