Çirkinlerin Gecesi
6 Aralık 2018 Öykü

Çirkinlerin Gecesi


Twitter'da Paylaş
0

1

İkimiz de çirkiniz. Üstelik bu öyle sıradan bir çirkinlik değil. Onun bir elmacıkkemiği sekiz yaşındayken geçirdiği ameliyattan ötürü içe göçük. Benim ağzımın kenarındaki iğrenç yara iziyse yeniyetmelik çağımın başlarındaki korkunç bir yanıktan kalma.

Bazen en ürkütücü tipleri yüzlerine bakılacak hale getiren, bir tür yol gösterici fener işlevi gören şu masum bakışlı gözlere bile sahip olmadığımızı söyleyebilirim. Hayır, bizimkiler yakınından dahi geçmiyor: Onunkiler gibi benim gözlerim de öfke saçıyor ve talihsiz yazgımıza yönelik herhangi bir tevekkülün kırıntısını dahi barındırmıyorlar. Bizi birleştiren belki de bu olmuştur. Belki de en uygun sözcük birleşme değildir. Her birimizin kendi yüzü için hissettiği o iflah olmaz nefreti kastediyorum aslında. 

Onunla sinema girişinde rastgele iki güzel insanın aşkını beyazperdede seyretmek için sıra beklerken tanıştım. Birbirimizi herhangi bir sempati duymadan, karanlık bir dayanışma duygusuyla ilk kez orada inceledik; karşılıklı yalnızlıklarımızı daha ilk bakışta orada fark ettik. Sıradaki herkes ikiliydi ama bunun ötesinde hepsi gerçek çiftlerdi: karıkocalar, nişanlılar, sevgililer, dedelerle nineler ve artık her neyse. Hepsinin elinde ya da kolunda birisi vardı. Sadece onunla benim ellerimiz boş ve gergindi.

Birbirimizin çirkinliklerine, merak duymadan, titizlikle ve küstahlıkla baktık. Elmacıkkemiğinin üzerindeki çukuru yanık izli yanağımın verdiği özgüvenin rahatlığıyla inceledim. Yüzü hiç kızarmadı. Sert tavrı ve onu inceleyişimi eski yanığımın düz, parlak, sakalsız bölgesine ayrıntılı bir göz atışla bana iade edişi hoşuma gitti.

Sonunda salona girdik. Farklı sıralara önlü arkalı oturduk. Bana bakamıyordu ama ben alacakaranlıkta bile onun sarı saçlarla kaplı ensesini, biçimli ve diri kulağını seçebiliyordum. Normal tarafındaki kulağıydı bu.

Bir saat kırk dakika boyunca sert başaktörün ve nazik başaktrisin güzelliklerini hayranlıkla seyrettik. En azından güzel olanı seyretmeyi her zaman bildim. Reddetmeye daha ziyade kendi suratım, bazen de Tanrı için başvuruyorum; diğer çirkinlerin ve diğer korkulukların suratları için de. Acıma hissetmeliyim belki ama yapamıyorum. Gerçek şu ki onlar bana bir tür ayna gibi görünüyor. Bazen Narkissos’un elmacıkkemiği üzerinde bir çukur olsaydı, asit yanağını yaksaydı, burnunun yarısı olmasaydı ya da alnında dikiş izi olsaydı o mitin akıbeti nasıl olurdu diye kendime soruyorum.

Onu çıkışta bekledim. Birkaç metre yanında yürüdükten sonra konuştum. Durup bana bakınca tereddüt ettiği izlenimine kapıldım. Biraz sohbet etmek için bir kafe ya da pastaneye gitmeyi teklif ettim. Hemen kabul etti.

Pastane doluydu ama çok geçmeden bir masa boşaldı. İnsanların arasından geçerken arkamızda şaşkınlık dolu mimikler ve jestler bırakıyorduk. Mucizevi şekilde simetrik, yani sıradan bir yüze sahip olanların şu hastalıklı merakını, şu bilinçsiz sadizmini yakalama konusunda duyargalarım özellikle eğitimlidir. Ama bu sefer benim eğitimli sezgilerime dahi gerek yoktu, zira mırıldanmaları, kısa öksürükleri, sahte gırtlak temizlemeleri yakalamak için kulaklarım yetiyordu. Tek başına dolaşan korkunç bir surat elbette ki belli bir ilgi uyandırır ama yan yana gelmiş iki çirkinlik ondan çok daha büyük, neredeyse eşgüdümlü bir gösteri oluşturur ve bu gösterinin birisiyle birlikte, dünyayı paylaşmaya değecek denli iyi görünümlü birinin yanında seyredilmesi gerekir.

Masaya oturduk ve iki dondurma söyledik; çantasından küçük aynasını çıkarıp saçını, o güzelim saçını düzeltme cesaretini gösterdi (bu da hoşuma gitti).

“Ne düşünüyorsunuz?” diye sordum.

Aynayı çantasına koyup gülümsedi. Yanağındaki çukur şekil değiştirdi. 

“Sıradan bir yer,” dedi. “Diğerlerinin aynısı.”

Uzun uzun konuştuk. Bir buçuk saatin sonunda uzayan kalışımızı gerekçelendirmek için iki kahve söylememiz gerekti. Birden, hem onun hem de benim samimiyeti aşıp neredeyse ikiyüzlülüğün eşdeğeri bir şeye dönüşme tehdidi taşıyacak denli incitici bir içtenlikle konuştuğumuzu fark ettim ve daha da derine inmeye karar verdim.

“Kendinizi dünyadan dışlanmış hissediyorsunuz, değil mi?”

“Evet,” dedi, bana bakmaya devam ederek. 

“Siz güzel insanları, normalleri hayranlıkla seyrediyorsunuz. Sağınızdaki şu genç kız gibi dengeli bir yüzünüz olmasını isterdiniz, sizin zeki olmanıza, onunsa gülüşüne bakarak değerlendirdiğimizde affedilmez derecede aptal olmasına rağmen.”

“Evet.”

İlk kez gözlerimin içine bakmayı sürdüremedi.

“Bunu ben de isterdim. Ama biliyor musunuz, sizin ve benim bir noktaya ulaşma ihtimalimiz var.”

“Nasıl bir noktaya?”

“Birbirimizi sevmek gibi diyelim. Ya da sadece birlikte olmak. Nasıl isterseniz öyle adlandırın ama bir ihtimal var.”

Kaşları çatıldı. Beklentiye girmek istemiyordu.

“Benim bir kaçık olduğumu düşünmeyeceğinize söz verin.”

“Söz veriyorum.”

“İhtimal gecenin içine dalmamız. Gecenin tam içine. Zifiri karanlığa. Beni anlıyor musunuz?”

“Hayır.”

“Beni anlamalısınız! Zifiri karanlık. Sizin beni, benim de sizi göremeyeceğimiz yer. Güzel bir vücudunuz var, bilmiyor muydunuz?” 

Yüzü kızardı ve yanağındaki yarık bir anda kıpkırmızı oldu.

“Yalnız yaşıyorum, buraya çok yakın bir apartman dairesinde.”

Kafasını kaldırdı ve şimdi bana, evet, sorgulayarak, beni irdeleyerek, çaresizce bir teşhis koymaya çalışarak baktı.

“Hadi gidelim,” dedi.

 

2

Sadece ışığı söndürmekle kalmadım, ayrıca iki kat perdeyi de kapadım. Yanımda nefes alıyordu ve bu zorlu bir nefes alış değildi. Soyunmasına yardım etmemi istemedi.

Kesinlikle hiçbir şey görmüyordum. Ama bunun önemi yoktu, şimdi hareketsiz bir halde beklemede olduğunu fark edebiliyordum. Bir elimi göğsünü bulana kadar dikkatlice uzattım. Temasım bende canlandırıcı ve güçlü bir etkiye sebep oldu. Böylece onun karnını ve cinsel organını gördüm. Onun elleri de beni gördü.

İşte o anda kendimi (ve de onu) bizzat uydurduğum ya da uydurmaya çalıştığım o yalandan çekip çıkarmam gerektiğini anladım. Zihnimde sanki bir şimşek çakmıştı. Biz bu değildik. Biz bu değildik.

Tüm cesaret rezervlerime başvurmam gerekti ama bunu yaptım. Elim yavaşça yüzüne kadar çıktı, o ürkütücü çukuru buldu ve yavaş, inandırıcı ve inanmış bir okşayışa başladı. Doğrusu parmaklarım (başlangıçta biraz titreyen ama daha sonra kademeli olarak sakinleşen parmaklarım) birçok kez gözyaşlarının üzerinden geçti.

Tam o sırada hiç beklemediğim bir şey oldu; onun eli de benim yüzüme uzandı ve yanık izimin, soyuk derimin, meşum damgamın sakalsız adası üzerinde uzun uzun gezindi.

Şafak sökene kadar ağladık. Talihsiz ama mutluyduk. Sonra kalktım ve çift perdeyi ardına kadar açtım. 

İspanyolcadan çeviren: Süleyman Doğru

Mario Benedetti (1920-2009) Uruguaylı gazeteci, yazar. Şiir, öykü, roman, oyun ve deneme türlerinde çok sayıda eser verdi. Emir Rodríguez Monegal, Juan Carlos Onetti gibi isimlerin de yer aldığı Generación del 45 grubuna dahildi. Öykü ve romanlarında sıklıkla Montevideo burjuvazisini resmeder, gerçekçi ve eleştirel bir üslupta yazmıştır. Uruguay’da askeri diktatörlüğün iktidara geçtiği 1973 yılında ülkesinden ayrılarak Arjantin’e, ardından Peru’ya, bir yıl sonraysa Küba’ya ve nihayet İspanya’ya gitti. 1983 yılında demokrasinin yeniden kurulmasıyla Uruguay’a geri döndü. İspanyolca konuşulan ülkelerde Latin Amerika’nın en önemli yazarları arasında gösterilen Benedetti’nin yayımlanmış seksenden fazla kitabı bulunuyor.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR