Çöl Kraliçesi Palmira
26 Şubat 2017 Hayat Gezi

Çöl Kraliçesi Palmira


Twitter'da Paylaş
0

Bir adam giriyor kente ben çıkarken, yüzü başka bir yerlerde ve ifadesiz. Adı Halid. Kentin sırlarını bilen, onun diliyle konuşan bir arkeolog. Palmira’nın her noktasına hâkim.
Ayşe Topbaş
Kış ortası, ocak ayının berrak güneşi altında çölün en güzel kentine doğru yürüyorum. Etraf ıssız, kimseler yok. Antik kentin tapınaklarının ardında, tozu dumana katarak gelen mavi bir araba görünüyor. İçinde irikıyım bir adam, zorlukla sığmış minicik arabaya. Başı âdeta arabayı delip çıkacak. Ani bir frenle yanıma gelip duruyor. Koca cüsseli adam arabadan iniyor. Rehberlik yapmayı teklif ediyor. Kabul etmiyorum. Pes etmiyor, ısrar ediyor, diller döküyor, karşı tepede bulunan kaleyi gösteriyor eliyle. Sonunda kalenin yokuşunu öne sürüp gözümü korkutmayı başarıyor, kendimi arabada buluyorum. Kaleye geldiğimizde inanılmaz bir görüntü uzanıyor karşımda. Efsanevi kraliçesiyle birlikte yitip giden Palmira, ayaklarımın altında sessizce uzanıyor. Şam’a uzanan kervan yolunun en güzel kenti, geçmişinden gelen ihtişam aşikâr, cazibesinden hiçbir şey kaybetmemiş, çekip giden yalnızca ahalisi. Issızlığın ortasında uzanan kale bir Memluk kalesi. Lübnan prensliği verilen Dürzi II. Fahreddin 16. yy da burada kalıyor. Bu yüzden ‘’Fahreddin Kalesi’’ olarak da biliniyor. Tepeden baktığımda önümde uzanan görkem kalede yok elbette. Kalede işim bitince rehberim beni Mezarlıklar Vadisi’ne bırakıyor. Artık kenti yalnız gezmek istediğimi söylüyorum. Akşamüstü beni otobüs garına bırakması için randevulaşıp ayrılıyorum ondan. Mezarlıklar Vadisi taş mezarlarla kaplı. Kule mezarlardan birine giriyorum. Dört kat yapılmış, gözetleme kulesi olarak da kullanılmış. Her katta karşılıklı duvarlarda yarım metre genişliğinde bölmeler var. Bu bölmelere üst üste istiflenip, yüzlerce beden defnediliyor o zamanlar. Kule mezardan çıkıp bu kez bir yeraltı mezarına giriyorum. Üç Kardeşler Mezarı. Bu kez kat kat merdivenlerden çıkmak yerine bir kat aşağı iniyorum. Ölülerin büstleri var içeride. Süslü, özenli bir yapı. Tüm bu mezarlardan çıkan heykelleri daha sonra müzede görünce yerine oturuyor. Sıra Palmira’nın en can alıcı yerinde, Bel Tapınağı. Tapınağın taş işçiliği muhteşem, yüzlerce yıldan uzanıp gelen doğa tasvirleri çok etkileyici. Cella bölümüne yani kült heykelinin bulunduğu esas bölüme giriyorum. Palmira’nın büyük tanrısı Bel burada oturuyor o zamanlar. Babil’de Bel Marduk diye adlandırılıyor yüce tanrı. Yunan metinlerinde Zeus oluyor kendileri. Kuş uçmaz, kervan geçmez yerde, ıssızlığın ortasında tek başına yürüyorum. Çöl ortasında ne hayatlar yaşanmış bu kentte. Agora’ya götürüyor beni adımlarım. Kulağımda kervanların ayak sesleri. Tüccarlar kervanların gelişini dört gözle bekliyor. Asya içlerinden gelen paha biçilmez malları görünce geliyor yerine neşeleri. Baharat, parfüm kokuları doluyor kente, kumaşlarla renkleniyor sokaklar, çöl fırtınaları bazen, geceler boyu dinmeyen hüzünlü şarkılar. Zafer Takı’ndan ayrılamıyorum bir türlü. Kemerin ardında uzanıp giden sütunlar sonsuzluk hissi veriyor bana. Septimius Severus yaptırıyor Zafer Takı’nı. Üstelik kente bir de tiyatro bahşediyor. Çölün en güzel kentine değil, İstanbul’a da damgasına vuruyor. Konstantinopolis’in duvarlarını yaptırırken meşhur Hipodrom’un inşasını başlatıyor o dönemlerde. Çöl kentinin binlerce yıllık tarihinden kesit sunan küçük müzeye giriyorum. Az önce tapınağında dolaştığım Bel karşılıyor beni. Palmira’nın büyük tanrısının bir elinde kılıç, öbüründe krallık asası var. Kozmik tanrı, yerin göğün efendisi. Gürültücü, sakallı bir tanrı değil Bel, sakin, sakalsız, bıyıksız bir tanrı, ancak Palmira’nın tüm tanrıları gibi eli silahlı. Müzede Dionysos’a adanmış taş bloktan oluşan bir panel var. Taş bloğun iki yanında Dionysos’la ilintili dev şarap kupaları ve iki koruyucu figür. Ortalarında da genç bir çift. Ustaca yapılmış portrelerin yer aldığı envai çeşit mezar taşları müzenin en etkileyici parçalarından. Bir kenti keşfederken en sevdiğim şey benden önce buradan geçen yolcuların izini sürmek. Kalenin tepesinden kente bakarken önce Hadrian’ı görüyorum. Nereye gitsem karşıma çıkan Gezgin Kral. Hadrianus’un gelişi bir başka oluyor elbette. Kent gelişiyor, güzelleşip zenginleşiyor. Adı bile değişiyor antik kentin, Palmyra Hadriana diye anılmaya başlıyor. Hadrian yıldızlara bakarak, "Suriye gecesi benim sonsuzluk konusundaki tek bilinçli deneyimim oldu.,’’ diye fısıldıyor bize Belçikalı meşhur yazarın kitabından. [caption id="attachment_25899" align="alignleft" width="273"] Hayatını Palmira'ya adayan ve adı Palmira ile özdeşleşen Arkeolog Halid Esad.[/caption] Hadrian’ın ardından Zenobia çıkıyor sahneye. 150 yıl mesafe var aralarında. Zenobia Çölün Kraliçesi. Kentin gerçek sahibi o. Palmira demek, o demek. "Krallar Kralı" olarak anılan kocası öldürülünce tahta geçiyor. Sırlar dolu saltanatı boyunca Roma imparatorlarına kafa tutuyor. Seferler düzenliyor Mısır’a, Anadolu’ya. İmparator Aurelian’ın öfkesini üzerine çekiyor. Antakya alınıyor kraliçeden elinden. Zincirlere vurularak Roma’ya götürüldüğü ya da yenilgi yerine ölümü tercih edip yüzüğünde sakladığı zehri içtiği rivayetler arasında. Aradan yüzlerce yıl geçse de unutulmuyor kızıl kentin kraliçesi. Ressamlar çizmeye doyamıyor onu. H. Gustave Schmalz’ın Zenobia’nın Kente Son Bakışı isimli tablosunda, tutkulu Kraliçe yüzünde gayet mağrur bir ifadeyle sonsuza dek kaybettiklerine bakıyor. Bir başka kadın geliyor uzaklardan. At üzerinde tozu dumana katarak giriyor kente. Dalgın, kafası yakında yapacağı hamlelerle meşgul. Takvimler 1900 Mayısı'nı gösteriyor. Irak'ın Taçsız Kraliçesi Gertrude Bell. Antik kentin tadına pek varamıyor bu kez, hedefi Bağdat’a varmak. Aklı Palmira’dan çok tanışmayı çok istediği gizemli Bin Raşid’le meşgul görünüyor. Palmira’dan öylesine geçip gidiyor. Bir adam giriyor kente ben çıkarken, yüzü başka bir yerlerde ve ifadesiz. Adı Halid. Kentin sırlarını bilen, onun diliyle konuşan bir arkeolog. Palmira’nın her noktasına hâkim. Aynı Zenobia gibi tutkuyla bağlı kente. Antik kentin sırlarını, gizli hazinelerini söylemiyor kimselere. Çekiç sesleri geliyor uzaklardan. Balyozlar iniyor taşlara. Kara giysili kara maskeli adamlar "put" olarak niteledikleri binlerce yıllık heykelleri parçalıyor. Fırtına ve yağmur tanrısına ithaf edilerek yapılan tapınağı yerle bir ediyorlar. Amfitiyatroda gerçekleşiyor infazlar. Sıra Halid’e geliyor. Yüzleri de giysileri gibi kara adamlar çığlıklar atarak Halid’in başını ayırıyor gövdesinden. Bedenini o çok sevdiği antik Roma sütunlarına asıyorlar. Biz seyrediyoruz sessiz çığlıklarla.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR