Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

30 Ağustos 2025

Kültür Sanat

Deep Blue’dan Önce: Otomaton Satranç Oyuncusu

Betsy Golden Kellem

Paylaş

0

0


Macar mühendis Johann Nepomuk Maelzel’in otomaton satranç oyuncusu, IBM’in satranç programı Deep Blue’yu mekanik olarak geride bırakalı yıllar oldu – şah mat.

1820’li ve 1830’lu yıllarda Macar mühendis Johann Nepomuk Maelzel, “Türk” adını verdiği otomaton satranç oyuncusuyla Amerika’daki eğlence dünyasının sansasyonel isimlerinden biri haline geldi.  Gittiği her yerde sahneye çıkan ve oyuncusuyla herkesi büyüleyen Maezel’in P.T. Barnum tarafından “halk eğlencelerinin babası” olarak görülmesi boşuna değil, Edgar Allan Poe bile, çoğu okur tarafından dedektiflik hikâyeleri yazmaya yönelik bir çaba olarak görülen ve halkın eğlence anlayışını çürütmeye çalışan bir denemesinde Maezel’in satranç oyuncusundan bahsetti.

Satranç oyuncusunun kökeni Barnum ve Poe’nun zamanında çok daha gerilere dayanıyor. Bu konuda en kabul gören düşünce, 18. yüzyıl Avusturya İmparatoriçesi Maria Theresa’nın sarayında Fransız bir mucidin mekanik bir gösteri yaptığı ve Farkas de Kempelen isminde bir mühendisin de onunla yarışmaya karar verdiği. 1819 yılında, üzerinde Londra’da sergilenen bir otomaton satranç oyuncusunun çiziminin yer aldığı broşürde şöyle yazıyordu: “Şu ana kadar gördüklerinizden çok daha şaşırtıcı ve izahı güç etkiler yaratacak bir mekanizmayla döneceğim.” Farkas de Kempelen, gerçekten de sözünde durdu ve bu beyanından altı ay sonra, Türklere özgü kostümlerden giyen ve satranç tahtasının başında oturan bir oyuncuyla döndü. 

Gerçek boyutlu otomaton yaklaşık bir metre genişliğinde, masa vazifesi gören ahşap bir dolabın arkasına oturtulmuştu. Egzotik kıyafetler giydirilen “Türk”ün elinde uzun bir pipo, öteki kolu yastığa dayalıydı. Operatör daha gösteri başlamadan dolabın kapaklarını açıp içinde herhangi bir düzenek bulunmadığını, yani hile yapılmadığını gösterir, ardından satranç oynamak isteyen gönülleri sahneye davet ederdi. Genellikle kazanan “Türk” olurdu. 

“Giydiği başlık ve size yönelttiği kederli başlığıyla Oryantalistlerin hayalindeki büyücü ya da falcıları andıran bir figür,” diye yazar Sussman. Ya da 1988 yapımı Büyük filminde gördüğümüz, satranç oynayan gizemli ve egzotik Zoltar karakterini andırır. 

İmparatoriçe ve beraberindekiler gösteriden çok memnun kaldı. De Kempelen’in ölümünden sonra makineyi satın alan Maelzel 1826 yılında Amerika Birleşik Devletleri’ne geldi ve vefat ettiği 1838 yılına aynı gösteriyi sergilemeye devam etti. “Türk” ise Philadelphia’daki Çin Müzesi’ne götürüldü ancak 1854 yılında çıkan bir yangından sonra kayboldu.

Basit bir eğlence arzusundan 19. yüzyıl başlarındaki bireycilik ve irade ideallerinin yarattığı karmaşık etkileşimlere kadar çok farklı sebeplerden ötürü otomaton satranç oyuncusunun gösterisini izlemeye gelenler oldu. Zira bu tarz otomatonlar teknolojiyle sihir arasında sürekli yer değiştiren sınırların simgesiydi ve Jackson demokrasisinin bireycilik anlayışına kolayca uyum sağladı. İnsanlar otomatonu görmeye gider ve hemen peşi sıra onun nasıl çalıştığı (ya da çalışmadığı) hakkında konuşmaya başlarlardı. Öyle ki, makinenin hâlâ Avrupa’da olduğu 1820’li yıllarda mekanizmanın satranç hamlelerini analiz eden An Attempt to Analyse the Automaton Chess Player of Mr. De Kempelen isimli, kısa bir yazı yayımlandı. Kaleydoskopun mucidi Sir David Brewster ile Walter Scott arasında gerçekleşen 1832 tarihli mektuplaşmalarsa (Letters on Natural Magic) bilimle sihri harmanlayan eğlenceleri incelerken “Türk” ü ele almayı da unutmadı. 

Edgar Allan Poe, Southern Literary Messenger isimli dergide, maharetli bir satranç ustası gibi görünen bu mekanizmanın nasıl işlediğini izah etmeye çalıştı. O sıralar henüz yirmili yaşlarının ortalarında, kariyerinin hemen başındaydı. Öncelikle kendi ismiyle anılacak bir tarz arıyor ve “uslamlama” olarak adlandırdığı bir alanda becerilerini geliştirmeye çalışıyordu. Dedektiflik romanları uzmanı olan Le Roy L. Panek, “Poe’nun dedektif hikâyelerinden önce gelen ve kabiliyetlerini, bir dedektif olarak el yazısı ve kriptografi gibi araçlar üzerinden geliştirmeye çalıştığı bir dizi deneme,” yazdığını belirtir. Otomatondan bahsettiği bu yazılarda sözü geçenin  “Türk” olduğu hemen anlaşılır ve satır araları “nasıl oldu da yapabildi” gibi spekülatif sorularla doludur. 

Mesela bu yazılardan birinde Poe soruşturmasını şöyle başlatır: 

“Mekanizmanın üstündeki açıklıklar bize gösteriyor ki, içi bir dizi makineyle kuşatılmış durumda. İzleyiciler otomatonun her bir parçasını görerek incelemekten gayet memnun. İçerdeki sistemin bu denli eksiksiz bir biçimde sergilenmesiyse elbette makinenin içinde birilerinin saklandığı gibi saçma bir fikri tamamen ortadan kaldırıyor.” 

Fakat yapmış olduğu bu gözlemlere ek olarak insan müdahalesinin şart olduğu sonucuna varır ve şöyle bir mantık yürütür: Salt bir makineden ibaret olsaydı rakibine karşı her zaman kazanması gerekirdi ama bunun zaman zaman yenildiği oluyor. Üstelik dolabın şekli, boyutları ve işleyişi da içinde birinin saklanmasına gayet uygun. 

Ama ne yazık ki, Poe’nun ortaya koymuş olduğu muhakeme pek özgün sayılmazdı. Genellikle Brewster’in çalışmalarından dayanak alıyor ya da Baltimore gazetelerinden kaynak materyal topluyordu – mesela bu gazetelerden birinde, “gençlerin dolaptan birinin çıktığını gördükleri,” iddia edilmişti. Fakat bağlamı ya da kaynağı ne olursa olsun Poe’nun denemesi, o sıralar elit sınıfın akademik uğraşlarından biri olarak görülen bilimin, zaman içerisinde halk kitlelerine inmesine öncülük eden sürecin büyüleyici örneklerinden biriydi. Otomatonun nasıl işlediğine dair fikirleri kesinlikle kusursuz ya da tam anlamıyla özgün değildi ama yarattığı yazım tarzı (yarattığı bulmacayı andıran bir merak duygusu, rahat okunan akıcı bir dil, hemen hemen herkesin anlayabileceği kadar basit bir mantık) nedeniyle otomatonun bugün bile çok net bir biçimde hatırlanmasına sebep oldu. Dolayısıyla Sir Arthur Conan Doyle’un Holmes karakterini yaratırken Poe ve dedektifi C. Auguste Dupin’den feyz alması şaşırtıcı değildi.

Otomaton hem popülerdi hem de günümüzde makine öğrenimi ve yapay zekâ hangi sebeplerden ötürü kaygı vericiyse aynı nedenler dolayısıyla 19. yüzyıl toplumu için kaygı vericiydi. Zira bu yalnızca dans eden ya da önündeki topları hareket ettirebilen bir mekanizmadan ibaret değildi. Düşünerek hareket ediyor, zaman zaman durumu muhakeme edip gidişatı kontrol altına alıyor, hatta belki de üstünlük sağlayabiliyormuş gibi görünüyordu. Stephen P. Rice’ın da izah ettiği gibi,

“19. yüzyıla üstünkörü şöyle bir bakmak bile makineleşmenin, daha doğrusu insan ve makine arasındaki üretken ilişkinin nasıl bir tedirginlik yarattığını, uzun süren, zaman zaman da şiddetle eş güdümlü giden mücadelelerle sonuçlandığını gözler önüne serer. Hatta daha 18. yüzyıl başlarında bile durum öylesine ciddi ele alınır ki, “sınıf anlayışı” bile artık “makine problemiyle” birlikte ele alınmaya başlanır.”

Her en kadar insanlar otomatonların bağımsız bir düşünme sürecine sahip olabileceklerine inanmasalar da, sofistike endüstriyel makinelerin insanların işini ellerinden alabileceği ve insan operatörleri zaman içerisinde insanlıktan çıkarıp düşünen makinelere dönüştürebileceği endişesini uyandıracak kadar iyi işler ortaya koyabileceklerini düşünüyorlardı. Scientific American 1848 yılında, eğlence maksadıyla üretilen otomatonların çok daha önemli, sosyal ve kapitalist bir amaca hizmet ettiğini belirterek şöyle yazdı:

“Bir otomatonun parmağını hareket ettiren mekanik güçle bir örümceğin yerde hızla ilerlemesini sağlayan doğal gücün kombinasyonu günümüzde artık çok daha asil ve faydalı amaçlara uyarlanmıştır. Çağımız, mekanik icatların görkemli ve muhteşem çağıdır.”

Makineler artık insanları eğlendirmek için değil, “insana fayda sağlamak ve topraktan alınan ürünü artırmak için” kullanılıyor. Scientific American dergisinin editörlerinin elbette sanayileşmenin faydalarını ön plana çıkarmak konusunda menfaatleri vardı ancak insan şunu sormadan edemiyor: Şimdi günümüze gelip mekanik güçlerin dünya çapında nasıl kullanıldığına şahitlik etseler acaba makinelerin faydasına olan bu mutlak inançları için ne düşünürlerdi? 

Çeviren: Fulya Kılınçarslan

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Agorafobik Bir Fotoğrafçının Beklenmed..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

31 Temmuz 2025

Geoff Dyer ile Hayatındaki Kitaplar Üs..

Konforu kitaplarda aramıyorum, bunun için hafızalı köpük yastığım var. Okumaya dair en eski anım bademciklerimi aldırırken okuduğum Beatrix Potter. Kitaplarını ne denli sevdiğimi söylememe gerek yok çünkü herkes seviyor. Yine de şu konuya değinmeden geçemeye..

Devamı..

Fantastik Siyaset Çağı

Livia Gershon

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024