China Miéville: "Alegori kendi sınırlarını  ihlal ettiği sürece ilgi çekici."
20 Ekim 2019 Söyleşi Edebiyat

China Miéville: "Alegori kendi sınırlarını ihlal ettiği sürece ilgi çekici."


Twitter'da Paylaş
0

Şehir ve Şehir’deki amacım, sınırların nasıl olabileceğine dair kendi büyülü sistemimi oluşturmak yerine, sınır mantığını aşırılaştırarak mübalağalı ve kurgusal bir şey üretmekti. Ulus-devlet sınırlarının son derece sıradan, gündelik, hukuki, toplumsal boyutlarının bir izdüşümüydü aslında.

Bilimkurgu, fantezi ve polisiye türlerinde eserler yazan Britanyalı yazar China Miéville (1972) Cambridge Üniversitesi’nde sosyal antropoloji öğrenimi gördü. Yüksek lisans ve doktorasını LSE’de Uluslararası İlişkiler alanında yaptı. Doktora tezi, Between Equal Rights: A Marxist Theory of International Theory of International Law adıyla 2005’te kitaplaştı. Miéville yarattığı fantastik edebiyatı “tuhaf kurgu” olarak tanımlıyor. Fantastik edebiyatı ticarileşmeden, tutucu klişelerden kurtarmayı amaçlayan Miéville’in politik duruşunu, fantastik romanlarından takip etmek mümkündür. Marksist tutumu romanlarında olduğu kadar, edebiyatla ilgili kuramsal duruşunda da belirgindir. 

Perdido Sokağı İstasyonu, Yara, Demir Konsey ve Şehir ve Şehir, Elçilik Kenti romanlarıyla Arthr C. Clarke Ödülü (üç kez), Britanya Fantezi Ödülü (iki kez), Locus Fantezi Ödülü (iki kez), Hugo Ödülü ve Dünya Fantezi Ödülü almıştır. Yordam Kitap’ın yayımladığı Türkçeye çevrilmiş eserleri: Kral Fare, Perdido Sokağı İstasyonu, Yara, Demir Konsey, Un Lun Dun, Şehir ve Şehir, Kraken, Elçilik Şehri.

China Miéville

Kendime meydan okuma fikri hoşuma gidiyor.

Geoff Manaugh: Şehir ve Şehir kitabınla başlamak istiyorum. Bölünmüş şehir fikrinde seni cezbeden temel unsur nedir? Şehrin bölünmesine dair planlamayı nasıl yaptın? 

China Miéville: Bölünmüş şehir fikrini başka bir fantastik hikâye için düşündüğüm bir fikirden yola çıkarak geliştirdim. Birlikte yaşayan ama farklı türlere mensup olduklarından somut çevre koşullarıyla oldukça farklı biçimlerde ilişki kuran, farklı evlerde oturan vb. insanlara dair bir fikirdi. Londra’daki insanların ve farelerin yaşam biçimlerinin abartılmasına dayanıyordu aslında. Fakat düşüncelerim hızlıca değişti ve sadece insanları konu alan bir şey anlatsam nasıl olur diye düşünmeye başladım.

Uzun süre hikâyeyi kuramadım. Olayların geçtiği mekân kafamda netleştikçe diğer unsurları da oturtmaya başladım. Örneğin şehirleri alegorik anlamda indirgeyip kaba bir tasvirle sınırlandırarak anlatmak istemediğimden emindim. Şehirlerden birini basitçe Doğulu ötekini Batılı, ya da birini kapitalist ötekini komünist yapmak gibi anlamsız bir işe girişmek istemiyordum. Her ikisinin de iç içe geçmiş, karışık, gerçek ve canlı olmasını istiyordum. Kısmen hatırda kalacak, gerçekçi, tamamıyla bir yabancılıktan ziyade tekinsizlik yaratan bir aşina olamama hissini yakalayabilmek için şehirler üzerinde uzun süre çalıştım. 

Kitap için farklı anlatı biçimleri denedim. O dönem suç kavramı üzerine çokça okuyup düşünüyordum, ayrıca kitabın sıkı bir polisiye okuru olan anneme bir hediye olmasını istiyordum, sonunda çok daha önceden anlamam gereken bir şeylerin farkına vardım. Şehirleri canevinden yakalayan noir, hard-boiled ve polis soruşturması türlerinin aslında bir bakıma mitolojik bir kentbilim [urbanology] olduğunu anladım.

Bunu anladıktan sonra ve polislerin birbirlerinin yetki alanlarını ihlal etme sorunlarını da abartılı biçimde ifade ettiğimde, romanın geri kalanı çorap söküğü gibi geldi. Tam bir yaradılış ânıydı. Daha önceden bunu çözememem biraz garip aslında. 

Bölünmüş şehir fikrinin gerçek dünyada da karşılığı var, fantastik edebiyatta da öncülleri mevcut. C.J. Cherryh, bir bakıma Jack Vance gibi, bölünmüş şehir fikrini kullandığı bir kitap yazmıştı. O zamanlar böyle bir kitabın varlığından haberdar değildim ama buna çok içerlemiyorum. Daha önceden hiçbir şekilde düşünülmemiş orijinal bir fikir peşinde olduğunuzu sanıyorsanız, ancak kendinizi kandırırsınız.

Büyük yazarların önceden arşınladığı yollardan kaçınılmaz olarak yürümek durumundasınız. Bunda yanlış bir şey yok. Mesele bu yolda ne yapabildiğinizle ilgili.

GM: Kitapta en çok ilgimi çeken şey, sadece girift bir siyasi hikâye anlatarak fantastik ya da bilimkurgu hikâyesi havasını yaratmayı başarman. Kitapta insan dışı varlıklar, yaratıklar ya da büyülü teknolojiler yok. Temelde siyasi bilimkurgu kitabı sadece.

CM: Spoiler vermeden bu konuya değinmek imkânsız. Benim açımdan sorun yok ama kitabı henüz okumamış ve ileride okumayı planlayan kişileri şimdiden uyarmalıyım.

Yorumuna katılıyorum. Yazım aşamasında fantastik unsurlar gittikçe azalarak belirsiz ve örtük hale geldi. Kitabı bu konuda muallakta bırakacak şekilde yazmış olsam da –ve bazı okurlar da bu belirsizliğe odaklanmakta ısrarcı davransa da– diğer bütün kitaplarıma benzer şekilde, bu kitaba da fantastik öğeler konusunda Occam’ın Usturası’nı kullanarak yaklaşabiliriz. Belirli açılardan fantastiğe neredeyse karşı konumda duruyor. 

GM: Şehir ve Şehir gerçekte yaşanabilecek bir sınır durumunun abartılı bir anlatısı gibi bazı açılardan. Kudüs ya da Batı Şeria’da, Soğuk Savaş dönemindeki Berlin’de ya da günümüzde Belfast’ta, hatta ABD ve Kanada arasındaki küçük kasabaların sınırlarında (Stanstead-Derby Hattı) yaşananları örnek olarak düşünebiliriz. Bunlar aslında oldukça girift mekânsal ve siyasi ilişkileri olan kapı komşusu konumundaki yerleşim yerleri bir bakıma. Örneğin, yanılmıyorsam sana bir sene önce hem Hollanda hem de Belçika sınırında toprağı bulunan Baarle-Hertog isimli kasabayla ilgili bir e-posta atmıştım, hatırlıyor musun?

Son derece meşru siyasi okumalar ya da metaforik yankılanmalar olsa bile, metni bunlarla sınırlı kalarak okuyamayız. Yazar metnin ne yapabileceğini denetleyemez elbet, öte yandan metin de kendini denetleyemez.

CM: Evet, hatırlıyorum.

GM: Kitabını yazarken bu şekilde gerçek hayatta da karşılaştığımız sınır durumlarından ne ölçüde yararlandığını merak ediyorum. 

CM: Bunun en uç örneği olarak Christian Science Monitor’da okuduğum bir makaleden bahsedebilirim. Makalede Dışişleri Bakanlığı ya da ona benzer bir kurumda çalışan birkaç siyaset bilimci Arap-İsrail çatışmasına bir çözüm öneriyordu. Kudüs sorunu için önerdikleri çözüm, Şehir ve Şehir kitabımda bahsettiklerimin temel anlamda aynısı: Tamamen farklı bölgesel ve toplumsal ilişkiler içinde bulunan farklı kimlikteki vatandaşların, üst üste binen iki otoritenin kontrolündeki tek bir kent mekânında yaşaması.

Bunu okuduğumda şaşırıp kalmıştım. Gerçekte böyle bir şey delilik olurdu. Hiçbir şekilde işe yarayacak bir çözüm olduğunu düşünmüyorum, kaldı ki İsrail’in böyle bir şeyi denemeye niyeti bile yok zaten.

Söylediğin gibi Şehir ve Şehir’deki amacım, sınırların nasıl olabileceğine dair kendi büyülü sistemimi oluşturmak yerine, sınır mantığını aşırılaştırarak mübalağalı ve kurgusal bir şey üretmekti. Ulus-devlet sınırlarının son derece sıradan, gündelik, hukuki, toplumsal boyutlarının bir izdüşümüydü aslında. Siyasileşmiş toplumsal bir filtreden geçirdiğim bu sonucu da sosyolojik anlamda makul bir temele dayandırmayı ihmal etmeden aşırılaştırarak nihayetinde abes bir uca vardırdım. 

Gelgelelim insanlar Filistin gibi örneklerle benzerlikler kurduğunda biraz endişeleniyorum, çünkü sempatik bir büyü1 tehlikesi çıkabiliyor ortaya: Bölünmüş şehirlere dair iki farklı şey görüyorsunuz ve bunların bir bakıma benzer olması gerektiği sonucuna varıyorsunuz. Aslında bence böyle durumların çoğunda –Filistin konusunda kesin olarak– mesele taraflardan birinin görünür olmaması değil; asıl sorun, bir taraftaki silahlanmış kesimin nazarında öteki tarafın aşırı görünür olması. 

Bu görüşümü kitapta Borlu karakteri üzerinden dile getiriyorum: “Bu ne Berlin’e ne de Kudüs’e benziyor.” Bunu söylememin sebebi hem kitabın böyle durumlara çok çabuk benzetilmesini engellemek hem de gerçekten şu noktayı vurgulamak: Belirli benzerlikler kaçınılmaz olarak kurulacak, ama bunlar aydınlatıcı olduğu kadar kafa karıştırıcı da olabilir.

China Miéville

GM: Yine de kitapların siyasi şekilde yorumlanmaya genelde açık. Yazarken aklında belirli toplumsal ya da siyasi benzerlikler oluyor mu? Hikâyelerinin geçtiği yerler, Şehir ve Şehir’deki gibi, siyasi amaçları mekânsal anlamda hangi açılardan yansıtıyor?

CM: Alegorik düşünmeyi sevmediğimi peşinen söyleyeyim. Tolkien’ın birçok fikrine uzun süre karşı çıktım ama “alegoriden yürekten nefret etme” konusunda kendisine katılıyorum.2

Bunun bir sebebi de, Frederic Jameson’ın değindiği gibi, metne uygulanacak ve bir bakıma metni çözecek bir üst kod fikrinin olması. Bana kalırsa alegori metnin çok sınırlı ve belirli bir biçimde doğru okunması, metnin birebir indirgenmesi anlamına geliyor.

Bahsettiğimiz şeylerde –özellikle şiirde– böyle bir okuma modelinin benimsenmesine hayret ediyorum. Biraz klişe olacak, biliyorum ama yine de insanların, “Bu metin ne anlama geliyor?” diye sorduğunu duyuyoruz; bence metin anlam ifade etmez, eylemde bulunur. 

İçsel olarak daha dinamik olduğunu düşündüğüm için metaforlara dayalı ifade biçimlerini kullanmayı tercih ediyorum. Bir metafor parçalara ayrılarak yeni metaforlar türetebiliyor, sonrasında bu metaforlar da başka metaforlar doğuruyor. Herhangi bir sanatta ya da edebiyatta, özellikle de fantastik türünde başka fikirlere kapı açan dallanıp budaklanmalar, mübalağalar, yankılanmalar, fikirler ve tekrarlar kaçınılmazdır. Bunları bilinçli olarak kullanabilirsiniz pekâlâ; örneğin özellikle suç ve ceza, sınırlar, hafıza konularına odaklanmak isteyebilirsiniz. Fakat aynı süreç bazen bu kadar bilinçli bir seçimi içermeyebilir.

Ne olursa olsun, bahsettiğim tekrarlar indirgeme işlevi görmez. Son derece meşru siyasi okumalar ya da metaforik yankılanmalar olsa bile, metni bunlarla sınırlı kalarak okuyamayız. Yazar metnin ne yapabileceğini denetleyemez elbet, öte yandan metin de kendini denetleyemez.

Bu yüzden alegorik okumalardan pek hazzetmiyorum ve kendi yazdıklarımın da alegorik olmasını amaçlamıyorum. Alegori başarısız olduğu ve kendi sınırlarını ihlal ettiği sürece ilgi çekici. George MacDonald’ın sıra dışı kitaplarında ya da Charles Williams’da bunu görmek mümkün. Bu yazarların eserlerini sıra dışı kılan şey, Hıristiyanlığa dair bir alegori olarak tasarladıkları kitaplarda çizdikleri sınırları ihlal ederek kendi çalışmalarını başarısızlığa uğratmaları.

Demir Konsey kitabım çıktığında insanlar bana şöyle sorular sormuştu: “Yeni kitabın Körfez Savaşı’yla mı ilgili? Bu kitap Irak Savaşı’nı mı anlatıyor? Irak Savaşı’na değiniyorsun, öyle değil mi?” Bu sorular beni çok şaşırtmıştı. Eğer Irak Savaşı’na dair bir şeyler söylemek istersem, düşüncelerimi doğrudan söylerim. Çünkü siyasi makaleler de yazıyorum, böyle konulara zamanında değinmiştim zaten. Hatta siyasi bir kitap bile yazdım. Fakat bu konudaki ısrarımı “ben yalnızca bir hikâye anlatıcısıyım, ötesine karışmam” gibi bir noktaya çekmemek lazım. Bu kitapların gerçeklikle ilişkisi var ve yaşananlara dair birtakım şeyler söylüyorlar.
Yazar metne bir şekilde siyasi fikirler sızdırmış olmalı diye düşünüyor insanlar. Kurmaca metinlere neden böyle bir misyon yüklediklerini anlayamıyorum.

GM: Metni alegorik olarak yorumlama konusunda çok temel tarihsel ve gönderimsel sınırlar var. Demir Konsey bundan yirmi yıl sonra, misal Çin ile Tayvan arasındaki bir savaş döneminde yazılmış olsaydı, o zaman birçok okur kitabın bu savaşa dair kurgusal bir inceleme olduğunu düşünecek ve Irak Savaşı konusunu tamamen unutacaktı. 

CM: Kesinlikle. Yine de alegorik okumaları tamamen göz ardı etmek doğru değil. Bilhassa Demir Konsey özelinde düşünecek olursak, aslında siyasi bir fikir öne sürmeyi amaçladığım düşünülebilir. Yani işin gerçeği hiçbir zaman böyle bir amacım olmadı ama özellikle anlatıyı politik bir zemin üzerine inşa ediyorsan, böyle okumaların geleceğini de peşinen bilmen gerek.

Dolayısıyla insanlar, “Aslında şundan mı bahsediyorsun?” diye sorduğunda cevabım genellikle “hayır” olmuyor, çoğu zaman “evet ama...”, “evet ve...” ya da “evet ama tam da bahsettiğin gibi değil” demek zorunda kalıyorum.

GM: Polis soruşturması türüne dönelim. Bir romancı ile bir polisin şehre bakış açısını –her ikisinin de fark edeceği türden detayları ya da ilgilenecekleri anlatıları– karşılaştırmak ilginç. Genel anlamda, ikisinin de işi tespit [detection], bir bakıma kentin hermenötiğini yapma peşindeler. Kent soruşturması fikri –önceden değindiğin “mitolojik kentbilim”– Şehir ve Şehir kitabını hangi açılardan etkiledi?

CM: Polis soruşturması ve tespit konusunda benim için mihenk taşları gerçek polis soruşturmaları değil polisiye romanlardı. İkisi de bariz şekilde birbiriyle ilişkili ama bu ilişki çok geçişli ve girift.

Polislerin soruşturmalarını gerçekte nasıl yürüttüğünü anlamaya çalışmaktan ziyade, polislik faaliyetlerinin ve kriminolojinin genel protokollerine olabildiğince sadık kalan bir şey yazmaktı amacım. Bir polisin şehri avucunun içi gibi bilmesi şüphesiz çok etkileyici, ama bir estetik alan olarak polisiye türünün şehirle ilişkilenme şekilleri benim için daha önemliydi.

Şehri deşifre etme fikri –yani polisiye türünde şehrin ipuçları barındıran bir metin olması, farklı ihtimaller arasında sürekli gidip gelmesi, çözüm ânının tam anlamıyla çöküş, hatta bir anlamda trajediyle sonuçlanması fikri– benim için çok önemliydi.

Ben kitap eleştirilerini okumam diyen yazarlardan değilim. Eleştiri ve değerlendirme yazılarını okuyorum. Bazı okurların Şehir ve Şehir’deki kurallara bağlı polisiye öğelerinden memnun olmadığının farkındayım. Buradaki polisiye unsurların oldukça katı kurallara bağlı olduğunu kabul ediyorum. “Zaten kitabın amacı buydu,” diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışmıyorum. Zira fikir kafanızda çok net olsa bile işi elinize yüzünüze bulaştırabilirsiniz.

Hikâyenin geçtiği mekânı göz önünde bulunduracak olursak, önceliğim kesinlikle açık ve net olmaktı. Böylelikle şehirlerin iç içe geçmişliğini kurduktan sonra asıl anlatıyı okur için merak uyandırıcı kılabildim. Kitabın gerçek bir polisiye olmasını istedim. Polisiye okurlarının okuduktan sonra kandırılmadığını hissedeceği bir çalışma olmasını amaçladım.

Bu arada, polisiye okurlarının kitaplar hilebazlık yapabilir formülüne bayılıyorum, muhteşem bir fikir. 

Romancıların estetize etme ve karmaşıklaştırmaya yönelik bitmek bilmez bir eğilimi var.

GM: Robert Sullivan’ın The Meadowlands [Çayırlıklar] isimli birkaç yıl önce yayımlanan bir kitabı var. Hikâyenin bir noktasında Sullivan emekliliğe ayrılmış New Jersey’li bir dedektifin peşine takılıyor. Bu dedektifin şehre dair yıllar boyunca biriktirdiği onca bilgiyle ne yapacağına dair bir fikri yok, zira kendisi emekli olmuş. Bu da doğal olarak şehirle ilgili artık kendisine yararı olmayan binlerce şey bildiği anlamına geliyor. Çok melankolik bir karakter: Hikâyesi şehri nihai ve mutlak olarak anlayacağı o aydınlanma ânına doğru ilerlerken bir anda emeklilik durumu ortaya çıkıyor ve her şey anlamsızlaşıyor. Öngörülebilir bir düşüş de denebilir. 

CM: Herhangi bir alana dair böylesine uzmanlık seviyesindeki bir bilgi birikimi kişiyi zehirleyebilir. Örneğin, bir müzeyi tesisatçıyla birlikte gezdiğinizi hayal edin; müzenin güçlü ve zayıf noktalarına –hem müzede sergilenenler hem de binanın tesisat işçiliğine– dair normalde göremeyeceğiniz şeyleri gözlemleyebilirsiniz. Bilmediğim alanlarla ilgili konunun uzmanı dergilere göz gezdirmeyi bu yüzden çok seviyorum.

Bu açıdan düşünecek olursak, ortaya çıkarma ve çözme üzerine kurulu bir hikâyede şehre dedektifin gözünden bakmanın size olup bitene dair sağlam bir bakış açısı sağlayacağı fikri oldukça makul.

Gelgelelim kurgu açısından tam tersi bir itki söz konusu. Romancıların estetize etme ve karmaşıklaştırmaya yönelik bitmek bilmez bir eğilimi var. Benim de dahil olduğum ve Thomas de Quincey, Michael Moorcock, Alan Moore, Neil Gaiman, Iain Sinclair gibi yazarların uğraştığı şekliyle şehri deşifre etmekle ilgilenen çok güçlü bir geleneğin olduğunu biliyorum. Şehir boyunca doğru sınırları çizebilirsen, şehrin Kabalacı sırrına vâkıf olabilirsin gibi bir anafikir var burada.

Fakat sorun şu ki, bu fikir yalnızca zehirleyici değil, aynı zamanda bir palavradan ibaret. Hem bir palavra hem de paranoya. Bütünleştirici bir proje olması bakımından kurgusallığa ilişkin bir paranoya. Estetik anlamda bunun sürekli olarak farkındaysanız sorun yok. O zaman, kenti mitolojileştirme sürecinin, tıpkı James Joyce gibi, bir parçası haline geliyorsunuz. Ne var ki açığa çıkarma –şehre neşter vurup içindeki karanlık gerçeği ortaya çıkarma– fikrinin estetik bir kaygı taşımaktan öte bir gerçekliği olduğunu ve birtakım şeyleri çözüme kavuşturduğunu düşünmek oldukça yanıltıcı olabilir; hatta daha da kötü sonuçlara varabilir. Bu metinlerin çözüme kavuşturduğu tek şey, ne idüğü belirsiz bir geçmişi olan bir şehrin haritası üzerine çiziktiriverdikleri ve en başta kendi yarattıkları gizemli olaylardır. Haritanın üzerine koca bir soru işareti çizerler ve sonra da cevabı söylerler.

Arthur Machen da bunu yapıyordu aslında. Şehre dair esrarengiz öyküler yazan bütün yazarlar aynı yöntemi kullanıyor. Paris’e kıyasla daha kaotik olmasından ötürü Londra’nın bu yaklaşım için daha elverişli olduğunu Machen açıkça belirtiyor. Tam olarak bu şekilde ifade etmese bile, Machen’i Londra’ya çeken şeyin bu olduğunu düşünüyorum. Paris’teki Haussmann Bulvarı gibi bütünleştirici bir tasarı yoksa, şehir birçok farklı unsurun iç içe geçtiği, zamanla daha da karmaşıklaşan bir mekân haline geliyor. Böyle bir yer, yazarın kendi estetik görüsünü işin içine katabilmesi için çok daha elverişli.

Dediğim gibi, bu durum kendi içerisinde bir sorun teşkil etmiyor. Fakat bunun siyasi bir gerçekliği olduğunu ya da şehre dair yeni bir tarihsel anlayış sağladığını düşünmek yanıltıcı.

China Miéville

Bir şehirde yaya olarak gezinmek insanların artık o kadar yabancılaştığı bir eylem ki, yalnızca etrafta dolanmak onları avangart psikocoğrafyacı yapmaya yetiyor.

GM: Günümüzün mimarlık alanında bir kent analizi aracı olarak yükselişe geçen psikocoğrafyada da –ya da en azından bazı pöpüler versiyonlarında– benzer bir durum söz konusu. Gerçekten ne kadar eğlenceli ya da şiirsel olursa olsun, örneğin Boston sokaklarında elinizde iPhone’la rastgele gezinmek kente dair anlamlı bir içgörüyle sonuçlanmayabilir. Popüler hale gelen psikocoğrafyalar bunu sıklıkla gözden kaçırıyor.

CM: Psikocoğrafyayla gerçekten ilginç birtakım şeyler yapıldı. Halihazırda yaşanmış kent gerçekliğini sıra dışı şekillerde yeniden deneyimlemek şeylere dair bambaşka bir bakış açısı kazandırabilir, ama bu aslında siyasi bir iddia ve istek. Kasıtlı ve bazı bağlamlarda da radikal bir yanlış anlama da diyebiliriz. Müthiş! Şehri üretken bir şekilde yanlış anladın, tebrikler! Bilhassa dördüncü-beşinci nesilden psikocoğrafyacıların tumturaklı sözleri gerçekten sorunlu.

Büyük ihtimalle yakında işler öyle bir noktaya gelecek ki, belki de önceki nesilden büyük bir psikocoğrafyacı bizzat psikocoğrafyaya karşı büyük bir kitap yazacak. Psikocoğrafyanın suyu çıktı, artık boşa kürek çekiyor.

Ballardian’daki söyleşisinde Iain Sinclair psikocoğrafya kavramının kofluğuna dair nükteli bir yorumda bulunmuştu. Sabah işe yürümek, oturduğunuz semtin civarında gezinmek, ekmek almaya gitmek, kısacası şehirde herhangi bir yürüyüş “psikocoğrafya” olarak tanımlanabilir. Bir şehirde yaya olarak gezinmek insanların artık o kadar yabancılaştığı bir eylem ki, yalnızca etrafta dolanmak onları avangart psikocoğrafyacı yapmaya yetiyor.
Bu yorumunu düşünürsek, Sinclair’in şehirden uzaklaşarak kırsala yönelmesi de tesadüf değil.

GM: Psikocoğrafya konusu üzerinden Kraken isimli kitabına dair birkaç şey sormak istiyorum. Bu kitap Londonmancers isimli bir grup insanı konu alıyor. Bu gruptakiler şehre dair belki de parodik denebilecek mistik bir kavrayışa sahip psikocoğrafyacılar aslında. Londra’nın okült coğrafyası fikrini Kraken’de nasıl işledin?

CM: Bu sorunun cevabı az önce konuştuklarımızla doğrudan ilintili. Birtakım sebeplerden ötürü, bazı şehirler gerek estetik gerek sanat üzerinden ihtişamını yansıtabiliyor. Bence Londra da bu şehirlerden biri. Kendine has Gnostisizmi olan diğer şehirleri ikinci plana atmıyorum tabii ama Londra bu duruma tam olarak uyan bir şehir. Kitapta yoğun duygusallık barındıran birkaç an var. Bunları Londra’ya kendimi gerçekten yakın hissettiğim zamanlarda yazdığımı söyleyebilirim.

Bu açıdan kendimi Londra fantazmagorya3 geleneği içinde konumlandırıyorum. Bu gelenektekilerle aşağı yukarı aynı şeyi yaptığımı düşünüyorum. Fakat bir önceki cevabımda da dile getirdiğim gibi, bir yandan da kendini hor görmeye hevesli ve yatkınlıklarının farkında biri olarak bu konuda kararsız ve sabırsızım.

Kraken’da görece esprili ve vurdumduymaz şekilde yapmaya çalıştığım şey, hem sözünü ettiğim geleneğe dahil olmak hem de bu gelenekle alabildiğine dalga geçmek. Psikocoğrafi anlamda kentin keşfi olay örgüsünün önemli bir parçası ve sahih bir gizemi açıklığa kavuşturan bir unsur olduğu gibi, aynı zamanda saçma ve gülünç bir şey – bir yanlış anlama. Aslında bütün bunlar Thomas Pynchon’ın Gravity’s Rainbow (Yerçekiminin Gökkuşağı) kitabında bahsettiği Kute Korrespondences’la4 ilgili: “Tıpkı Tanrı’nın değişken isimleri gibi dile getirilemez olan muazzam ve gizemli Fonksiyon’a var güçle yoğunlaşmak.”

Kral Fare’de anlatılan Londra’ya kıyasla Kraken’daki Londra bana daha hayali geliyor. Kral Fare çok öncelerde yazdığım bir kitap, şimdi daha farklı yazıyorum. Tüm kusurlarına rağmen Kral Fare kendi zamanına dair konulara değinen bir kitap. Yalnızca genel anlamda Londra’yı değil, bilhassa 1990’ların ortasındaki Londra’yı konu ediniyor. Bu fantazmagorya haline getirilmiş özel ve gerçek bir Londra.

Kraken’daki hikâye de Londra’da geçiyor. Londralılığıma dair her şeyi ön plana çıkarıp saçmalaşıncaya dek aşırılaştırmak istedim. Örneğin bahsettiğin büyücü grubu Londonmancers, geleneğin bazı unsurlarına saygı duruşu niteliğinde olduğu gibi, aynı zamanda da bunları en uca götürerek saçmalaştırıyor – türünün en iyi örneği!

Gulliver’in Seyahatleri’n-den beri denizcilik temasının işlendiği edebiyat eserlerini gerçekten çok seviyorum.

GM: Kraken’da denizcilikle ilgili birçok gönderme var. H.P. Lovecraft’in Cthulhu’sunu5 anımsatan mürekkepbalığının yanı sıra korsan olarak da düşünülebilecek Goss ve Subby ikilisi var. Birbirine bağlı gemilerin üzerinde yüzen bir şehri konu alan Yara kitabında da denizcilik teması karşımıza çıkıyor. Kent gizine ve mitine duyduğun ilgi denizcilik alanına nasıl yansıyor? Denizcilikle ilgili temalar eserlerin için ne türden anlatısal ve sembolik olasılıklar sağlıyor?

CM: Lovecraft’e gönderme yapma konusunda temkinli davrandığımı düşünüyorum aslında. Kitapta Cthulhu’nun adı yalnızca iki defa geçiyor, ki bahsettiğimiz kitap 140,000 ila 150.000 kelimelik ve devasa mürekkepbalığı tarikatlarını konu ediniyor. Bunun sebeplerinden biri, senin de söylediğin gibi, dokunaçlı bir yaratıktan ve onunla ilişkili garip bir tarikatten bahseden bir kitap yazarsan, türe hâkim herkesin aklına hemen Lovecraft geliverir. Lovecraft benim için çok önemli bir yazar ve kendisine hayranım. Fakat bir bakıma bu sebepten ötürü, bugüne kadar yazdıklarım arasında Lovecraft’le en az ilişkili olan kitabım Kraken’dır. 

Diğer birçok konuda olduğu gibi, denizcilik temasında da ilgimi çeken asıl nokta, gerçek hayattaki denizcilik uğraşısından ziyade kurmacanın dolayımına giren bir denizcilik. Gerçek hayatta deniz yolculuğuyla hiç ilgilenmiyorum. Sanırım sadece bir kere yapmışımdır.

Gelgelelim Gulliver’in Seyahatleri’nden beri denizcilik temasının işlendiği edebiyat eserlerini gerçekten çok seviyorum. Bu türün kendine ait bir geleneği, bir tür küçük kanonu olması hoşuma gidiyor. Kendi motifleri var. Denizcilik temasını işleyen edebiyat eserleriyle alay eden Gulliver’in Seyahatleri’nde çarmıh, bocurgat ve mizana gibi denizcilik terimlerinin pornografik anlamlarda kullanıldığını görürüz. Yara kitabımda da benzer kullanımlar ön plana çıkıyor. 

China Miéville

GM: Hikâyelerinde bugüne dek yaptığın seçimlere meydan okuyacak yeni mekânlar, şehirler seçmeyi düşünüyor musun? İngiliz banliyölerinde ya da Los Angeles gibi bir yerde geçen bir kitap yazar mıydın? Böyle bir yolu seçsen hikâye ve karakterlerde ne türden değişiklikler olurdu?

CM: İlginç bir soru. Doğal ya da olağan hale gelmiş şeylerin dışına çıkarak kendime meydan okuma fikri hoşuma gidiyor. Oulipo’nun yaklaşımı gibi biraz. Aslında bir yandan da zor, çünkü alışık olmadığınız bir şey bulmanız lazım ve bu da sizi ilgilenmediğiniz bir konu hakkında yazmak durumunda bırakıyor. Dolayısıyla, her ne kadar çelişkili olsa da, hem ilgi alanlarınızın dışında hem de ilginizi çeken bir şey bulmalısınız. 

Banliyöler ilgimi pek çekmiyor açıkçası. Bunun birkaç sebebi var. Mekân olarak banliyöleri kullanma fikrinin suyu çıktı artık. J.G. Ballard’dan sonra bu fikri kullanmanın pek bir anlamı yok. Ballard koleksiyonu üzerine The Nation’la yaptığım söyleşide de değinmeye çalıştığım gibi, banliyöleri bütün sapkınlıkların yuvası olarak görmek –birçok banliyö sanat eserinin de etkisiyle– sanki çok radikal ve sarsıcı bir şeymiş gibi algılanıyor. Halbuki bir klişeden ibaret artık. Eğer gerçekten merak uyandıracak bir şeyler yapmak istiyorsanız çok sıkıcı banliyöleri mekân olarak seçmeniz gerek. Bu da bir kısırdöngü: Mekân önce ilginç olmaktan çıkıyor, meta-ilginç bir yere dönüşüyor, nihayetinde de ilk sıkıcılığına geri dönüyor. Dolayısıyla banliyölerde geçen bir hikâye anlatmayı düşünmüyorum.

Bakir doğa hoşuma gidiyor. Demir Konsey’de mekân olarak bakir doğayı sıkça kullandım. Tekrar böyle bir şey yapmak isterim.

İlgimi çeken asıl şey farklı kent mekânları. Eğer benim gibi siz de araba kullanmıyorsanız, birçok Amerikan şehrinin yalnızca zor değil aynı zamanda garip olduğunu da fark ediyorsunuz. Rhode Island’daki Providence’ta bayağı vakit geçirdim. Çok hoş bir yer olmasına rağmen bir İngiliz şehri gibi işlemiyor. Aynı şey birçok Amerikan şehri için geçerli. Çoğunun şehir merkezi saat yediden sonra ölü. Garip ve ufak şehir merkezleri var. Kendilerini ayrı şehirler olarak konumlandıran ve tam anlamda banliyö denemeyecek, etrafa yayılmış, birbirleriyle iç içe geçmiş ve genelde kendi kanunları olan şehirlerle karşılaşıyorsunuz. Bütün bunlar bana çok garip gelen bir kent siyaseti estetiği.

Aslında Providence gibi bir yerin –ya da benzer şekilde İngiliz şehirleri gibi işlemeyen başka bir şehrin– olayların geçtiği bir mekân olmakla kalmayıp hikâyenin kurucu güçlerinden birine dönüştüğü bir hikâye yazmayı uzun zamandır düşünüyorum.

Dünyadaki birçok ülkenin kendi kent ortamlarının işleme şekline yönelik özel kuralları var. Örneğin, kısa süre önce Hindistan’daydım. Çok kısa bir gezi olmasına rağmen, her gittiğim şehir –Bombay, Delhi, Kolkata, Chennai– bende başka bir his uyandırdı. Öte yandan, bunların bazılarının benim estetik spekülasyonlarımdan ya da çevreyi kendime göre algılamamdan ibaret olduğunun da farkındayım. 

Bütün bu unsurları birbirine eklemlemek yerine, her şehrin kendine has özelliklerine sadık kalmaya çalışıyorum. Böylelikle yabancısı olduğum bir şehirde yaşayanların fark etmediği şeyleri görebilirim. Şehirde bulunmanın –psikocoğrafya gibi bir şeye göre teoriyi önceleyen– oldukça doğal bir gündelik deneyimi var. Bilhassa olağan akış bozulduğunda ve bir şeyler aksadığında bu deneyimin kendine has içgörüsü ortaya çıkıyor.

Algernon Blackwood insanın yaşadığı kafa karışıklığını çok güzel tarif ediyor. Kafası karışmış kişiyi, yabancısı olduğu şehirde posta kutusu arayan birine benzetiyor. Aslında bu gayet gündelik ve sıradan bir iş, ama bu adam şehrin yabancısı olduğu için posta kutusunun önünden on defa geçse bile kutuyu bir türlü göremiyor. 

Daha bariz ve büyük farklılıklara kıyasla daha düşük seviyeli bir yabancılaşma var burada. Tanımadığınız bir yerde taksiyi nasıl durduracağınızı ya da yemeği nasıl sipariş edeceğinizi bilemediğiniz, insanların neden şehrin belirli bölgelerinden uzak durduğunu ya da camlardan sarkarak bağırdıklarını anlayamadığınız bir durum. Bu türden bir yabancılaşmada yerel halkın bile sizinle paylaşmayı düşünmediği birtakım bilgileri elde etmek mümkün olabilir.

Dolayısıyla hoşuma giden ama yabancısı olduğum şehirlerle ilgili yazmayı denemek isterdim. 

İngilizceden çeviren: Yasin Sofuoğlu

* BLDBLOG’dan kısaltılarak çevrildi.

1 Sempatik büyü, nesneleri, kişileri ya da olayları somut bir bağ olmaksızın yalnızca sembolik bir yakınlık veya benzerlik üzerinden birbirleriyle ilişkili hale getirdiğine inanılan bir büyü çeşidi. (ç.n.)

2 Yüzüklerin Efendisi’nin 1965’teki ikinci basımına yazdığı önsözde Tolkien, kitapta anlatılan hikâyenin İkinci Dünya Savaşı’nın bir alegorisi olduğu yorumlarına karşı çıkar. (ç.n.)

3 Polisiye kurgularının şehri gizemlileştirme/mitolojileştirme biçimleri, Walter Benjamin’in fantazmagorya ve şehir arasında kurduğu ilişki üzerinden düşünülebilir. Marx’ın meta fetişizminde bahsettiği “sır” ve “büyü”yü şehirde yaşayan insanların deneyimi üzerinden açımlayan Benjamin, modern şehrin hem meta ilişkileri hem de eğlence endüstrisi vasıtasıyla yaşayanlara bir fantazmagorya sunduğunu söyler. (ç.n.)

4 Gündelik ıvır zıvırların bünyesindeki Daha Derin Anlamı [Deeper Significance] ortaya çıkarıp var olan her şeyin birbiriyle ilişkisini çözmeyi amaçlayan ve neredeyse bir parodiye dönen analitik düşünme biçimi. Kute Korrespondence’la düşünmek “şampuan şişesindeki ego imgesini, bebek biberonlarındaki sakinleştiricileri” görmek demek. Bkz. Thomas Pynchon, Gravity’s Rainbow, Vintage, 2000, s. 590. (ç.n.)

5 H.P. Lovecraft’ ın eserlerindeki fantastik dünyada, Pasifik Okyanusu’nun derinliklerindeki Mu kıtasının harabelerinde yer alan R’lyeh şehrinde ölü olmasına rağmen düş görerek bekleyen güçlü varlık. Devasa bir ahtapot, ejderha ve insan karışımı şeklinde tasvir edilir. (ç.n.)


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR