Çöl Yazıları
16 Ekim 2018 Kültür Sanat

Çöl Yazıları


Twitter'da Paylaş
0

Burada öğleden sonraları, odalar, pencerelerden sızan turuncu bir ışıkla yıkanır.

Kalemi elime aldığımda, zaman bulantı zamanı, saat bunaltı saati oluyor. Öte yandan tutkuyla başka bir dünyaya kanat açıp havalandığımı hissediyorum. Kurmaca eserler yazmak için bir ayağımızın yerden kesilmesi âdeta önkoşul. Mümkünse arada bir, ikisinin de özgür kalması, tüy hafifliğinde yerden havalanmamız tercih sebebi. Yaratıcı bir eserle uğraşıyorsak bir miktar aklımızı kaybetmemiz, çalışmanın hayrına. Yaratıcılık, aklı başında ve çok düzenli kişiliklere iki beden büyük geliyor zira.

Yaratma, serseri bir ruhun, kaosta, dairesel bir hareketle, yönünü bulma ve bulup tekrar kaybetme serüveni.  Kendinizi bir makina takımında, bütüne uymayan bir ufak parça, dev bir yapboz oyununda yanlışlıkla araya karışmış, farklı bir şekil gibi hissetmelisiniz.  Gelgitli duygularınız, allak bullak, tanımsız, hırpalanmış, inişli çıkışlı tatlar taşımalı hayatınıza.  Dert, hüzün, sıkıntı, mutluluk ve heyecanla beslenirken, olumsuzlukları bir mıknatıs gibi kendinize çekmemeli, altında ezilip kalmamalısınız. Derdin kendisi cümleden büyük olduğunda, bazen cümle de pusulasını şaşırıyor. Esas meseleye, hem yakın, hem uzak olabileceğimiz optimal noktayı bulmak işin sırrı.

Cümlelerin tenha kuytuluklarında, ruhunuza uygun bir yer aradığınızı düşünmelisiniz. İki cümle arasındaki duraksama, o parantez ( ) içi de güvenli gelmemeli insana.

Her parantezi bir kulağınıza kapatmalı, istridye kabuğunun okyanuslardan taşıdığı şu fısıltıları duymalısınız belki de:

“Kendini okyanusa değil, sözcüklere bırak.”

Düşüp yeniden kalkamayacağınızı hissettiğinizde, anda kalıp, nefesinizin yettiği, dilinizin döndüğü, parmaklarınız klavyede ya da kağıt üstünde kıpırdandığı sürece, yazmanın keyfine varmalısınız.

Bir gün gelip epifani anına tanıklık edene kadar bu böyle sürmeli. James Joyce epifani sözcüğünü kendince yeni bir anlamda kullanmış. Aslında anlamı, bir şeyin özünü anlamak veya ayrımına varmak, birdenbire zuhur etmek demek.

Joyce bunu, bir insanın bir gerçeği aniden farketmesi, anlık bir duygu ve sezgiyle, vahiy almış gibi manevi olarak aydınlanması anlamında tekrar biçimlendirmiş.

Ne zaman aydınlanacak zihnimiz ve kalbimiz? Ne zaman düşecek o aydınlık satırlarımıza?

Belki çöle yakın yaşadığım için, oniki ay güneş ışığı beynimdeki mutluluk hormonlarını harekete geçiriyor. Bazen, mini kum fırtınalarından hemen sonra, saç tellerimin arasına usulca sızmış, kitabımın sayfaları arasına saklanmış kum taneleri ile, kendimi bir kafede, bir elimde çay bardağı, notlar alırken buluyorum. Kumu eve taşıyorum, içimdeki susuzluk baki kalıyor. Sonra aklıma Halil Cibran’ın “sonsuz denizin sonsuz sahilinde bir kum tanesi” olduğumuzu anımsatan, Kum ve Köpük’ü geliyor:1

Burada öğleden sonraları, odalar, pencerelerden sızan turuncu bir ışıkla yıkanır. Mevsimler karışır çöl ikliminde. Ya yazdır ya da ilkyaz. Her mevsim, yasemin yapraklarının kokusu insanı mest eder.

Gün doğumundan önce kalktığım yıllarda, uykudan fedakârlik edip, sessiz sabahlara hep eşlik ettim.  Son yıllarda gün batımlarını da kaçırmamaya gayret ediyorum, Güneşin ufuk çizgisine varıp varamayacağını izliyorum. Çok defa bulutların arasına girip kayboluyor. Ama bir de oyun bozan bulutları aşıp, ufuk çizgisine varmayı başarırsa, o kısa dakikaları kaçırmamak gerekiyor. Zira bu muhteşem deneyim göz açıp kapayıncaya kadar sonlanıyor.

Doğuyu da, batıyı da seviyorum.  Her iki bakış açısından çok şey öğreniyorum. Bir cebimde doğu masalları, şiirleri, alegorileri, öbüründe batı öyküleri, romanları, hem fiziksel, hem zihinsel ve hem duygusal anlamda, coğrafyalar arası serseri bir ruhla geziniyorum.

Kırıldığımda mı, mutlu olduğumda mı, yoksa kızdığımda mı daha yoğun cümle kuruyorum, bilemiyorum. Yıllar geçtikçe nedense daha bir kırılgan olduğumu farkediyorum. Kırdınız kalbimi diyemediğimde bir bakmışım, kırılgan cümleler kurmuşum.  Sonra onları şefkatle avuçlarıma alıp, ufak bir serçenin gagasını öper gibi her bir harfi incitmeden hafifçe öpüyorum. Beni söyledikleri ya da söylemedikleriyle kıran dilleri azat ediyorum.

Sözcükler değil mi aramızdaki o anlamlı köprü?

Yazamamak da yazmak gibi bir deli haz bazen:  Yazmak hayali ile yaşamak ve tadımlık ifadelere dokunduğumuzu sanıp, dilimizden kayıp giden sözcüklerin yasını tutmak. Keramet sözcüklerde mi?

Akamadığında, çölleşir gibi olduğunda veya ıssızlaştığında bazen dilin büyülü nehri, Bertolucci’nin Çölde Çay filmini tekrar izlemek, filmin romanını* okumak, belki gidip çölde bir bardak çay içmek gerekiyor.

Cümleler, çölün rüzgârla yer değiştirmesine benzer sürüklenirken, okumalarım ve düşüncelerimi de etkiliyor. Kum üzerinde hiç bir şey sabit kalmıyor. Gözümü kamaştıran ve tenimi yıl boyu hafif yanık tutan güneşe şükrediyorum. Çölde yazmak ve okumak, hem sonsuz bir susuzluktan, hem de sessizlikten ilham almak, o sessizliğin derinliğine dalıp kaybolmak, sarı kum tepeleri gibi rüzgârda dalgalanmak, anı duyumsamak demek.

İçimde derin bir hararetle, duygularımı isimlendirmeye çalışıyorum. Hayalet okurları hayal ederek, yazının anonim bir evrene saçıldığını hissediyorum. Evrende hiç bir şey kaybolmaz. Kütüphanemdeki kitaplara rastgele göz atarken, eski bir kitaba rastlıyorum:  Saat Gece 3 Epifani: Kurgunuzu Dönüştüren Sıradışı Yazma Alıştırmalar.2

Rastlantı olabilir mi bu?

Sahi, rastlantı var mı?

1 Halil Cibran, Kum ve Köpük

2 Brian Kiteley, The 3 A.M. Epiphany: Uncommon Writing Exercises that Transform Your Fiction

*  Paul Bowle, Esirgeyen Gökyüzü

Yukarıdaki fotoğraf: Jordan Steranka


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR