Colin Wilson: Şen Filozof
6 Mayıs 2019 Edebiyat

Colin Wilson: Şen Filozof


Twitter'da Paylaş
0

Wilson edebiyatta ve yirminci yüzyıl kültüründe karamsar, sözümona hakiki ve hayat yorgunu modern kahramanı araştırır.

Colin Wilson on altı yaşındayken intihar etmek istemiştir. Hayatı boyunca verdiği bütün eserler de insanın neden bunu yapmaması gerektiğine felsefi bir cevap olarak görülebilir. Nihayetinde yok olacağımız için, “Her şey boş” ve “Ölsek daha iyi” gibi düşüncelere nasıl yenilmeyeceğimizle ilgilenir o. 

Wilson akademik felsefenin dışında çalışmış, akademide görmezden gelinmiş, inceleme konusu olmamıştır. Fakat şaşırtıcı sayıda insanın üniversitede felsefe okumaya karar vermesine de ilham kaynağı olmuştur. Akademi dışında olduğu kadar akademi içinde de takdir edenleri vardır. Liverpool Üniversitesi’nden felsefe profesörü Stephen Clark şöyle diyor: “Wilson’ın odaklanma, kayıtsızlık ve can sıkıntısıyla ilgili kesinlikle ilginç fikirleri var. Hatta bu felsefi hastalıkla ilgili ondan daha fazla söyleyecek şeyi olan hiçbir filozof tanımıyorum.” Austin Texas Üniversitesi’nden felsefe profesörü Robert Solomon da, “Colin Wilson bana her zaman uzaktan kafa dengim gibi gelmiştir” demiştir. Roger Scruton da Wilson’ın entelektüel bağımsızlığını ve birikimini takdir ettiğini ifade etmiştir. 

Sadece alçak ruhlar, kendini kandıran zavallılar olan bitenin bir manası varmış gibi hayata devam eder; ancak duyarsız ve aptal insanlar dünyayı anlamlı ve değer yüklü görür.

1956’da sadece yirmi dört yaşındayken yayımlanan kitabı Yabancı onu kelimenin tam anlamıyla bir günde ünlü etmiştir. Yabancı ve ardından gelen eserlerindeki düşüncelerini The New Existentialism (Yeni Varoluşçuluk) kitabında toplar. Wilson hayata karşı yenilgiyi kabul etmek olarak gördüğü problemi çözmeye çalışır: “Varoluşçuluk Kierkegaard’un şu düşünceleriyle başlar: Ben burada ne yapıyorum? Kim koydu beni buraya? Şimdi burada ne yapmalıyım? Yönetmene götürün beni!” Wilson bu durumda, Neden neşemizi kaçırıp hayatı yadsıyalım ki, diye sorar. Felsefe bunu görmezden gelse de, genelde hayatımızın gayet anlamlı olduğunu hissetmemiz ve ne yapmamız gerektiğini bilmemiz bariz bir sezgiden gelir. Güzel ve iyi bir iş çıkardığımızda, âşık olduğumuzda, seviştiğimizde, “bahar sabahı kafası”yla uyandığımızda, kaybettiğimiz çocuğumuza kavuştuğumuzda, müzik dinlediğimizde ya da korkunç ve kaçınılmaz olacağını sandığımız bir beladan kurtulduğumuzda hepimiz bunu gayet iyi biliriz. 

50’li ve 60’lı yıllarda Sartre ve Camus’yle özdeşleşen varoluşçuluğun popüler imajı hayatın boşunalığına dair sözümona bilgece bir farkındalıktan geliyordu: Sadece alçak ruhlar, kendini kandıran zavallılar olan bitenin bir manası varmış gibi hayata devam eder; ancak duyarsız ve aptal insanlar dünyayı anlamlı ve değer yüklü görür. Wilson da edebiyatta ve yirminci yüzyıl kültüründe gördüğü kadarıyla bu karamsar, sözümona hakiki ve hayat yorgunu modern kahramanı araştırır. Ona göre, yalnızca varoluşçuluğa özgü kısmi bir problem değildir bu, insanlık durumunu belirli bir şekilde ele alan bir tavırdır. 

Wilson’ın düşüncesinin kilit fikri şudur: Bizi nihilizme götüren temelde felsefi bir hatadır: Öncelikle zihnimizi ve bilincimizi incelemeden dünyanın nasıl olduğuna dair hüküm verip değerler problemine dalmamız. Sartre’da olduğu gibi, buradaki nüve de Husserl’in bilimsel objektif fenomenolojisidir. Fakat Wilson, Husserl’i Sartre’dan farklı bir açıdan ele alır. Bu da yeni ve pozitif bir varoluşçu fenomenolojiye varır: bilinç ve farkındalığımızın yapısını araştıran, nihilizmin nasıl aşılabileceğini gösteren bir çalışma. Şöyle der Wilson: “Kanımca Nietzsche dik kafalı stoacılığı aşıp mutlak nihilizmden mutlak bir iyimserliğe varmış tek büyük filozoftur. O yüzden benim gözümde Nietzsche hâlâ en önemli filozoftur.”

colin wilson

Felsefenin diğer hatası da bütün deneyim yelpazesiyle ilgilenmemesi, bazı tecrübeleri doğrulanamaz görerek “felsefeyi tamamen kapamaya ve gerekli gördüğü çekmecelere hapsetmeye kalkmasıdır”. Fakat Whitehead’in dediği gibi, “sarhoş kafayı da ayık kafayı da, şairin bilincini de sıradan bilinci de” hesaba katmamız gerekir. Aslında felsefe, “dil henüz işe koyulmadan önce anlık içgörülerle, sezgilerle, vizyonlarla başlar”. Daha büyük bir gerçekliği –gündelik hayatımızdaki “solucan bakışı” yerine– sanki Olimpos Dağı’ndan kuşbakışı görür gibi olduğumuz anlardır bunlar: “Felsefe de daha geniş bir manzarayı gördüğümüz deneyimlerle aynı etkiyi yapar; sizi öznellikten nesnelliğe çıkarır.”

Bilincin yapısının fenomenolojik analizinde Wilson yedi aşama tanımlar. Bunlar bilinçdışı uyku durumundan “zirve deneyimi”nin tetiklediği, dünyanın harikulade anlama büründüğü, dile gelmez mistik bir hale kadar sıralanır. İnsanın kendini her şeyin merkezi zannettiği benmerkezci bir süreç değildir bu, tam aksine bizi gerçek dünyadan ayıran öznellik bulutlarının temizlenmesiyle benliği unutma halidir. Bize düşen, bilinci bu yoğunlaşmaya nasıl götürebileceğimizi öğrenmektir: “İnsan bilincinin temel problemi sızıntıdır.” 

Bu geçici “zirve deneyimleri”ni sürdüremeyeceğimizi ve sürdürmememiz gerektiğini düşünmemizin sebebi de –Wilson’ın “robotik bakış” dediği– otopilotta geçen “normal” gündelik hayatımızın bize gerçekliğin esas görünümünü verdiğini sorgusuz sualsiz kabul etmemizdir. Bu haldeyken “zirve deneyimleri” sanrısal bir sapma gibi görünür; gündelik bilinçten kaçış olarak hoş görülebilir ama nihayetinde dünyanın aslında nasıl olduğunu çarpıtır. Fakat bu zirve hallerinin dünyevi bakışımıza göre çarpık bir bakış olduğu düşüncesi düpedüz temelsiz bir varsayımdır. 

Wilson’ın hayatı da insanın bilincinin kontrolünü eline almasıyla neler yapabileceğini ve kendini disipline ederek hayatın gelgitleri karşısında uyuşuk bir ümitsizliğe kapılmayı reddedebileceğini gösterir.

Bu durumun zihnin basit bir oyunu olup olmadığını sorgulayabiliriz. Wilson’a göre, yüksek bilinç halleri bize gerçekliğin doğru görünümünü verir. “Bilincin yoğunluğu nesnelliğe tekabül eder” der. Gerçek dünya şu dışarıdaki berbat dünya, diye bir varsayımda bulunmak zorunda değiliz, zira bu varsayım dünyaya dair yalnızca belli bir deneyimi dikkate alır. Wilson’a göre, daha yüksek farkındalık hallerimiz ve tavırlarımız, hakkıyla anlaşıldığında, gerçekliğin daha doğru bir görünümünü verir, çünkü daha geniş bir deneyim yelpazesini kuşatır. Bu hallerde öznel bilincimizin çarpık yüklerinden mustarip iç dünyamızın darlığını arkada bıraktığımızı hissederiz, “ben”in bir öneminin kalmadığı bir halde şeyleri olduğu gibi görürüz. 

Dünyayı bu şekilde algılamayı neden daha hakiki kabul etmek gerektiğini sorabiliriz. İlk cevap, dünya bize bu şekilde göründüğünde fenomenolojik olarak bunun muhakkak doğru olduğuna kanaat getirmemizdir; yani kendi kendini doğrulayan bir deneyimdir bu. Yüksek bilinç halleri gerçekliği ifşa etmekle kalmaz, düşük hallerimizin yanlış, olumsuz ve lüzumsuz olduğunu idrak etmemizi sağlar. İkinci cevap, eğer “saf bakış”tan söz edemiyorsak, dünyanın anlamlı görünmesinin de en az anlamsız görünmesi kadar hakiki sıfatını hak ettiğidir. Nihilistlerin sinik bir şekilde iddia ettiği gibi sahiden hiçbir değer yoksa ve zaten zorunda da değilsek anlamsız bir dünyada yaşamanın değeri ne olabilir? 

Nasıl yaşayacağımıza dair sonuçları olmasa bir ileri bir geri bir çekişme olurdu bu. Wilson’ın hayatı da insanın bilincinin kontrolünü eline almasıyla neler yapabileceğini ve kendini disipline ederek hayatın gelgitleri karşısında uyuşuk bir ümitsizliğe kapılmayı reddedebileceğini gösterir: “Hayatın amacı bizi sınayan deneyimlere yenilmemektir.” Wilson elinin altında akademik dünyanın finansal desteği ve ego okşayıcı oyuncakları olmadan elli sene çalışmış, her sabah altıda uyanıp saatlerce yazarak birçok türde eser vermiş, modanın yaygaralarına ve aşırılıklarına kapılmadan hayatta kalmayı başarmıştır. Şimdiye dek yüz on beş kitap yazmıştır. 

İnsanın ruhunu yakan boşluğun ve anlamsızlığın ne demek olduğunu da biliyordur Wilson – kendisi de bu hisleri “yok-oluş” olarak tanımlar. Düşebileceğimiz karanlık tarafın da tamamen farkında olması başarısını daha da etkileyici ve ikna edici kılıyor. Bu açıdan otobiyografisi ve kişisel karakteri de felsefesinin sağlam bir kanıtıdır. Yaptığımız şeyle iç içe olmalıdır felsefe. “Fikirlerimi öğrenmek isterseniz size hayatımı anlatmaya başlarım” diyor Wilson. 

colin wilsonProfesyonel olarak icra edilen çağdaş akademik felsefeyi çok fazla düşünmüyor. Felsefenin uğraşması gereken deneyim yelpazesini cepte gören analitik gelenek ya da postmodernizmin entelektüel nihilizminin hoppa oyunları onu ilgilendirmiyor. Felsefenin ilerlediğini kabul ediyor elbette ve varoluşçu fenomenolojiye şimdi daha fazla yakınlık duyuyor. Herhangi bir filozofun at gözlüklerini atma sürecinin muhtemelen “intihara varıncaya değin hayli tatsız bir tecrübeden geçtiğini” düşünüyor. Gerçekten de filozofların “en ilginç” olanları böylesi bir süreçten geçenlerdir. 

Felsefeye yanlış yerde başlayan ana akımdakilerin dışında göze çarpan istisnalar da vardır: Husserl, Nietzsche ve Whitehead. Son ikisi de felsefenin gelişigüzel birkaç köşeyi değil tüm deneyim yelpazesini kuşatması gerektiğini düşünür. “Pratik açıdan Wittengstein da varoluşçuydu,” diyor Wilson, “o da kendisinde ne olup bittiğini anlamıyordu.” 

İnsanın duyarlılığında bir tür evrim olduğunu öne sürüyor Wilson. Yeni evrimin dinden, hatta sanattan değil, bize yapabileceklerimizi gösteren yeni bir bilinç fenomenolojisinden geleceğini söylüyor. “Felsefe evrende olan biten her şeyi anlama ve en üst mertebede, mutlak surette objektif olma çabasıdır,” diyor. Bu objektiflik salt bilime indirgenemez ve esasen felsefi bir meseledir: “Nesnel evrene ışık tutanın bilinç olduğunu gördüğünüzde başlangıç noktasının kendi benliğiniz ve bilinciniz olması gerektiğini anlarsınız. Heidegger gündelik olanın zırvalığından bahsetmiştir ama varoluşu unutma problemimizi de anlatmıştır. Filozoflar olarak asıl işimiz varoluşu bütünüyle hatırlamaktır. Heidegger’ın esas söylemek istediği şudur: Hakikat nesnelliktir. 

İngilizceden çeviren: Cihan Barış Özkan


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR