Delilik Öyküleri Öykü Dizisi
21 Ağustos 2019 Öykü Yazıları Öykü

Delilik Öyküleri Öykü Dizisi


Twitter'da Paylaş
0

Üçüncü Kısım: Her Şey Hızla Eskiye Dönüyor

Şimdi. Berkcan Güven’in YouTube kanalındaki programına çıktıktan sonra hayatımda bazı değişiklikler oldu. Sosyal medya hesaplarımın falan olmadığını herhalde söylememe gerek yoktur. Ama işyerindeki arkadaşlar “hashtag” olduğumu söylediler. Bu “manyak” bir şeymiş. Manyakmışım resmen. Manyak yıkmışım ortalığı. Manyak konuşuluyormuşum. İnsanlar videodan kesitler alıp birbirlerine atıyorlarmış, yüz ifadelerim ve konuşmalarım GIF olmuş, cümlelerim kimi hesapların başköşesine sabitlenmiş. Gerçekten enteresan. Sokakta beni tanıyanlar oluyordu. Nerede çalıştığımı bilmedikleri için şanslıydım. Patron, böyle şaklabanlıklarla içli dışlı olduğumu görmemeliydi. Ama şaşırdığım bir şey vardı, herkes kafaya alıyordu beni. Kimse inanmamıştı hapse düşmek istediğime. “Kral,” diyorlardı, “kral ne yaptın ya? Böyle de komik olunmaz ki. Hapis ha, ne güldürdün bizi be.” Stand-up falan mı yapmıştım ben farkında olmadan. Hepimiz bir şeyleri istiyorduk, ben de hayatımın geri kalanını bir koğuşta geçirmek istiyordum. Bunda bu kadar komik ne vardı ki? Sonuçta her şey bir maytap gibi aniden parladı ve sönüp gidiverdi. Birkaç hafta sonra tekrar ünsüz hayatıma geri dönmüştüm. Dönmüştüm de elimde hâlâ bir plan yoktu. Program işi patlamıştı ve ciddiye alınmamıştım. Halbuki umudum vardı. Birilerini bulabileceğime inanmıştım. Eh, bir başına kalmıştım yine bu şanlı yolda. Derken, bütün bunları takip eden günlerden bir gün, aklımda Edison’un ampulü şrrrak diye yanıverdi.

Hikâyemin ortasında, size hayatımın kadınını anlatacağım. Beni ben olduğum için ve olduğum gibi kabul eden, evirip çevirmeye çalışmayan, yargılamayan, aslına bakarsanız beni pek de iplemeyen tek kadını, Selma’yı dinleyeceksiniz. Edison’un ampulü umurumda bile değil, benim Selma’m var. En azından vardı.

Selma’yla yaşlarımız çok daha küçükken tanıştık. Öyle aman aman, filmlere falan konu olacak bir tanışma hikâyesi beklemeyin. Üniversitenin ilk yılıydı. Babam ve annem çoktan ölmüştü. Teyzem ve anneannem bakıyordu bana. Onlara bir şekilde borcumu ödemem gerekiyor gibi hissediyordum ve öyle böyle kendimi, başka bir şehirde ortalama bir üniversiteye sokmuştum. Bundan inanın daha fazla bahsetmek istemiyorum. Üniversite deyince bile midem bulanıyor. Bana göre değildi okumak. Bunun hep farkındaydım. Okumayı sevmiyordum. Bana bir şeyler öğretilmesinden hoşlanmıyordum. Öğrenmek istediklerimi kendi isteğimle kendi istediğim zaman öğrenebilmeliydim.

Selma’yla ortak bir arkadaş grubumuz vardı ve o her zaman deli dolu bir kızdı. Farklı bölümlerde okuyorduk ama okula pek gelmezdi. Geldiği zamanlarda kafası ya zaten hâlâ güzel olurdu ya da feci şekilde akşam kalmaydı. Litrelerce kahve içerek derslerin bitmesini bekler, yanımızdayken pek konuşmaz, bol bol sigara içer ve neredeyse hiçbir şey yemezdi. Üstüne başına da pek bakmazdı açıkçası ama bugüne kadar gördüğüm en güzel kızdı. Kocaman siyah gözleri vardı. İnce ve kemikli bir yüzü, yine ince ama öpülesi canlı renkli dudakları, yenmiş tırnaklı minicik elleri ve bir erkeğin memnuniyetle ve şükürle arasında uzun uzun vakit geçirmek isteyeceği dolgun poposuyla, Olimpos’tan biz fanilerin arasında bırakılmış bir tanrıçayı andırıyordu.

Ben başlarda biraz daha sakin bir çocuktum. Her zaman kafam bozuk ve canım sıkkındı ama sakindim işte. Ne bileyim, bir şekilde bugünkü İlhan değildim. Bugünkü İlhan olmamda zaten Selma’nın payı büyüktür. Göreceksiniz. Bana hayatı istediğim gibi yaşamayı, istediğim gibi algılamayı ve yaptıklarımdan, eh, en azından kendime yaptıklarımdan, asla pişman olmamayı o öğretti. Yani anlayacağınız, başlarda onun dikkatini hiç çekmediğimi biliyordum. Ta ki bir akşam, arkadaş grubumuzdan birinin doğum günü için bir evde toplanana kadar. Açıkçası Selma’nın bu tür saçmalıklara iştirak edecek son insan olması sebebiyle, onun gelmesini hiç mi hiç beklemiyordum. Çünkü resmen pasta kesip birkaç bira içecek, grubumuzdan olmayan diğer çocukların dedikodusunu yapacak ve sonunda da evli evine köylü köyüne diyecektik. Aman ne eğlence! Aman ne üniversite! Aman ne gençlik! Biliyorsunuz işte, siz de yaşadınız, herkesin boktan ve kendini oraya ait hissetmediği arkadaş gruplarının içine düşmüşlüğü vardır. Fakat Selma geldi o gün. Üstelik pek bir farklı geldi. O kadar anlayamamıştım ki o kadar olsun. Biraz makyaj yapmıştı. Üstünde, daha önce hiç giymiş miydi bilmiyorum bile, petrol yeşili bir elbise vardı ve ayaklarındaki yırtık pırtık siyah Converse’leri bu yeni tarzıyla hiç uyuşmuyordu. Yani bilmezsiniz, Selma, kot pantolon üstüne düz renkli bir tişört veya kazak giyerdi. Hey Allah’ım, onu böyle görünce gülmemek için kendimi çok zor tutmuştum.

Orada vakit hiç geçmeyecek zannediyordum ama geçti. Her zaman olduğu gibi. Hem de güzel geçti. Çünkü Selma’yla gerçekten sohbet etmeye başladık. Yani, “gerçekten” sohbet etmeye başladık. İlk defa okulda yaptığımız hoşbeşlerin dışında, grubun o geceki ortak konuşma alanlarını çok da esnetmeden birebir iletişim kuruyorduk. Ama bir vakit sonra, aklınız almaz, yan yana geçip birbirimizle sadece kendi seçtiğimiz konular hakkında deliler gibi sohbet etmeye başladık. İçki sağ olsun, ağzımın kilidini çözmüştü ve kendimi çok rahat ifade edebiliyordum. Selma zaten insanın kendini rahatça ifade etmesine izin veren bir kızdı. Seni yargılamaz, sevmediği bir konuyu geçiştirmeye veya kapatmaya çalışmaz, sohbeti asla kendine çevirmez ve söylediklerinden kişisel çıkarımlar yapmaya uğraşmazdı. Böylece ne söylersen söyle, sırf sen öyle düşündüğün için onu öyle kabul ederdi ve kendi düşüncesi farklı bile olsa, seni anladığını hissederdin. Mesela Selma’yla asla tartışamazdın. Çünkü düşüncelerin onun umurunda olmazdı pek. Seni sadece anlardı. Doğal, içten, kırıp dökmeyen bir anlayıştı bu. Bazı kırmızı çizgileri vardı sadece. Dünyanın en büyük müzik grubunun Led Zeppelin olduğu gerçeğini onunla tartışamazdın. Sonra büyük bir Borges hayranıydı ve Borges’in üstüne başka hiçbir yazarı koyamazdın. Şiirden pek hazzetmezdi ama Çimen Yaprakları’nın onun için çok ayrı bir yeri vardı. Böyle derinlikli derinlikli örnekler verdiğime bakmayın. Mesela ona göre hamburgere mayonez koyulmazdı. Tavuk döner diye bir şey, ancak sokak hayvanlarına aç kalmamaları için verilebilirdi. Balığın en güzeli lüferdi. Gerçekten içmek istiyorsan da bira falan değil, rakı içmen gerekirdi. Üstelik öyle bir iki kadehle rakıyı piç etmemeli, oturdun mu güzel güzel bir büyüğün dibini görmeliydin. Selma, daha o yaşta içkiye karşı kişisel Berlin Duvarı’nı inşa edebilmişti. Çok içerdi ve zor sarhoş olurdu. İçtiğinden ettiğinden bahsetmeyi sevmezdi ama. Çünkü yaşıtlarımızın “içki limitleri”nden konuşmayı çok sevdiklerini, bunu yaparlarken de birin üstüne beş koymanın fazlasıyla yaygın olduğunu bilirdi. Ona gereksiz gelirdi böyle gösterişler.

Selma’yla o gece çok fazla yakınlık kurduk, kısa zamanda çok fazla şeyden sohbet ettik falan. İlahi bir denklik yaşıyorduk sanki. Bunu sadece ben hissetmemiş olacağım ki, gece iyice ilerleyince, Selma, bana dışarı çıkmak isteyip istemediğimi sordu. İyi ki sordu. Çünkü o zamanın İlhan’ı bunu soramazdı. Kabul ettim. Gruptan izin isteyip evden ayrıldık. Ne düşündükleri ya da arkamızdan ne konuşacakları önemli değildi. Dışarıdaydık ve istediğimiz yere gidebilirdik. Bana sarhoş olup olmadığımı sordu. Doğruyu söyledim. Sarhoştum. Buna sevindi. Kendisinin daha olmadığını, bir an önce olmak istediğini, o yüzden beni çoğu zaman gittiği bir bara götüreceğini söyledi. “Hadi gel, taksiye atlayalım. Bugün salı, bar zaten boştur. Müzikleri de güzel.” Sanki annem elimden tutuyor ve beni çok sevdiğim bir oyuncakçıya götürüyordu, öyle hissettiğimi hatırlıyorum. Barın adı da hâlâ aklımda: Kemik. Kemik Bar. Ufak bir yerdi. Daha önce hiç gitmemiştim. Salaştı biraz. Daha içeri girer girmez kulaklarınıza klasikleşmiş, tekrar tekrar duymaktan zevk alacağınız rock parçaları; burnunuza da kesif bir sidik aromasıyla karışmış sulu bira kokuları doluyordu. Orada oturup bir süre daha sohbet ettik. Selma da benim gibi okumak istemiyordu. Annesi babası ayrıydı ve memleketinde annesiyle beraber yaşıyordu. Burada, öğrencilik hayatındaysa kız kuzeniyle birlikte kalıyordu. Babasıyla neredeyse on senedir hiç görüşmemişti. Onu hatırlıyordu ama hatırlamak istemiyordu. Konusu açıldığında kendini gerzek gibi hissettiğini söylerdi. “Ne diyeceğimi bilemiyorum ki, baba işte, orada öyle duruyor sanırım,” derdi. Bazen telefonla konuşuyorlardı o kadar. Ona para gönderdiği falan oluyordu herifin. Daha sonraları, babası ne zaman Selma’ya ekstra para gönderecek olsa, “Piç heriften para geldi, hadi gel ezelim,” diyecek ve sabaha kadar içmeye çıkartacaktı beni. Başta, Selma’nın bu ayrılıktan çok etkilendiğini düşünmemiştim. Ama sonra gördüm ki, onun ruhundaki tekinsizlikler ve kendini sürekli sabote etme ihtiyacı yalnızca bir aileye sahip olamamaktan kaynaklanıyordu. Bir aile sadece. İyi bir aile. Bunun eksikliğini, Selma’nın her hareketinde rahatlıkla görebiliyordum. Ama yalnızca ben görebiliyordum. Çünkü onu sadece onun gibi, ailesini kaybetmiş biri anlayabilirdi. Başka birçok şeyden de bahsettik. Ben mesela, böyle şeyleri hiç konuşamayan ben, pat diye anne-baba durumumu, orada o masada söyledim ona. Elimi tutup gözlerime samimiyetle baktı. “Bazen ailenin yaşamıyor olması inan ki çok daha iyidir,” dedi. “Aile çoğu zaman cehennemdir.” Ne düşüneceğimi ve diyeceğimi bilememiştim. Yalnızca elini elimden çekmemesi için bütün zamanı dondurmak istiyordum. Salakça şeylerden de konuştuk tabii: Okuldan, denyo arkadaşlarımızdan, komik sevgili anılarımızdan. Sonra yabancısı olduğumuz ve yeni yeni tanımaya başladığımız bu şehrin ne kadar sıkıcı olduğundan. Derslere ne kadar gereksiz önem verildiğinden. Mezun olunca ne yapmak istediğimizden.

İkimiz de hiçbir şey yapmak istemiyorduk. O her şey bittiğinde kendini yollara vuracağını söylüyordu. Ben o kadar cesaretli değildim. Herhangi bir işe gireyim, ne olursa olsun, yaşar giderim işte, diyordum. O kadarı bana yeterdi. Çünkü yeter tek “t”yle yazılır. Hayattan ümidi kesmek için daha çok küçüktük, ama kesmemiz gerektiğini biliyorduk. Bir filmde ya da romanda yaşamıyorduk. Burası gerçek dünyaydı ve gerçek dünyada ayakta kalmak için, şansa her zaman biraz ihtiyaç vardı. Şanssa, bizimle ilgilenmeyi kesmiş bir canavardı çoktan. Bir şeyler için çaba harcamanın bize iyi gelmediğini daha o yaşta çok iyi anlamıştık. Tutunmaya çalışmak bize alerji yapıyor, içimizin kaşınıp durmasına yol açıyordu ve bunu önlemek için bir merhemimiz de yoktu. Uzun lafın kısası, ikimiz de yaşamın kenara ittiği gençlerdik. Bunda da hiçbir sorun görmüyorduk. Arzulamıyor, istemiyor, imrenmiyor, kıskanmıyorduk. Neysek o olduğumuzu kabul etmiştik ve kurtulmuştuk. Bizim kaçışımız mutlak teslimiyetti.

O geceyi Selma’nın evinde sonlandırdık. İlk kez sevişmiyordum ama sanki ilk defa sevişiyordum. Boşaldığımda ağlamak istemiştim, o derece. Hüngür hüngür ağlamak, kollarımı ve bacaklarımı bir koalanın ağaca sarması gibi ona sarmak istiyordum. Yine de kendimi bozmadım. Biraz serseri çocuğu oynamam gerekiyordu onun yanında. Gidip mutfakta birer sigara içip çırılçıplak uyumuştuk.

Selma’yla günlerimiz daha ilk baştan hep çok eğlenceli geçti. Dedim ya, o anlık yaşayan deli dolu bir kızdı. Aklına o an ne geldiyse, onu yapmakta veya söylemekte herhangi bir engel görmezdi. Mesela sinemaya giderdik, canı sıkılırdı, filmin ortasında çıkartırdı bizi dışarı. Bir yerde oturup yemek mi yiyoruz, garsonlar çok mu meşgul, hesabı ödemeden aradan sıvışmamızı sağlardı. Market soymakta üstüne yoktu sonra. Evinin civarındaki bütün süpermarketlerin kör noktalarını biliyordu ve makarna, sucuk, sosis, çamaşır suyu, peçete gibi irili ufaklı bir sürü şeyi çantasına kusursuzca doldurabiliyordu. Parası ya da paramız olmadığından değil, böyle şeyler yapmak onu yalnızca mutlu ediyordu. Yüzüne renk geldiğini, kaçık kanının damarlarında çağlayan gibi aktığını sadece ona bakarken bile hissedebiliyordunuz. Böyle aksiyonlar dışında, çoğu zaman depresifti Selma. Geceleri ağlama krizleri olurdu. Eli ayağı titrer, sık sık sakinleştiricilerinden kullanmak zorunda kalırdı. Sona yatar uyur, ertesi günün akşam saatlerine kadar gözlerini açmadan yatağın içinde kalırdı. Bir süre sonra ben de ona benzemeye başladım. Otomatik bir hisle o ne yapıyorsa onu taklit ediyordum ve bu hoşuma gidiyordu. İlk defa sorumsuzluklarımdan ve boş vermişliklerimden pişmanlık duymuyordum. Artık bir suç ortağım vardı. En büyük suçu da hayatlarımıza karşı işliyorduk. Sık sık ot içerdik. Paramız oldukça şehrin tehlikeli ara sokaklarına bir başımıza iner, hap alışverişi yapardık. “Yolda bir tane, evde bir tane daha,” derdik ve gün ışıyana kadar Led Zeppelin, Rolling Stones, Moody Blues, The Doors dinler ve sevişirdik.

Gittikçe ders, okul, cepteki para falan gibi şeyler hiç umurumda olmamaya başladı. O kadar umurumda olmamaya başladı ki, bu, Selma’yı bile rahatsız edecek bir boyuta gelmişti zamanla. Okuldan içeri girmiyordum. Her sınava ya geç kalıyor ya da zaten baştan kaçırıyordum. Gözümü açar açmaz elim dünden kalan ota gidiyor, akşamları hap atmazsam kendimi rahatsız hissediyordum. Cebimizdeki bütün parayı içkiye, uyuşturucuya ve eğlenceye harcıyordum. Selma’nın çeşitli dur noktaları olduğunu görememiştim hiç. Şimdi şimdi düşündükçe görüyorum. Bazen frene basıyor, bir süreliğine biraz olsun çekidüzene giriyor, maddi-manevi durumunu toparlıyor ama sonra tekrar vitesi boşa alıyordu. Bunu da harikulade bir titizlikle, sanki kozmik bir biçimde programlanmış gibi yapabiliyordu. Ben, hayatımda daha önce vitesi hiç boşa almadığım, kendimi sürekli sıkıp sıkıp motorumu yanma derecesine getirdiğim için, belli bir noktadan sonra artık hiçbir şeyi görmez olmuştum. Selma da bir süre sonra benim için sadece bir obje olarak oradaydı. Dönüşümümün ve yeni benliğimin objesi. O varmış o yokmuş… Çok da önemli değildi. Yalnızca bazen onu görmem gerekiyordu, kendimi kendime hatırlatmam için. Eski İlhan olmadığımı, değiştiğimi, hiçbir şeyi iplemediğimi ruhuma yeniden ve yeniden kanıtlamak için ara sıra ona bakmalıydım. Selma benim devrimimin lideriydi ve bir lideri, devrimden sonra da başınızda görmek istersiniz.

Aylar ayları, yıllar yılları kovaladı. Geldiğimiz noktada az sevişiyor, az konuşuyor, az özel vakit geçiriyorduk artık. Yine de garip biçimde, her şeyimizin böylesine az olduğu dönemlerde bile eğlenebiliyorduk. Gece yarısı kafamızın dumanlı olduğu yürüyüşlerimiz meşhurdu. Kan çanağı gözlerle oradan oraya sallanırdık. İt kopukla sohbet eder, parklarda bahçelerde oynaşırdık. Belki de bütün bu eğlenceler yüzünden birbirimizden vazgeçmemiz çok uzun süre almıştı. Üniversitenin ilk yılında tanıştık; o altıncı senesinde mezun oldu, ben de yedinci senemde. Onun mezun olduğu gün ayrıldık. O zamana kadar hiç ayrılmamıştık. Çok kavga etmiştik ama hiç ayrılmamıştık. Bağırış çağırış, tekme tokat birbirimize girdiğimiz de olmuştu, birkaç gün görüşmediğimiz de. Fakat her şeyin sonunda, tekrar karşı karşıya oturup birer kadeh rakı içebiliyorduk. Ayrılığımız da sözsüz oldu zaten. Mezuniyetine gitmeyeceğini biliyordum. Mezuniyetini kutlamak istemediğini de biliyordum. Bir ara kalkacak ve okula gidip diploma işlerini halledecekti. Çünkü mezun oluşu ne annesinin umurundaydı ne babasının. Annesi basit bir telefonla kutlamıştı onu, babasından haber dahi yoktu. Selma da önemsemiyordu ama ben, ailesi önemsemediği için öyle düşündüğüne ikna olmuştum. Yoksa büyük işti. Yıllardır ilmek ilmek ördüğümüz yaşam tarzımız bu tip başarılara son derece kapalıydı. Sonunda kendime söz geçirememiş, gidip ona küçük bir pasta almıştım. Üstüne iki mum diktim ve sabahın köründe onu uyandırdım ve pastayı gösterdim. Kafam felaket dumanlıydı. “Ta taaa!” dedim. “Mezuna pasta! Hadi yumulalım, felaket açım.” Birden yatağında doğruldu. Morarmış gözaltları gerildi ve ince dudakları bir gitarın telleri gibi ince ince titredi. Bir süre pastaya, sonra bana baktı. Ardından hüngür hüngür ağlamaya başladı. Ama ne ağlama. Bir çeşit kriz geçiriyordu herhalde. Bağıra çağıra ağlıyor, bütün vücudu kasılıp duruyordu. Hiçbir şey yapmadım. Öylece ayakta ona bakarak durdum. Ona ne olduğunu sormadım. İyi olup olmadığını anlamaya çalışmadım. Yanına kıvrılmadım. Özür dilemedim. Onu sakinleştirmek istemedim. Gördüğüm görüntü, yastığını parçalamak istercesine şiddetle ve acı çekerek ağlayışı bir şekilde hoşuma gitmişti. Bilmiyorum. Bir insanı o halde görmek sadece hoşuma gitmişti. Sanki orada Selma değil, ben vardım. İçimin bir yansımasıydı artık o. Delice, dehşetle, kudururcasına can çekişen bir vücut. Bunu hiç yapamamıştım. Ne annem öldüğünde ne babamı özlediğimde. Pastayı masaya bıraktım ve ayakkabılarımı giyip çıktım evden. Çıkış o çıkış. Bir daha hiç konuşmadık. Evindeki eşyalarımı almam için kuzeni beni aradığında Selma’yı sormadım bile. Kuzenin söylediği günde ve saatte gidip eşyaları alıp çıktım. Anahtarımı da haftalar önce pastayı bıraktığım yere, Selma’nın odasındaki masanın üstüne koydum.

Selma’yı son görüşümün üstünden neredeyse üç sene geçti. Onun ne yaptığıyla ilgili hiçbir fikrimin olmadığını söylemem gerek. Kimseye onu sormadım. Soranlara yanıt vermedim. Konusunu açanları hiç dinlemedim. Aynı şehirde değildik, bunu biliyordum. Ben sevmediğimiz, sıkıcı bulduğumuz bu şehirde kalmıştım ama o gitmişti. Öyle olmasaydı, onu bir şekilde görürdüm, rastlaşırdık orada burada, mutlaka rastlaşırdık. Ama şimdi, her şeyden sonra, yıllar yıllar sonra, bir vampirin kana duyduğu ihtiyaç gibi ihtiyaç duyuyorum ona. Beni doyurmasını umut ediyorum. Onu görmeyi, ona bakmayı, ona aklımdakini anlatmayı ve bana yol göstermesini istemekten başka çaremin kalmadığını biliyorum. “Hem bıraktığın gibiyim,” demek istiyorum, “hem de bırakmadığın gibi. İçimde bazı şeyler değişti, belki de kırıldı, emin değilim. Yapmam gereken şeyler var ve bana yardım etmelisin.” Çünkü beni çözse çözse, yalnızca onun çözebileceğine adım kadar inanıyorum. Planımın gerçekleşmesini sağlamak zorundayım. Kendimi daha fazla kandırmama lüzum yok. Bu hayatın içinde yapamayacaksam, bu hayatın dışında tutmalıyım kendimi. Demir parmaklıkların ardına düşmeli, köpek gibi heriflerle uzun süre yatıp kalkmayı başarmalıyım. Başka çarem yok. Çünkü ölmek istemiyorum. Yaşamak istiyorum. Kendi bildiğim gibi yaşamak. Belki de ona sadece veda etmek istiyorum. Acilen Selma’ya ulaşmalıyım.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR