Delilik ile Dâhilik Arasında Bir Hayat: Bir Şizofrenin Yaşamı
21 Nisan 2019 Edebiyat

Delilik ile Dâhilik Arasında Bir Hayat: Bir Şizofrenin Yaşamı


Twitter'da Paylaş
0

Kontrol edilemeyen yangınlar çıkacak ve sokaklar yüzlerce, belki de binlerce insan cesediyle kaplanacak.

Felsefe ve hukuk eğitimi almış, psikanalist Elyn R. Saks’ın özyaşamöyküsü olan Bir Şizofrenin Yaşamı adlı kitabı Say Yayıncılık tarafından yayınlandı. Funda Sezer’in Türkçeleştirdiği kitabın editörlüğünü Levent Çeviker üstleniyor. Bir Şizofrenin Yaşamı, hayatının büyük bir kısmını akıl hastalığına direnerek ve onu gizlemeye çalışarak geçirmiş; aynı zamanda akıl hastaları hakları savunusu olan Elyn R. Saks’ın nasıl intihara meyilli bir “deli”ye dönüştüğünün ve nasıl kontrol altına aldığının hikâyesidir.

Aşağıda, bu hikâyenin “Giriş” kısmını Saks’ın anlatımıyla sizlere sunuyoruz:

Elyn R. Saks

Bir cuma gecesi saat on. Yale hukuk fakültesi kütüphanesinde iki sınıf arkadaşımla birlikte oturuyoruz. Arkadaşlarım orada olmaktan pek memnun değiller; ne de olsa hafta sonu burada olmak yerine birçok eğlenceli şey yapıyor olabilirlerdi. Ama ben küçük çalışma grubu toplantımızı yapmamız konusunda kararlıyım. Bir dava mütalaası ödevimiz var; bu ödevi yapmalıyız, onu bitirmeliyiz, bu işi bitirmemiz gerek, mutlaka olmalı... Durun bir dakika. Yo, yo bekleyin. “Dava mütalaaları Tanrı’dan gelen felaketlerdir,” diyorum herkese. “Önemli noktalara parmak basarlar. Nokta kafanızın üzerindedir. Daha önce birini öldürmüş müydünüz?”

Çalışma arkadaşlarım, sanki ben ya da kendileri suratlarına bir kova buzlu su yemiş gibi bana bakıyorlar. “Şaka yapıyorsun herhalde,” diyor biri. “Sen neden bahsediyorsun, Elyn?” diye soruyor diğeri.

“Şey, her zamanki şeylerden. Cennet ve cehennemden. Kim nedir, ne kimdir? Hey, öyle değil mi?” diyorum sandalyemden fırlayıp kalkarken. “Hadi, çatıya çıkalım!”

Yerimden fırlayarak en yakındaki büyük pencereye koşup tırmanıyorum ve çatıya çıkıyorum, gönülsüz suç ortaklarım da birkaç dakika sonra peşimden geliyor. “İşte gerçek ben buyum!” diye ilan ediyorum herkese, kollarımı başımın üzerinde sallayarak. “İşte, gelin de Florida limon ağacına bakın! İşte, gelin de Florida’nın sarı çiçekli dallarına bakın! Limon orada yetiştirilir. İblislerin olduğu yerdir orası. Hey millet, sizin sorununuz nedir?”

“Beni korkutuyorsun,” diyor arkadaşlarımdan biri. Tereddütle geçen birkaç dakikanın ardından, “Ben içeri giriyorum,” diyor diğeri. İkisi de korkmuş vaziyette. Acaba hayalet falan mı gördüler? Hey, durun bir dakika – itiş kakış pencereden geçip içeri girmeye çalışıyorlar.

“Neden içeri giriyorsunuz?” diye soruyorum. Ama onlar çoktan içeri girmişler bile ve ben yalnızım. Birkaç dakika sonra, biraz gönülsüzce de olsa pencereden geçip içeri giriyorum.

Hepimiz yeniden masa başına geçtiğimizde, ders kitaplarımı üst üste dizerek küçük bir kule yapıyorum ve notlarımı yeniden düzenliyorum. Sonra onları yine düzenliyorum. Sorunun ne olduğunu görebiliyorum ama çözümünü bulamıyorum. Bu çok üzücü. “Bilmem siz de benim gibi kelimelerin sayfalarda hoplayıp zıpladıklarının farkında mısınız?” diyorum. “Sanırım birisi benim davalarla ilgili notlarıma sızmış. Bağlantıları, tüm eklemeleri iyice incelememiz lazım. Gerçi ben eklemlere inanmam. Ama bedenimizi bir arada tuttukları da bir gerçek.” Önümdeki kâğıtlardan kafamı kaldırdığımda iki arkadaşımın da gözlerini dikmiş bana baktıklarını görüyorum. “Benim... benim gitmem gerek,” diyor biri. “Benim de,” diyor diğeri. Eşyalarını aceleyle toplayıp oradan ayrılırken gergin görünüyorlar, daha sonra bir yerlerde görüşürüz ve ödevi o zaman bitiririz diye hiçbir kesinliği olmayan bir söz veriyorlar.

Gece yarısını iyice geçene dek, kütüphanenin dolu raflarının arasında yere oturup kendi kendime bir şeyler mırıldanarak saklanıyorum. Etraf sessizleşiyor. Işıklar söndürülüyor. İçeride kilitli kalmaktan korkarak aceleyle seğirtiyorum ve güvenlik görevlileri tarafından görülmemek için başım önde, karanlık kütüphaneden çıkıyorum. Dışarısı karanlık. Yurda geri dönerken kötü hisler yaşıyorum ve oraya vardığımda da zaten uyuyamıyorum. Kafamın içinde bir dolu gürültü var. Kafamın içi limonlarla, dava mütalaalarıyla ve sorumlusu olacağım toplu katliamlarla dolu. Çalışmam gerekiyor. Çalışamıyorum. Düşünemiyorum.

Ertesi gün panik yaşıyorum ve ek süre için yalvarmak üzere Profesör M’ye koşuyorum. “Dava mütalaası materyallerine sızılmış,” diyorum ona. “Hepsi hoplayıp zıplıyor. Boyum uzun olduğu için eskiden uzun atlamada iyiydim. Düşüyorum. İnsanlar bir şeyler ekleyip sonra benim kabahatim olduğunu söylüyorlar. Ben eskiden Tanrı’ydım ama rütbem indirildi.” Kollarımı kuşkanadı gibi açıp ofisin içinde fırıl fırıl dönerek Florida meyve suyu reklam müziğini söylemeye başlıyorum.

Profesör M. bana bakıyor. Suratındaki o bakışın anlamını bir türlü çözemiyorum. Acaba o da mı benden korktu? Acaba ona güvenebilir miyim? “Senin için endişeliyim, Elyn,” diyor. Gerçekten de öyle mi? “Burada biraz işim var ama belki sonra benimle gelip ailemle birlikte akşam yemeği yersin. Olur mu?”

“Elbette!” diyorum. “Siz işinizi bitirene kadar ben hemen şuracıkta, çatıda olacağım!” Ben yine zar zor bir çatıya tırmanırken o beni izliyor. Orası bana olunması gereken en doğru yer gibi geliyor. Çatıda bulduğum elli veya atmış santimlik gevşek telefon telinden kendime çok hoş bir kemer yapıyorum. Sonra uzun, çok güzel bir çivi buluyorum; çivi on veya on beş santim uzunluğunda, onu cebime atıyorum. İnsanın ne zaman korunmaya ihtiyaç duyacağı bilinmez.

Profesör M.’nin evindeki akşam yemeği elbette pek iyi gitmiyor. Detaylar çok ama çok sıkıcı; sanırım üç saat sonra kendimi, Yale-New Haven Hastanesi acil servisinde telden kemerimi ona bayıldığını söyleyen çok nazik bir görevliye teslim ederken bulduğumu söylemem yeterli olur. Yoo, nadide çivimden vazgeçecek değilim tabii ki. Elimi cebime sokup çiviyi avucumun içine alıyorum. “Beni öldürmeye çalışan birileri var,” diyorum ona. “Şimdiye dek beni birçok kez öldürdüler zaten. Dikkatli ol, sana da bulaşabilir.” Adam sadece başını sallıyor.

Doktor odaya yanında destek güçle giriyor. Yanında başka bir görevli daha var ama bu o kadar nazik biri değil; beni tatlı sözlerle ikna etmeye ya da çivimin bende kalmasına izin vermeye hiç niyeti yok. Çiviyi parmaklarımın arasından çekip almayı başardığı anda hapı yutuyorum. Birkaç saniye içinde, doktor ve acil servis haydutlarından oluşan ekibi hep birlikte üzerime saldırıp beni yakalıyorlar, oturduğum sandalyeden beni neredeyse tavana kadar kaldırıp en yakındaki yatağa öylesine sert bir şekilde indiriyorlar ki başımın üzerinde yıldızlar uçuşuyor. Sonra kalın kayışlarla her iki bacağımı ve kolumu metal yatağa bağlıyorlar.

Benden daha önce hiç duymadığım bir ses yükseliyor; yarı inleme, yarı çığlık, neredeyse insansı denemeyecek, dehşet dolu bir ses bu. Ve aynı ses tekrar duyuluyor, karnımın ta içinde bir yerlerden hiddetle yükselip gırtlağımı jilet gibi doğrayıp geçiyor. Çok geçmeden bana dayatılan acı bir sıvıyı yutmamak için dişlerimi sımsıkı kenetleyerek mani olmaya çalışmama rağmen bunu başaramıyorum, öğürüyorum ve adeta boğuluyorum. Onu bana zorla yutturuyorlar. Zorla.

Bugüne dek payıma düşen kâbuslar bana çok ter döktürdü ve bu yattığım ilk hastane değil. Ama şimdiye kadarkilerin en kötüsü bu. Kayışlarla tamamen zapt edilmiş, hareket edemez ve uyuşturulmuş bir haldeyim ve kayıp gittiğimi hissediyorum. En sonunda gücüm tükendi. A, şuraya bak, kapının diğer tarafında, pencereden bana bakan biri var, kim o? Gerçek bir insan mı? Ben raptiyenin ucuna geçirilmiş küçük bir böcek gibiyim, biri tepemde durmuş kafamı kopartmayı düşünürken çaresizce kıvranıp duruyorum.

Biri beni izliyor. Bir şey beni izliyor. Uzun yıllardan beri bu anı bekliyordu, bana sataşıyor, ileride olacaklara dair bana fragmanlar gönderiyordu hep. Önceden ona hep karşı koyabilmiş, o geri çekilene dek ona karşı direnebilmiştim; tamamen olmasa bile, büyük oranda, ta ki o yalnızca yana doğru baktığımda gözüme takılan, tam gözümün ucuna yerleşmiş küçük hain bir beneğe benzeyen bir şey haline dönüşene dek.

Ama şimdi, kollarım ve bacaklarım metal bir yatağa bağlı, kolum kanadım kırık bir halde bilincim pis bir su birikintisinin içine batarken ve çaldırmaya çalıştığım alarmlara aldıracak kimse yokken, artık daha fazla yapacak bir şey yok. Benim yapabileceğim bir şey yok. Kontrol edilemeyen yangınlar çıkacak ve sokaklar yüzlerce, belki de binlerce insan cesediyle kaplanacak. Ve bunların hepsi, ama hepsi benim suçum olacak.

Elyn R. Saks, Bir Şizofrenin Yaşamı, Çeviren: Funda Sezer, Say Yayınları, 2019


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR