Cumhuriyet Edebiyatının Doğuşu
25 Nisan 2019 Edebiyat

Cumhuriyet Edebiyatının Doğuşu


Twitter'da Paylaş
0

Kemalizmin başarılarından biri, kendi kuruluşunu dönemin yazarlarına da benimsetip onları yaratıcı ürünleriyle de yanına alabilmesiydi.

Yaşanmış bütün değişimleri ve onların sonunda ortaya çıkan olguları kendi koşulları içinde değerlendirmeliyiz. Yalnızca bugünün düşünme biçimleri içinden yapılacak sorgulamalar, yaşadığımız zamanın gölgesi altında geçmişi ister istemez silikleştirip değersizleştirir. Ömer Seyfettin’in yazdığı Balkan öykülerindeki hoyrat söylemin genç bir asker olarak yaşadığı yılların içinden çıkışını hem anlayıp hem eleştirmek gerekir ama bu arada onun Selanik’te yayımlanan Genç Kalemler dergisinde yayımladığı (11 Nisan 1911) ve o günden bugüne ününü ve tarihsel önemini korumuş “Yeni Lisan” yazısı, yeni bir edebiyatın doğuşunu haber veren en önemli çağrılardan biri olarak alınmalıdır. Bu yazının dönemi için oldukça ileri bir adım oluşu, Ömer Seyfettin’in yaratıcı zekâsını göstermesi bakımından çarpıcıdır.

Yazının yazıldığı tarihte milli edebiyat kavramı çevresinde yeni bir edebiyat anlayışı oluşturulmaya çalışılıyordu ama millet kavramının belirsiz olduğu koşullarda toprağa tutunmak için atılmış yalnızca bir dil çapasıydı bu kavram.

Değil mi ki Ömer Seyfettin, “Her millet kendi lisanında yaşar,” demiştir, bu uzgörü, Milli Edebiyat akımının Cumhuriyet’in ertesindeki uluslaşma ve yeni kültürün kurulması sürecine edebiyatın bütün varlığıyla yaptığı katkı olarak tarihsel değerini bugün de hisettirir. Dilin, yeni bir toplum biçiminin kuruluşunda ilk günden bugüne kesintisiz süren, sonuçlanmamış kavgasıdır bu.

yakup kadriYakup Kadri Karaosmanoğlu, eşi Ayşe Leman ile birlikte Alp Dağları seyahatinde.

Eskiye karşı açılmış bu kültür savaşı, sonunda milli edebiyatın Cumhuriyet’ten sonraki önde gelen temsilcilerinden Yakup Kadri Karaosmanoğlu ile dil içi, sert tartışmalara yol açmıştı. Bu çatışma yenilenme kaygılarını paylaşma biçimlerindeki ayrımlar olarak değerlendirilmeli. Türkçeye Osmanlıca denmesine şiddetle karşı çıkan Ömer Seyfettin’in yanında, üstelik beş yaş daha genç olan Yakup Kadri’nin yeni sözcüklere karşı kuşkusu, Edebiyat-ı Cedide etkisinde yaşamış olmanın yanı sıra, merkeze daha yakın durmaktan geliyordu. Sonunda Ömer Seyfettin’in haklı çıkan “İstanbul Türkçesini bütün Türklerin edebi lisanı yapma” yapma savaşımı, bu genç yazarın bilişsel yetilerinin ne denli güçlü olduğunu gösterir.

Türkçenin edebiyat dili olarak yabancı etkilerden arındırılma kararlılığı o başlangıç yıllarında ulusal kimlik arayışının bayrağı olarak kullanıldı. Bu bayrağı taşıma özlemi ile harf devrimi yüzünden eski yazıdan kopuş arasındaki çatışma birbirinden ayrılmalıdır ve burada ilkini ikincisinden soyutlayarak çözümlemek en akılcı yoldur.

Yakup Kadri’nin edebiyat anlayışının değişmesinde Balkan Savaşı ile Birinci Dünya Savaşı’nın ama özellikle Kurtuluş Savaşı’nın büyük etkisi oldu ve onda edebiyatın toplumsal işlevinin anlamını öne çıkardı. O bu arada Yeni Lisan ve Milli Edebiyat akımının önemli temsilcilerinden de oldu ki, Milli Savaş Hikâyeleri’ndeki öyküleri dönemin öykü anlayışı içinde her bakımdan önemli bir yerdedir; Kiralık Konak (1922) Nur Baba (1922), Hüküm Gecesi (1927), Sodom ve Gomore (1928), Yaban (1932), Ankara (1934) gibi art arda yayımlanan romanları Cumhuriyet edebiyatının temelini atan ilk önemli örnekler arasında, amaçlarına tam uygundur.

Aynı yıllarda yalnızca Halide Edip Adıvar (Ateşten Gömlek, Vurun Kahpeye, Sinekli Bakkal) ile Reşat Nuri Güntekin (Çalıkuşu, Damga, Yeşil Gece, Acımak, Yaprak Dökümü), Yakup Kadri’nin ulusal bir edebiyat yaratma eylemine katılır. Yeni bir ulusun doğuşu, yeni bir toplum biçiminin kuruluşu ve yeni bir kültürün düğümlerinin atılmaya başlaması bu üç yazarı ötekilerden ayırır. Anadolu gerçekliğiyle birlikte yeni Türkiye’nin kuruluş sıkıntıları olmasaydı, yukarıda andığımız romanların, roman sanatının yirminci yüzyılın ilk çeyreğinden ikinci çeyreğine uzanan yıllarındaki yerlerini başka düzeyde tartışacak, belki bu üçlü sacayağından söz etmeyecektik.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, romanlarında hem Batılılaşma özentilerini eleştirmiş hem Batı edebiyatıyla iç içe, modern bir yazar kimliği edinmiş ve Anadolu gerçekliğinin değerini anlatmış, çağdaş Türk edebiyatının yetmiş yıl içinde oluşacak kanonik değerlerinin tohumlarını atmış, önemli bir romancı. Sonra gelen edebiyatımız üstündeki ağırlığı hem romanlarından geliyordu, hem de yeni Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde geçerli edebiyat anlayışı ve yazar kimliğinden. Bir yanı edebiyatın içinden, ikinci yanı dışardan, yeni Cumhuriyet’i temsil yeteneği en yüksek ilk romancıdır Yakup Kadri.

reşat nuri güntekinReşat Nuri Güntekin

Halide Edip Adıvar da, İlk büyük Cumhuriyet kadını kimdir, sorusunun akla ilk getirdiği kişilik. Kurtuluş Savaşı’na katılmak için Anadolu’ya geçip kurucu kadrolarla daha yakın ilişkiler içinde olması onun romanlarını doğrudan ileri ve geri arasındaki sorunu çözmeye koşullamıştı. Sinekli Bakkal Batı’nın üstünlüklerine karşı Doğu’nun değerlerini ortaya çıkarmayı amaçlayan bir tez romanıydı ve yazınsal değeriyle çağdaş Türk edebiyatının kanonu içindeki yeri tartışmalı sayılabilecek bu roman, içeriği ve taşıdığı güçlü anlamın yanı sıra işleviyle de yeni edebiyatın kurucularından sayılır. Cumhuriyetten sonra kuruluş süreci birkaç yazarın görece güçlü romanlarıyla başlayan yeni edebiyatın çarpıcı yapıtları arasında bulunan Halide Edip’in romanları tezli romanlardır. Üstelik 1923 ile 1930 arasındaki kendine gelme dönemiyle Kemalizmin 1930’dan sonra başlayan, ulusal bir gövde olarak devlet ideolojisine dönüşme, toplumsal hayatı biçimlendirme süreci, ağır ve geniş bir egemenlik alanının bir bulut gibi bütün yazarların ve sanatçıların üstüne çökmesine neden oluyordu.

Cumhuriyet, ulusal bilinç, Kemalizm ve yeni edebiyat: sonuncusuna öncekilere eklenmekten başka çıkar yol kalabilir miydi? Bu yüzden Yaban ile Sinekli Bakkal arasında akrabalık ilişkisi vardır.

Kemalizmin başarılarından biri, kendi kuruluşunu dönemin yazarlarına da benimsetip onları yaratıcı ürünleriyle de yanına alabilmesiydi. Ziya Gökalp’in, “Roman, tarihten daha doğru bir tarihtir,” sözü de, yeni edebiyatın tarihsel ve toplumsal anlamı için bir kutup yıldızı gibi duruyordu. Daha 1920’lerde, yazınsal değil, ideolojik bir bildirişim kaygısıyla edilmişti bu söz. Yeni Lisan bayrağını Ömer Seyfettin’den alıp koruyan Ziya Gökalp’in yeni Türkçeyle bağlarının zayıf olması bir çelişki değildi çünkü o bir yaratıcı değil, yaratıcılığı düşük, ulusal kimlik kurucularından olmayı kafasına koymuş bir düşünce adamıydı.

Bu arada çağdaş Türk romanının başlangıcını imleyen Aşk-ı Memnu yazarı Halit Ziya Uşaklıgil ve Eylül yazarı Mehmet Rauf da var ama bu iki romancıyı Cumhuriyet edebiyatının ve ulusal kimlik arayışlarının dışında tutmak gerekir. Hüseyin Rahmi Gürpınar ve Peyami Safa gibi iki güçlü yazarın da, ilki geçmişe dönüklüğü, ikincisi de içe dönüklüğü yüzünden bir başlarına değerlendirilmesi yerinde olur.

Yakup Kadri, Halide Edip ve Reşat Nuri dışında Refik Halit Karay, sürgün yıllarında tanıdığı Anadolu gerçekliğini yazınsal değerleri göz önünden ayırmadan anlatmış, Milli Edebiyat’ın içinde ve Cumhuriyet edebiyatının doğuş döneminin başlıca yazarları arasında yer almıştır. Kurtuluş Savaşı’na karşı çıkan yazıları yüzünden dışlanmasına karşın, Memleket Hikâyeleri (1919) gibi bir kült kitabın yazarı oluşu ve sonra gelen yazarlar üstündeki etkileriyle yerini vazgeçilmez kılmıştı.

Mahmut Yesari, Esat Mahmut Karakurt ve Güzide Sabri gibi romancıların yazdıkları popüler romanlarsa, yeni bir edebiyatın kuruluş sürecine kişiliklerini koyabilecek nitelikte olmadı.

Yeni ve içine doğduğu ortamı dönüştürecek etkinlikte edebiyat, yeni bir kültürün yaratılma sürecinin yaşandığı koşullarda büyüyerek gelişir. Yeni bir ulusun kendi kimliğini tamamlaması sürecine katılırken, toplumsal sorunlarla iç içe, memleket gerçeğini göstermeyi amaçlayan edebiyat, Cumhuriyet’in hemen sonrasında doğan edebiyatın ilkeleriydi. 1930’a kadar birkaç büyük romancısıyla bu süreci derinleştirip dalga boyunu yükselten bu edebiyat anlayışı, 1930’larda Kadro dergisinin, Kemalizmin kültür alanına ondan bağımsız, aydınlar ve yazarlar aracılığıyla müdahale hareketiyle bütünleşti. Kadro dergisinin (1932-1934) yarattığı bu hareket, işlevi iktidar tarafından tam anlaşılamadığı gibi, neden sonra sosyalist düşünce tarafından da yadsınmış, Kemalizmi yücelten bir oluşumdu. İzleri kalıcı oldu.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR