Daniel Galera: “Çağdaş edebiyat küreselleşti.”

Daniel Galera: “Çağdaş edebiyat küreselleşti.”


Twitter'da Paylaş
0

Eserlerimin büyülü gerçekçilikle ilişkilendirilmesine tamamen karşıyım, bu bence yabancı okurların bağımlılık haline getirdikleri bir yorum.

Tümay Tin: Yazmaya nasıl başladınız?

Daniel Galera: İlk öykülerimi lisenin son yıllarında yazmaya başladıysam da yazı meselelerini üniversiteye girene kadar pek ciddiye almamıştım. Üniversitedeyken edebiyata ilgi duyan başka öğrencilerle ve yaratıcı yazarlık hocalarıyla tanıştım. Ergenlik çağındayken deli gibi kitap okusam da yazar olma hayalleri kurmazdım.

TT: En beğendiğiniz ve etkilendiğiniz yazarlar hangileri?

DG: Brezilyalılar arasında en beğendiklerim João Gilberto Noll, Hilda Hilst, Graciliano Ramos, Guimarães Rosa ve Sérgio Sant’Anna. Üslup açısından beni etkilediklerini söyleyemesem de başka açılardan etkiledikleri kesin. Brezilyalı yazarların dışında aklıma gelen isimlerse Çehov, Georges Bataille, Albert Camus, Yukio Mişima, Javier Marías, Cormac McCarthy ve David Foster Wallace.

kana-bulanmis-sakal-kpk

TT: Yazarlığın yanında çevirmenlik de yaptınız, hâlâ çeviri yapıyor musunuz? Yazar Galera ile çevirmen Galera arasında bir etkileşim var mı?

DG: Aslında çevirmenden çok yazar olarak tanınsam da çeviri benim için daima büyük önem taşıdı, on seneye yakın bir süre boyunca geçimimi çeviri yaparak sağladım. Çevirinin üslubumu pek etkilediğini düşünmüyorum. Bu bana pek mümkün görünmüyor. Çevirmenlerin, çevirdikleri eserler ve yazarlar hakkında birtakım gizli bilgilere ulaştıklarına inanmıyorum. Üzerimde asıl etkiyi bir eseri okumak bırakıyor, çevirmek değil. Tabii iki eylemin kesiştiği durumlar da ortaya çıkabiliyor, örneğin okur olarak üzerimde büyük etki bırakan David Foster Wallace ve Irvine Welsh gibi yazarları çevirdiğim için kendimi şanslı sayıyorum.

TT: Yazım sürecinizden bahseder misiniz? Müsveddelerinizle kitaplarınızın son halleri arasında büyük farklar var mı?

DG: Çoğunlukla fikirleri zihnimde uzun süre tasarlayıp geliştiriyorum, yazmaya ancak daha sonra başlıyorum. Aylar, hatta yıllar boyunca aklımda yer eden öykülerden, kişiliklerden ve kavramlardan parçalar kullanarak bağlantılar oluşturuyor ve anlamlar çıkarıyorum. Bu süreçte ayrıca notlar alıyor, ilgili konuları araştırıyor, kitaplar okuyor, seyahat ediyor, insanlarla konuşuyorum. Öyle bir an geliyor ki öyküyü gözümde tam olarak canlandırabiliyorum, nasıl bir anlatıcı, üslup vb. kullanacağıma karar veriyorum, ardından da bilgisayara oturup yazmaya başlıyorum. Dolayısıyla ilk müsveddelerim eserin son haline hayli benziyor. Müsveddelerimde bazı değişiklikler yapsam da bunlar genelde yapısal değil ve öyküde derin değişiklikler yarattıkları söylenemez. Düzelti sürecim büyük ölçüde metni fazlalıklardan arındırmaya dayalı.

TT: Yazdıklarınızı ilk kez nasıl yayımladınız? İlk kitabınız nasıl yayımlandı?

DG: Yazmaya 1997’de başladım, yani internetin Brezilya’da popülerleşmeye başladığı sene. İnternet öncelikle bir yayın aracı olarak ilgimi çekti. Bugünden çok farklı zamanlardı, çünkü blog ve sosyal ağ benzeri araçlar yoktu, yazılanları internet üzerinden yayınlamak için denenip onaylanmış formüller mevcut değildi. Her şeyin sıfırdan tasarlanması gerekiyordu, bu da insana yaratıcı ve macera dolu bir işle uğraştığı hissini veriyordu. Online yayıncılığın avangard ve deneysel bir tarafı vardı, oysa bugün bu ortadan kalktı, internet büyük medya kuruluşlarının sözünün geçtiği homojen bir yere dönüştü. O senelerde online bir edebiyat dergisinin editörlüğünü yaptım, ayrıca yazılarımı her hafta bir mail-zine’de (e-posta yoluyla gönderilen, newsletter benzeri bağımsız dergi) yayınladım. Cardosonline adlı bu mail-zine 1998 ile 2001 seneleri arasında epey popülerdi. İlk okur kitlem bu şekilde oluştu. Biraz da bu durumun cesaretlendirmesiyle 2001’de iki arkadaşımla birlikte Livros do Mal adlı bağımsız bir yayınevi kurduk. İlk iki kitabım oradan çıktı. Bu kitaplar daha köklü bir yayınevinin dikkatini çekti ve sonraki bütün kitaplarımı onlar yayımladı.

TT: Biraz Kana Bulanmış Sakal’dan bahsedelim. İngilizce çevirisinin eleştirilerinden birinde roman “varoluşçu noir” olarak tanımlanıyor, buna katılıyor musunuz?

DG: Kitabımın noir türünü temsil ettiğini düşünmüyorum, ama gizemli bir roman olduğu söylenebilir, felsefi bir tarafı olduğu da şüphe götürmez.

daniel-galera3TT: Romanın başkarakteri hem geçmişi hem de bugünüyle yüzleşmek için Brezilya’nın güneyinde bir sahil kasabası olan Garopaba’ya gidiyor. Siz de Garopaba’da bir süre yaşadınız. Bir önceki romanınız Cordilheira’yı yazarken de bir süre Arjantin’de kalmıştınız. ­Anlatının geçtiği mekânda bulunmanın metne etkisinden biraz bahseder ­misiniz?

DG: Cordilheira’yı yazarken Buenos Aires’te bir süre kalmış olmam aslında yayınevinin Amores Expressos adlı projesiyle alakalıydı. Bu projede Brezilyalı yazarlar yabancı bir şehirde bir ay geçirerek kaldıkları şehri mekân edinen bir roman kaleme alıyorlardı. Yani ısmarlama bir roman olduğu söylenebilir. Garopaba’da kalış sebebimse farklıydı. Oraya taşınmam bireysel bir karardı. Hiçbir tanıdığımın bulunmadığı küçük bir şehirde yaşamanın hayalini zaten oldum olası kurmuştum. Garopaba’ya gidişim de bu hayalimi gerçekleştirmem için bir fırsattı. Beni en çok çeken etkenler bölgenin doğal ve kültürel güzellikleri oldu. Ayrıca en büyük tutkularımdan olduğu için, denizde yüzebilme imkânı da önemli bir etkendi. Roman fikri ancak taşındıktan sonra aklıma geldi. Fikrin zihnime düşmesiyle kalışımın keyfine kitap için araştırma yapmak gibi bir amaç eklendi. Roman otobiyografik olmasa da çizdiğim algı evreni, mekânın doğasının, insanlarının ve kültürünün üzerimde bıraktığı etkinin doğrudan bir sonucu. Bence mekân-edebiyat ilişkisi hem duyularla hisler arasındaki ilişkiyle bağlantılı hem de bilincimiz ve dünyayı anlayıp yorumlarken kullandığımız kavramlar arasındaki ilişkiyle. Diğer bir deyişle, romandaki algı katmanı, karakterlerin dünya görüşlerine temel oluşturuyor. Garopaba’da yaşadığım ­dönemde buna hep dikkat ettim, romanın özünü zihnimde sürekli evirip çevirdim. Ama kitabı yazmaya ancak bir buçuk sene deniz kenarında yaşadıktan sonra, yani Garopaba’dan ayrılıp yeniden Porto Alegre’ye taşındığımda başladım.

TT: Diğer kitaplarınızdan daha fazla ilgi görmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

DG: Kana Bulanmış Sakal’a gösterilen ilgi ilk başta beni biraz şaşırttı. Sanırım başarısı biraz da okuru kendi kurmaca dünyasına taşıyabilmesinden geliyor. Görünüşe bakılırsa bu etki romanın aktarıldığı diğer dillerde de kendini gösteriyor.

TT: 1980’lerin ardından dünyanın geri kalanında Latin Amerikalı yazarlara büyük bir ilgi doğdu. Sizce bunun sebebi nedir?

DG: Sömürgecilik sonrası döneme dair akademik araştırmaların artması, küreselleşme, internet, Üçüncü Dünya tabir edilen ülkelerin gelişen ekonomileri.

TT: Dünyanın birçok yerinde (Türkiye’de olduğu gibi) Latin Amerika edebiyatı denince akla ilk olarak büyülü gerçekçilik veya Boom akımları geliyor. Sizce Brezilyalı yazarlar bu akımlara hiç dahil oldular mı? Yeni nesil yazarlar kendilerini bu akımların devamı olarak mı görüyor, yoksa daha çok Avrupa ve Kuzey Amerika’nın mı etkisindeler?

DG: Latin Amerika edebiyatı denince dünyanın farklı yerlerindeki insanların aklına büyülü gerçekçiliğin gelmesi doğal, ne de olsa hayli popüler ve etkili bir akım ama günümüzde hiçbir geçerliliğinin kalmadığı kesin. Hele de Brezilya edebiyatı söz konusu olduğunda böyle bir karşılaştırma yapmak pek anlamlı değil. Bizim edebiyatımız daha “gerçek” bir gerçekçiliğin izinden gitmeye meyilli. Üslubu fantastiğe veya deneyselliğe kayan yazarlarımız dahi büyülü gerçekçiliğe yakın sayılmazlar. Bana kalırsa Borges, fantastik Rus edebiyatı ve modern meta-kurmacanın Brezilyalı yazarlar üzerindeki etkisi García Márquez veya Juan Rulfo’dan çok daha kuvvetli. En azından benim izlenimim bu yönde. Kendi açımdansa, eserlerimin büyülü gerçekçilikle ilişkilendirilmesine tamamen karşıyım, bu bence yabancı okurların bağımlılık haline getirdikleri bir yorum. Beni cezbeden konular daha farklı. Örneğin, Kana Bulanmış Sakal’da olduğu gibi, efsanelerle batıl inançların bireyler ve topluluklar üzerinde kurduğu baskıyı gerçekçi bir biçimde dile getirebilmek daha çok ilgimi çekiyor.

Latin Amerika edebiyatı denince dünyanın farklı yerlerindeki insanların aklına büyülü gerçekçiliğin gelmesi doğal, ne de olsa hayli popüler ve etkili bir akım, ama günümüzde hiçbir geçerliliğinin kalmadığı kesin.

TT: Peki Brezilya edebiyatını diğer Latin Amerika ülkelerinin edebiyatlarından ayıran sizce nedir?

DG: Brezilya edebiyatında Kuzey Amerika ve Anglosakson edebiyatının büyük etkisi söz konusu. Dediğim gibi, 1970’lerdeki büyülü gerçekçilik akımı benzeri akımlar bizim için hep ikinci planda kaldı. Brezilya edebiyatı mümkün olan bütün kaynakları kullanan bir edebiyat, buna kıta boyutlarındaki Brezilya’nın farklı kültürleri, dilleri ve gelenekleri de dahil. Brezilya’ya özgü bir oligarşi veya ağalık düzeni olarak tanımlanabilecek “coronelismo” ve şehirlerdeki şiddet olayları gibi konular belli dönemlerde hem üslup hem konu açısından ağır basıyordu. Bugünse çağdaş edebiyat hayli heterojen, ki aynı durum birçok başka ülkenin edebiyatı için de geçerli. Çağdaş edebiyatın küreselleştiği, beğensek de beğenmesek de, bir gerçek. Edebiyatı millileştirerek yorumlama modası bence her geçen gün biraz daha geçmişe gömülüyor.

TT: Günümüz Brezilya edebiyatı hakkında ne düşünüyorsunuz?

DG: Son zamanlarda sıkça yöneltilen eleştirilerden biri günümüz Brezilya edebiyatında konuların, liberal bir orta sınıfın veya ünlü yazar ve gazetecilerin narsist bakış açılarıyla sınırlandığı. Bu eleştiriler temelsiz sayılmaz. Ama daha dikkatli okurlar bu eğilimlerden kaçarak konu ve üslup açısından daha büyük çeşitlilik gösteren eserler de bulabilirler. Bence en dikkat çeken isimler Paulo Scott, Elvira Vigna, André Sant’Anna, Bernardo Carvalho, Joca Reiners Terron ve Edyr Augusto, ki daha birçok yazar mevcut. Tabii şu anda yayıncılık piyasasına hükmeden bakış açılarının, güncel tarihimize ve yaşantımıza dair fikir verdiği de bir gerçek. Brezilya son yıllarda büyük değişimler geçirdi, fakirlik oranının azalması ve tüketim çılgınlığının yaygınlaşması da buna dahil. Ama kurumlar, eğitim, altyapı gibi konular bu değişime ayak uyduramadı. Gündem karmakarışık ve tuzaklarla dolu. Günümüzde verilen eserler arasında, doğrudan ya da dolaylı yoldan bu değişimlere değinen birçok edebiyatçı var. Galiba yeni yazarların asıl derdi “Brezilyalı kimliği” denen tanımlanması güç kavramı irdelemekten ziyade içinde bulunduğumuz çağı kemiren çatışmalara ve ıstıraplara eğilmek, ki bu yaklaşım bence de olumlu.

TT: Brezilyalı herhangi bir yazarın bir eserini başka dillere çevirme fırsatınız olsaydı hangisini çevirirdiniz?

DG: Fausto Wolff’tan À mão esquerda.

TT: Türkiye edebiyatını hiç tanıyor musunuz?

DG: Maalesef hemen hiç tanımadığımı söyleyebilirim. Portekizceye (Orhan) Pamuk’tan başka çevrilen yazar olduğunu sanmıyorum. Başka yazarları da okuyabilmek isterdim.

TT: Kana Bulanmış Sakal Türkiye’de iyi eleştiriler aldı ve sıradaki kitabınızı bekleyen okurlar var, bundan haberdar mıydınız?

DG: Bilmiyordum, çok sevindim. Türkiye’deki okurların kitabım hakkında neler düşündüğünü çok merak ediyorum. Belki internet üzerinden iletişime geçenler çıkar ya da fırsat olursa kitaplarımı tanıtmak için bir gün Türkiye’yi ziyaret ederim.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR