Çin Bahçesi
21 Şubat 2019 Öykü

Çin Bahçesi


Twitter'da Paylaş
0

Enver Tezcan, ayrıntılı işlerin arifesinde hep yaptığı gibi bu çalışma için de ellerini iki kez yıkadı, üst dudağını hafifçe yaladı. Büyük kırmızı güllerle bezenmiş dikdörtgen biçimindeki kaplama kâğıdını defter kapları ölçüsünde özenle kesti. Sevgi Tezcan, hafta sonunun en önemli etkinliğini gerçekleştiren babasını bir an bile gözünü kırpmadan seyrediyordu. Enver Bey, uğursuzluk getirmesin diye kimsenin elinden makas bile almaz. Kâğıdı yamuk kesmesin diye cetvelle ölçer. Her defterin boyutuna uyan parçayı titizlikle seçer. Bu işlem yılda iki kere tekrar eder. Defterler şefkatle kaplanır, üst üste dizilir, göz hizasında yer alan boyası aşınmış kütüphanenin ilk çekmecesine kaldırılır. Enver Tezcan oturduğu yerde, bedenini fazla yormadan bu işlemi başarıyla sonuçlandırır. Dizlerinin üzerinde doğrulur, köşedeki yayları yerinden fırlamış kırmızı koltuğa ulaşır. Ağzını bıçak açmaz. Görev tamamlanır.

“Başka işin mi yok Enver Allah aşkına? Hafta sonunu lüzumsuz işlerle geçiriyorsun. Al kızını, bir tiyatroya ya da kitapçıya götür. Bana bak sakın uhuyu halıya damlatma.”

Bu uyarı için daima geç kalınır. Enver Bey saçaklardaki yapıştırıcı lekelerini her seferinde özgün yöntemleriyle çıkarmaya uğraşır. Kalıntıları pantalonuna yapışır. Televizyon kumandasını eline alır. Ondan sonraki saatleri ekrana dalıp gittiği, hayattan çaldığı huzur ve hayal alemleridir.

“Tek tek her defterimi kaplar, benim çalışkan babam.”

“Hadi herkes sofraya, yemek hazır,” dedi Süheyla Tezcan.

Enver Bey, kumandayı bir kenara attı, fırındaki börek, ocaktaki yemek aşkına herkesten önce masaya koştu. Zira bu, hayal saatlerini bölebilecek günün en anlamlı çağrısıdır.

“Hadi çocuklar sofra hazır.”

Hafifçe gülümsüyorum. Annem ataleti sevmez. O yorgunlukla bile kaç kişiyi doyuracak bir tepsi ıspanaklı böreği kotarmış.

“Bir an önce yiyelim, sonra işimiz çok.”

Mayıs ayı bu kentin en güzel zamanı. Açık pencereden içeri hanımeli ve gül kokuları ile el arabasında satılan taze çileklerin kokusu giriyor.

Çilek kokusunu uyduruyor olabilirim. Belki de başka bir çiçeğin kokusunu hayal ediyorum.

Bana bu durum, can eriği ve çilek satan seyyar satıcıların özel bir numarası gibi gelir. Burnuma ulaşan kokunun bizi çekmek için onlar tarafından icat edildiklerini düşünürüm. Yıllar önce bahçenin bir köşesine diktiğimiz fidan epey boy atmış, serpilmiş, ayva ağacı olmuş. Bahçe duvarındaki sarmaşıkların ve mor salkımların hayata direnişlerini seyretmek, her yer kentsel dönüşümle değişirken meğerse bir ayrıcalıkmış.

“Güllerle kimse ilgilenmiyor artık,” dedi belinde mutfak önlüğü ile annem. “Mevlüt usta öldükten sonra kimse onları budamıyor.”

Aşk kırmızısı güller narin narin rüzgârda salınıyor, ilkyaza ve hayata göz kırpıyorlar. Kulağım Murat ile Öykü’de.  Kızım henüz harfleri tanımıyor. Babasının dizine oturmuş, merakla dudaklarından dökülen cümlelerin tadına bakıyor. Dinlediği öyküye mi, yoksa her gün ona iki öykü okumayı alışkanlık edinmiş babasına mı gülümsüyor, sezemiyorum. Hayatından memnun görünüyor. Öykünün etkisiyle mi, yoksa babasının ona ve bana rahatlık veren sesiyle mi kendinden geçiyor?

“Hadi çocuklar börek soğumasın. Herkes sofraya.”

Ağabeyim, erkek kardeşim, eşler ve yeğenlerle birlikte salondaki masanın etrafında toplanıyoruz. Annem, dilimleri hep yaptığı gibi adil bir biçimde paylaştırıyor. Öykü’ye yoğurtlu küçük lokmalar hazırlıyorum. “Lezzetli olmuş yine, ellerine sağlık anne,” diyorum.

“Yok bu sefer hazır aldım böreği. Vakit yoktu ki açmaya.”

Öykü, “Baba bak, kitabımın kapağı yırtılmış, ona kapak yapabilir misin?” dedi.

Yağmur bulutları öbek öbek gökyüzünde toplanıyor. Pencerenin çerçevesi dökülüyor.

Aklıma gelmişken sormadan edemeyeceğim. Siz hiç bir Çin bahçesi gördünüz mü? Üç bin yıldır dişil ve eril enerjilerin doğa ile dansettiği bir mikrokozmoz örneği sunar. Taş, kaya, çakıl, su ve değişik bitkilerin birlikteliğini seyrederken, sanki yüzyıllardır ayrı kaldığınız o uyumun parçası olmak istersiniz. Bahçenin içindeki tapınak ve pavillonlar birbirlerine zikzak yapan galerilerle bağlanırlar. Kanalların üzerindeki ince köprülerden, labirent koridorlardan yürüyebilirsiniz. Dolambaçlı dönüşlerin amacı sizi yavaşlatmak, durdurmak, tefekküre dalmanızı ve doğayı özümsemenizi sağlamaktır. Ay geçitlerinde mola verin, manzaralar gözünüze farklı görünür. Hatta çerçevelenmiş küçük pencerelerden bakınca hiç farketmediğiniz bir kompozisyona, doğa parçasına rastlayabilirsiniz.

Minik gölcükler öyle ustaca tasarlanmıştır ki dolunayın yansımasını en uygun açıyla seyredebilirsiniz. Çin bahçesi algınızla oyun oynar.

İki kez ellerimi yıkıyorum.  Doris Day’in zihnimde hipnotik etki yaratan Şangay isimli şarkısını mırıldanıyorum. Kütüphanenin çekmecelerini karıştırıyorum.

“Pek bir şey yok o çekmecelerde”, diyor annem. “Kalanlar eski üç beş kitap. Zaten çöktü çökecek otuz beş yıllık kütüphane”.

Birkaç adım geri atıyorum. İki elimin işaret ve baş parmağını birleştirip bir kare oluşturuyorum, tek gözümü kısarak hayali bir Çin bahçesi çerçevesi kuruyorum.  Görüntü alanıma kapakları kırmızı güllü okul defterleri yerleşiyor.  Kütüphanede, Sefiller ve Bülbülü Öldürmek arasına sıkışmış bir defter keşfediyorum. Lise yıllarında Jean Valjean’ın kızı Cosette’i canlandırdığım tiyatro metni aklımda. Kapağı yırtık defteri aradan çekip alıyorum. Ona uzanacağımı bilir gibi hiç nazlanmadan elime geliyor. Sayfaları çeviriyorum:

“Özleyecek neyim, kimim var senden başka?

Sahip olduğum üç beş parça kıymetsiz eşya

Ne kadar sanşsızmışım dediğim onca yıldan sonra

Tek şansım senmişsin nereden bilebilirdim?

Zeytin karası gözlerinle tanıştığım ilk anda,

Sadece varlığınla yetinebilirdim.”

Enver Tezcan’ın şiir defteri, kütüphanenin bir rafına sıkıştırdığı hayat defteri. Öyle başlık atmış. Tanıyorum. Bunlar onun ifadeleri.

 “Al istersen sende kalsın, diyor annem.

Başka dizelere, karalamalara da rastlıyorum. Süheyla Tezcan’ın iri mavi gözlerine dalıyorum. Gözleri buğulu, bakışları solgun.  Defteri kimse farketmeden çantama atıyorum. Buzdolabı, komşuların ve belediye cenaze işlerinin gönderdiği yiyeceklerle tıka basa dolu. Annem mutlaka bahçeye inmemizi, dileklerimizi, minik kağıtlara çizip, gül fidanlarının diplerine bırakmamızı öğütlüyor.

“Çocuklar, bu gece Hidrellez. Dilekleriniz kabul olur. Bereket ve bolluk gelir sizi bulur,” diyor.

Para çantalarımızın ağzını da açık bırakacağız. Çin astrolojisine göre domuz yıllarından birinde doğmuşum. Bu yıl bana şans getirecekmiş. Öykü’ye görünmeden banyoda gözlerimi siliyorum, iki kara gözün aynada bana şefkatle bakışını yakalıyorum. Belki de helva kavurmaya başlamadan önce dilekleri gül dallarına bağlamak, ya da toprağı kazıp dibine gömmek lazım.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR