Defterindeki Yüz
23 Temmuz 2019 Öykü

Defterindeki Yüz


Twitter'da Paylaş
0

Tanıdığım en tuhaf yazardı.  Onu geçen gün ağlarken gördüğümde buna yeniden karar verdim.  Neden ağladığını sordum, aldığım cevaba baktım kaldım öylece.

“Yeni öyküm için,” dedi.

“Aşk acısı çeken bir adamı yazıyorum, o yüzden onun gibi olmaya çalışıyorum.”

“İyi de,” dedim, “her aşk acısı çeken ağlar mı?”

“Ağlamaz tabii ama benim karakterim ağlıyor,” dedi.

“Ağlayınca aşkı daha gerçek yaşadığını sanıyor, o yüzden geceleri evine gittiğinde kendi kendine ağlama seansları düzenliyor, karşısına âşık olduğu kadının fotoğrafını koyuyor ve ağlıyor. Sadece ağlıyor. Ben de ağlamayı anlamak, sonra ağlamayı yazmak istiyorum. O yüzden de ağlıyorum. Aslında çok basit,” dedi.

 

Sonraki günler yine gördüm onu. Üzerindeki bulanık hava aynı duruyordu. Koyu renkli bir şeyler giymiş, gözyaşlarını üstünde taşıyor gibiydi. Çevresindeki hiç kimseyle konuşmuyor, öylece uzaklara bakıyor, arada çıkardığı defterine notlar alıyordu. Kasabanın delisine çıkmıştı adı. Herkes ona alışmıştı. Bir dediği bir dediğini tutmuyor, sürekli  başka biri gibi davranıyordu.

Yazdığı kitaplar bir yerlerde övgüler alıyor, başka yerlerde yerden yere vuruluyordu ama bunların hiçbiri kasabaya kadar ulaşmadığından, kafası rahattı. Yeni çıkan kitabına şöyle bir bakar, yazdığı, insanların arasına karışan metinleriyle de ilgilenmezdi. Ona göre yazılmış olan kendinden çıkmış, sayısını, varlığını, yokluğunu bilmediği birileri tarafından  dikkate alınmış ya da alınmamıştı ve bunların hiçbirinin onun için bir önemi yoktu. Yazmış olması, kendisinin önce giyindiği, sonra soyunduğu karakterler demekti ve henüz giyinmediği karakterleri düşündükçe geride bıraktıklarının neredeyse önemsiz olduğuna inanırdı.

Bir gün kasabaya gelen bir yabancıya adını söylediğinde, “Ama siz yoksa şu son kitabı çok konuşulan şu yazar değil misiniz?” demişti de, “Hmm, kim, bilmem isim benzerliğidir herhalde,” diyerek usulca yanından ayrılmıştı yabancının. Kasabada bunun duyulmasına, huzurunun kaçmasına hiç ama hiç gerek yoktu ve bununla uğraşamayacak kadar çok doluydu zihni. Hatta bir dönem yaptığı gibi pek çok sahte isimle kitaplarını yayınlatmayı da çok düşünmüştü –kim bilir o yazarların adı neydi ve kimbilir o kitaplar nerdedir şimdi diye şöyle bir düşünmüştü–ama sonra bunu düşündüğü için bile utanmıştı kendisinden.

Yazılan yazılmıştı işte, karşısına geçip, yazılanı kendisinin kılıp, ellerinde tutup, bunu ben yazdım diye bağırmanın anlamı yoktu. Üstelik o sadece bir taşıyıcıydı. Kimlik taşıyıcısı. İnsan taşıyıcısı. Hayat taşıyıcısı. Taşıyıcı demişken geçen gün yazdığı hamal gelmişti aklına. Hamalı yazmak için –taşıyacak başka bir şeyi olmadığı için– evindeki tüm kitapları kocaman bir tekerlekli sandalyeye dizmiş, sonra onları  sokak sokak taşımıştı. “Nereye götürüyorsun kitapları?” demişti, yoldakiler de, “Yeni bir ev buldum, oraya götürüyorum, kargo falan çok tutar şimdi, bu yöntemi buldum,” diye cevaplamıştı. Tuhaf tuhaf bakmıştı mahalledekiler ona.

Benimle sırrını paylaştığı için ben artık tuhaf karşılamayı bırakmış, aksine, “Acaba yine neyin öyküsünü yazıyor?” diye düşünmüştüm. Sahaf öyküsü mü, kütüphaneci öyküsü mü derken bir gün  defterinde yeni öyküsünü gösterdiğinde anlamıştım, hamal kimliğini yazdığını. “Şimdi diyeceksin öyküdeki hamal kitap taşımıyor, ev eşyası taşıyor ama kendime o kadar da eziyet etmeyeyim dedim,” demişti. Katıla katıla gülmüştü sonra. Katıla katıla. “Yani şu yazarlara sorulan kendinizi mi yazdınız sorusu vardır ya, işte onun cevabını kendi kendime de vermiş oluyorum,” demişti. “Kendimim desem, hangi kendimden bahsedeceğim? O karaktere bürünüyorum desem, kim inanır, üstelik ben kimi inandırmak isterim? Üstelik ben sahiden hangisiyim?” diye art arda kendisine sorulacak olası soruları sormuş, sonra da “ben bir garip yazarım,” diye diye gitmişti yanımdan.

Başka bir gün geldiğinde ise kimse onu bulmadığı için, ona bu soruları sormadığı için nasıl bir rahatlama yaşadığını söylemişti bana. Olur da gazetelere çıkarsa, bu eğitim seviyesi yüksek kasabada birilerinin o gazetedeki resimden onu tanıyacaklarını ve sonra yine başının ağrıyacağını, bütün bu olasıkların gerçekleşmesine engel olmak için bu kez söyleşiye gideceği gün kasabadaki yoksul   halinden bambaşka görünmesi gerektiğini, bunu da bir söyleşi için yapamayacak kadar başka karakterlerle dolu olduğunu söylemişti yine. “Bunu yaparsam ancak ve ancak yoksul bir kasaba yazarının şehirli yazara dönüşümü öyküsünü yazmak için yaparım,” demiş, “ama ben koşulların beni içine soktukları durumların değil, kendi yaratmak istediğim durumların öyküsünü yazıyorum, o nedenle de bana gelen bu emirvaki öyküyü de yazmayı reddederim,” diye de eklemişti.

Ne zor bir insandı bu yazar böyle. Ama bir yandan da bir o kadar eğlenceliydi ve bunca kasabalının içinde arkadaşı hatta ve hatta sırdaşı olarak beni seçtiği için sevinmiyor da değildim. Sakin sessiz mizacımla esasen benim de kasabada çok arkadaşım yoktu, evden işe, işten eve geçirdiğim bir hayatım vardı ve bu halimle beni sakıncasız bulmuş olmalı diye düşünmüştüm. Hani kalkıp da onun yazar olduğunu söyleyecek bir arkadaşım bile yoktu. Eşime de söylemek aklıma gelmemişti ki ben zaten bunun onunla benim aramda bir sır olmasından son derece memnundum.

Kendimi tarihe tanıklık ediyor gibi hissediyordum. Belki tarih onun adını büyük harflerle yazacaktı ama ben bu büyük harflerle ilgilenmeyen o yazarın yazma serüveninin gün be gün tanığı olan tek insan olacaktım. Bunları düşündüğüm için kendimden utanmadım da değil, o ki, o yazar haliyle, sadece kendisinin aracı rolünden bahsederken, ben kalkıp da buna tanık olan tek insan olma durumuyla övünebiliyordum. Daha ondan öğreneceğim çok şey vardı, hem de çok şey.

Ben bu  uzak sahil kasabasında deniz kenarında oturmuş bunları düşünürken, karşımda onu damatlık kıyafetiyle görünce az daha oturduğum banktan yere düşecektim. “Hayırdır,” dedim. “Hayırdır? Düğüne mi gidiyorsun?” Sorduğum sorunun saçmalığını sorduktan sonra fark ettim.

O kasabalılarla iletişim kurmadığı gibi, kursa bile, bir düğüne davet edilse bile, bu daveti ancak bir öykü karakterine giydirecek kadar uzaktı hayattan. O eylemleriyle, davranış biçimleriyle, insanların, toplumların yaşayış biçimleriyle ancak yazınsal dünyasında ilgilenir, onların içine karışmadan onları yaşardı. Zaten bu karakterlerin rollerini giymesinin altında da bu yatardı.

Onun kendi dünyasındaki yaşamının çokluğu,  bir insanla konuşmasını, ya da  bir düğün eğlencesinde göbek atmasını gerekli kılmıyordu. Tüm bunları bilerek ona “düğüne mi gidiyorsun?” diye sormak da bu yüzden saçmalığın daniskasıydı. Verdiği cevaba inanıp inanmamak arasında kalmam da bundandı. “Bekir Bey’in oğlu evleniyormuş, çok ısrar ettiler, Uzak kasabasına gideceğim, geç kaldım hatta,” diyerek hızla yanımdan ayrılmaya yeltenmişti ki tutmuştum kolundan. “Bekir Bey de kim? Çocukluk arkadaşın falan mı? Üstelik Uzak kasabası da nerde? Yakınlarda öyle bir kasaba yok, benim bilmediğim uzak bir yere mi gidiyorsun?” Bu kez tuhaf tuhaf bakma sırası ona gelmişti. Bana bakıyor ama beni görmüyordu.  Uzaklara, boşluğa bakıyor gibi baktı bana yeniden.

Defterini çıkardı, sayfaları çevirdi, hızlı hızlı yazılmış kelimelerin ortasında Uzak kelimesini seçince, anladım. Katıla katıla gülmeye başladım. O kafasını kaşıyordu. Bana ne cevap vereceğini bilmez bu durumundan onu kurtarmak için aldım sözü yeniden. “İlahi, bir an gerçek sandım, ne bileyim alıştım rollerine bürünmene ama yani seni hiç damatlıkla da görmemiştim, mazur gör bu şaşkınlığımı” dedim ona. “Tabii ya, Bekir Bey gerçekten vardır, sen de  Uzak kasabasına gidiyorsundur, üstelik bu kasaba da otuz kilometre uzaklıktadır, değil mi?” “Aa, nerden bildin 30 km’yi,” dedi. “Hakikaten de 30 km ilerde Uzak.” Çok üç kağıtçıydım, defterinde görmüştüm 30 km yazdığını. “Yoksa daha önce sende mi gittin Uzak kasabasına?” dedi, bana. Bu kez “benimle dalga mı geçiyor?” diye baktım yüzüne.

Hakikaten deliydi galiba bu yazar, kasaba halkı bir şey biliyor da söylüyordu. Hem benimle yazma sırlarını paylaşıyor, hem de karşımda  benimle oyun oynuyordu. Bir yanım böyle söylüyordu ama diğer yanım da onun yüzüne bakıyor ve bu yüzde oyun falan görmüyordu. Oynamazdı ki bu yazar. Sadece düşünür, yaratır, giyinir, soyunur ve yazardı. “Hayır yani, eğer gidildiyse benim başka bir yere gitmem gerekir. Ondan soruyorum.”

Onun ne demek istediğini sonradan anladım, ben. “Biliyor musun,” demişti. “Ben bazen bu giyindiklerimi yazıyorum, ama bazen ve çoğunlukla da rüyalarımı yazıyorum. Neden diyeceksin, çünkü insanlar aynı rüyaları görmezler değil mi? Eğer ki ben o rüyayı görüyorsam, rüya sadece benimdir ve sadece benimse ben onu yazdığımda benden başkasının onu yazma ihtimalinin olmaması gerekir. O yüzden şimdi sen Uzak kasabasının otuz kilometre olduğunu biliyorsan, acaba diyorum, ben oraya  gitmekten vaz mı geçsem? Demek ki benden önce keşfedilmiş bir yer. Ben onu yaratmadan önce.” Sonunda baklayı ağzından çıkarmıştı.  Uzak kasabası diye  bir  yer yoktu. Onu yazar yaratmıştı. Yine kafasını kaşıdı, yanımdaki banka oturdu. Benim sorularımı duymaz olduğunu anladım bir süre sonra.

O yazdı, ben onu seyrettim. Ben onu seyrettim, o yazdı. O benim farkımda bile değildi. Anlamıştım artık. Yazar bu dünyada yaşamıyordu. Hem bu kadar hayatın dışında olup hem de nasıl bu kadar hayatın içinde karakterler yarattığını anlamak için onun dünyasına girmek gerekliydi ve ona bu kadar yakın olan, onunla gün aşırı konuşan ben bile onun dünyasına girmiş sayamazdım kendimi. Ne zaman ki yeni bir kıyafet giydiğinde onun ne yazdığını anlayabilir hale gelirdim, işte o zaman onun dünyasına girmiş sayabilirdim kendimi. Ama bugünkü girişimim, bir düğün kıyafetine yönelik girişimim onun dünyasına değil adım atmak, o dünyanın kıyısından bile geçemediğimi gösteriyordu bana.

Bir insan tanımak için onunla aynı fiziksel alanı paylaşmak yeterli olmuyordu işte. Kendi kendime ders veriyor, kendi kendime dersler çıkarıyordum. Beni de mi deli etmişti yazar, yoksa? Kendi kendime konuşuyordum ben de onun yaptığı gibi. Bir defter taşısam iyi olacaktı belki de. O başkalarını yazardı, ben de yazarı yazardım. Olmaz mıydı? Zaten yazar bu çoklu kişiliğiyle benim için her gün bir başka hikaye demekti. Ama o zaman onun hikayelerini çalıyor olmaz mıydım? Ben en iyisi iş yerimden vazgeçmemeli, yazar rolüne soyunmamalıydım. Keza bunu onun kadar iyi yapabileceğimden asla emin değildim. Aklıma yazmak için yazardan başka bir şeyin gelmemesi bile bunun kanıtı gibiydi.

Önümüzden sayısız kuş geçti, denize kondu, denizden kalktı, deniz dalgalandı, birkaç küçük balıkçı teknesi göründü, balıkçılar bize baktı, birbirlerine bir şeyler söyledi, yeniden tekneye döndü, ufukta kayboldu, güneş battı, bulutlar karardı, akşam inmeye yakın, yazar, yazdıklarını göremez olsa gerek, ayaklandı. Küçük bir gök parıltısı henüz yüzümüzü de, defterini de seçmeye yetiyordu. “Düğün bitti mi?” dedim. Artık onun diliyle konuşmaya başlamıştım.

O  kendi dünyasıyla, kendisinin ve yazdıklarının arasında bu dili yarattıysa ve beni bu üçlü dünyaya ortak ettiyse, bana ancak bu dünyayı kabul etmek ve sonra bu dünyaya ortak olmak düşmeliydi. Saatlerdir onu izleyen yazarın arkadaşı olarak ben bunu yapmalıydım. Gülümsedi. Bu gülümseyişiyle sanki yeniden “dünyama hoşgeldin” der gibiydi. Gülümsedim geri. “Hoşbuldum.”

Geciktim, kusura bakma.  Malum, yapılacak işler, ev, iş, çocuklar derken her zaman senin  dünyanda olamıyorum.  Söylemedim tabii.  Ama  hissettiklerim  bunlardı.  “Gitmedim düğüne,” dedi. “Bekir Bey’in oğlunun evleneceği kız son anda evlenmekten vazgeçmiş, kaçmış düğünden. Ben giderken yolda Ali Bey’lere rastladım, o söyledi. Öyle olunca da, benim damatlık kıyafeti yabana gitmesin dedim, malum onca para, almadım ama kiraladım sonuçta, yabana mı gidecek Uzak kasabasının hikâayesi?"

Önce geri geldim, hani şu benim âşık olduğum kadın vardı ya, Hülya, seslendim, yeter ağladığım, dedim, yeter, Uzak’a gidiyoruz birlikte. ‘Ne kadar uzak?’ dedi. Çok değil, dedim. Orda en azından bir kır kahvesinde karşılıklı çay içeceğiz, haydi giy en güzel kıyafetini, dedim. İkiletmedi Hülya. Hiç itiraz etmedi. Aslında biliyor musun, belki de ben şimdiye kadar ağlamak yerine, benim Ayhan’ı –ay pardon– yani ben Hülya’ya açılsaydım şimdiye kadar, belki de biz çoktan mutlu olurduk onunla. Bugün Hülya’nın tavırlarından ben onu anladım. Boşu boşuna ağlamış benim Ayhan. Olsun, dedim.” Ayhan’dan mı bahsetsem, ondan mı bilemeyerek, “Sen,” dedim, “acını çektin, sonunda kavuşmuşsun bak Hülya’na. Bekir Bey’in oğlunun düğününden daha iyisi olmuş gerçekten. İyi ki kaçmış o kız düğünden.”

Söylediklerimi ben mi söylüyorum diye kararan denize baktım, denizin ışıltısının aksinden yüzüme doğru esen rüzgarın içindeki kelimeler, tabii, diyordu, sen söyledin. Üstelik şimdi ne güzel arkadaşı oldun yazar Ayhan’ın. Ah, deniz, dedim, Ayhan gidecek ama. Ayhan bugünün Hülya’sının Ayhan’ı. O gidince, ben böyle tek başıma kalmam değil mi bu hiç konuşmadığım kasaba halkıyla?

"Yok," dedi, "deniz. Ayhan gidecek ama sonra başkası gelecek yerine. Yazar, hep başkasını getirecek ama siz ikiniz daim olacaksınız bu arkadaşlıkta."

Karanlığın çöktüğü denizin ışıltısına gülümsedim. Ayhan’a baktım, gülümsedim.

Tam gidiyorken, Ayhan’ın yine defterine gömüldüğünü gördüm. “Ne yapıyorsun?” dedim.

“Hülya’yı  çiziyorum,” dedi.

Gittik sonra.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR