Delilik Öyküleri
28 Haziran 2019 Öykü

Delilik Öyküleri


Twitter'da Paylaş
0

Öykü Dizisi

Adım İlhan Erman, yirmi altı yaşındayım ve hayatımda ilk defa nezarethaneye giriyorum. Ne yapacağım hakkında hiçbir fikrim yok. Çok mutluyum. Korkuyorum ama korkuyor olmaktan da çok mutluyum. Çünkü korkmam gerekli. Hapse düşeceğim falan. Allah’ım, cennette gibiyim sanki. Bir sürü suçlu var etrafta. Hatta bir tanesinin gömleği kanlı. Acaba cinayet mi işledi? Lütfen cinayet işlemiş olsun çünkü. Onu tanımak istiyorum ama muhabbet etmekten çok çekiniyorum. Belki bizi aynı koğuşa atarlar. Neden atsınlar ki be İlhan, cinayetten hüküm giyenleri neden senin gibi bir andavalla aynı yere koysunlar. Onlar A+ tipler. Sense olsa olsa F’sin. Daha ne kadar oldu ki? Bir saat? İki? Beş? Umarım hızlı geçiyordur zaman. Sabaha kadar burada nasıl duracağım? İçim içim yiyor. Bir an önce sabah olsun ve hakimin karşısına çıkayım, bir saat içinde hükmüm açıklansın ve hemen araca bindirilip uzun zamandır hayalini kurduğum yuvama ulaşabileyim. Tamam. Şimdi, bir dakika. Yanlış yerden başladığımı biliyorum. Nezarethanedeyim ve bundan neden bu kadar mutlu olduğumu merak edip duruyorsunuz. İnanın ki bunu başarabilmek için çok uğraştım, çok zaman harcadım. Açıklamak için de biraz zamana ihtiyacım var. Aslında zamanda geriye gitmeye ihtiyacım var. Başlıyoruz. Bir varmış bir yokmuş…

Alarmımın o iğrenç sesiyle uyandığımda saat yeni yeni on bire geliyordu. Uyanmak zorunda kaldığım için kendimden yine, her zamanki gibi nefret ettim. Berbat bir geceydi. Zaten zar zor, sabahın beşinde ancak uyuyabilmiştim. Kendimi zorla yataktan atıp tuvalete fırladım. Klasik: Önce midendekileri boşalt. Güzelce kus. Sonra tuvalete otur ve sakinleşmeye çalış. Çamaşır makinesinin üstünde duran antidepresan ve sakinleştirici ilacından alelacele birer tane al ve biraz daha sakinleşmeye çalış. Duşu aç ve su ısınana kadar dişlerini fırçala. Duşa gir. Giyin ve üstüne başına çekidüzen ver. Biraz otur. Bir sigara yak. Üç bardak su iç. Miden ağzına yine gelsin ama kusmamaya çalış. Bir sigara daha yak. Allah’ım. Genzimden burnuma, burnumdan gırtlağıma kadar içki, kusmuk, ilaç ve sigara kokuyorum. Duştan sonraki temizlik hissi buraya kadarmış. Perdeleri ve pencereyi açıyorum. Belki biraz temiz hava iyi gelir. Kahretsin. Dibine kadar güneşli bir hava var dışarıda. Bildiğin güzel bir gün. Karşı binadaki komşu kadın kocasının, kendisinin ve çocuklarının çamaşırlarını asıyor. Başörtülü, genç, güzel bir kadın. Kocası o apartmanın görevlisi. İki tane de yaygaracı çocukları var. İkisi de sürekli bizim bahçeye gelip top oynayıp duruyor. Bazen top penceremin demirlerine çarpıyor ve ödüm patlıyor. Ama sırf kadın çok güzel diye bir şey demiyorum. Annenize dua edin çocuklar. Belki bir gün bütün bu yazdıklarımı siz de okursunuz ve işte, dediğim gibi, annenize dua edersiniz. Yoksa sizi küfür kafir kovmaktan son derece memnun olurdum.

Dışarı çıkıyorum. İşe gitmem gerek. Para kazanmam gerek. Para kazanmak zorunda olmak, her gün işe gidip günde yedi buçuk, haftada kırk beş saat çalışmak zorunda olmak, hayatımı idame ettirmeye devam etmek zorunda olmak her gün darağacına asılıp gebermeye çalışmak gibi bir şey. Ama asla ölmüyorsun. Her gün tekrar ve tekrar can çekişiyorsun ve Allah kahretsin, bir türlü ölemiyorsun. Ölümü bazen öyle çok arzuluyorum ki, ölümü öpmek istiyorum. Ölüm fikrinin dudaklarını öpmeyi, ellerini vücudumun her yerinde gezdirmesine izin vermeyi ve uzun uzun, yavaş yavaş, büyük bir tutkuyla onun içine girmeyi ve oradan çıkmadan nefesimin kesileceği anı beklemeyi düşünüp duruyorum. Kafamda sanki sonsuz kere tekrara alınmış bir şarkı gibi takılıp kaldı bu his. Bununla rahatlıyorum, bununla biraz olsun devam edebiliyorum hayatıma. Ama işte. Her ne kadar düşündüklerim böyle olsa da o otobüse binmek ve sırf bedava yolculuk yapabildikleri için, ne bileyim, ekmek falan almak için ta merkeze kadar inen altmış yaş üstü ihtiyarlarla ve kendilerini bir bok zanneden bir sürü üniversite öğrencisiyle yolculuk yapıyorum. Bazen izliyorum onları. O üniversite öğrencilerini. Kızları daha çok. Otobüste ya da başka yerlerde, barlarda mesela, çoğunlukla barlarda. Ailelerinden uzakta, hayatlarının bütün köşelerini ellerine yeni yeni almaya başlamış o aptalları izlemek kendimi mutlu hissetmemi sağlıyor. Gülüyorlar, bira üstüne bira söylüyorlar. Cilveleşiyorlar. Öpüşüyorlar. Tuvalete gidiyorlar. Dans ediyorlar. Beraber kalkıyorlar ve eve gidiyorlar. Bazen beraber kalkıyorlar ama başkalarının evlerine gidiyorlar. İşte, bazen sadece uyumaya gidiyorlar ve bazen de sabahın ilk ışıklarına kadar sevişmeye. En son ne zaman seviştiğimi düşünmek zorunda kalıyorum sonra. Hayatım boyunca sadece kadınlarla seviştim ama son zamanlarda bunun bana pek yetmediğini anlamaya başladım. Güzel erkekleri, o geniş omuzları, kısa saçları, uzun sakalları izlerken yakaladım kendimi. Kalın organlarını tuttuğumu hayal ediyor, yüzlerindeki o öfkeyle karışık hazzı ayak parmaklarına kadar aldıklarını görmeyi düşlüyorum. Bu bana zevk veriyor. Belki de sadece sınırlarımı merak ediyorum. Sınırlarımın ne olduğunu hiç bilmedim. Bilen insanlardan olacağımı da pek düşünmüyorum. Çünkü bu fazlasıyla rahat bir kafa gerektiriyor sanırım. Buna vakit ayırmalıyım yani. Tıpkı şey gibi, hobileri olan insanlar gibi. Benim hobilerim de yok. Mesela koşuya çıkmak, platese gitmek, dans kursuna yazılmak ya da ne bileyim, iki haftada bir müze gezmek gibi falan. Bunları yapabilen insanlar var. Sürekli meşguller. Ne kadar meşgul olmasalar da kendilerini bir şekilde meşgul tutabilmeyi sağlıyorlar. Ben biraz boş zaman yakalasam, hemen oturmak ve oturduğum yerde uzun uzun, hiçbir şey yapmadan durmak istiyorum. Herkes durmaktan nefret ediyor, oysa ben hayatı yalnızca durduğumda yakalayabildiğimi, hayatın işte o zamanlarda farkına varabildiğimi hissediyorum. Parka gidip bir bankta oturup köpeklerini gezdirenleri, dondurma yiyenleri ya da sadece benim gibi tek başına oturanları izlemek. Kimse birbirini izlemiyor, birinin onları izlemesi lâzım. Sanırım benim de hayatta en iyi yaptığım şeylerden biri bu. Daha doğrusu, hesap vermeden yapabildiğim tek şey bu. Çünkü durmak dışında her şeyin hesabını vermek zorundayım. Bir yere gitsem, otursam ve bir şeyler yiyip içsem hesabını vermek zorundayım. İşyerinde, patronuma hesap vermek zorundayım. Marketten bir paket sigara aldığımda bile, boş verin sigarayı, bir şişe küçük su aldığımda bile hesap vermek zorundayım. Evde oturduğumda yaktığım elektrik için hesap vermek zorundayım. Açtığım su için, bağlandığım internet için, ısındığım kaloriferler için hesap vermek zorundayım. Hayatım kocaman bir zorunda olma halinden ibaret. Bununla problemleri olmayan insanlar, işte, sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiğini bilebiliyorlar. Hobileri oluyor. Bir şekilde yaşadıkları bütün o kocaman aptallıktan anlamsız bir zevk duyuyorlar. Ben hayatımdan hiç zevk duymadım. Duyacağımı da, eh, anladınız, hiç mi hiç zannetmiyorum.

İşyerine gittiğimde, her zaman olduğu gibi yine geç kalmıştım ve artık bütün çalışma arkadaşlarım buna alıştı. Hatta patronum bile alıştı. Ama bir şekilde beni seviyorlar. Sevmeleri için hiçbir çaba sarf etmeme rağmen seviyorlar. Ben de bunu kendimce kullanıyorum. Ama bir şey demeliyim ki, bu umurumda bile değil. Beni sevmeseler de olur. Bana dokunmadıkları, kızdırmadıkları, cakcaklamadıkları sürece her şey yolunda demektir. Şey gibi işte, hobileri olan insanlar gibi, onlar mesela insanların onları sevmelerini ve onaylamalarını bekliyor, değil mi? “Bak, ben plates kursuna gidiyorum ve artık müthiş esneğim. Bak bak, bunu yapabilir misin mesela? Ayağını böyle koyuyorsun ve sonra belini yüz seksen derece büküyorsun. Neden mi büküyorsun? Çünkü hareket böyle yapılıyor. Hayır, hayır, hareket böyle yapıldığı için büküyorum. Belimi bükmeden duramadığım için değil. Hayır, İlhan, güne belimi böyle bükmeden de başlayabiliyorum.” Halbuki bu kimin umurundaki? Belini öyle bükebiliyormuş, on kilometreyi teklemeden koşabiliyormuş, resim kursuna gitmeye başladıktan sonra içindeki saklı sanatçıyı keşfetmiş, dans kursuyla beraber aslında danssız devrimin olmayacağını öyle güzel anlamış ki, dans etmediği bir devrim onun devrimi değilmiş. Meh. Hiçbir devrim benim devrimim değil. Hiçbir devrimin zaten benim devrimim olmasını istemiyorum. İçimdeki saklı sanatçıyı keşfetmek istemiyorum, belimi bükmek, on kilometreyi teklemeden koşmak istemiyorum. Bu yüzden hayatın sadece çirkin taraflarına ilgi duyuyorum. Güzellik ve iyilik aramıyorum, aramayı da istemiyorum, hatta aramaya başladığımda birinin beni öldürmesini umut ediyorum. Hiç beklemediğim bir anda. *Mesela pasta-kek yapmaya sararsam bir gün, hatta özenerek yaptığım glutenfree o minnoş kapkekleri fırına atarken karşı komşumun çocuklarının oyun seslerini duyup gülümsediğim an umuyorum ki alnımın çatına bir kurşun yerim. Çünkü ben umutsuzlukla ve çirkinlikle kendimi daha güvende ve gerçek hissediyorum. Mesela çirkin birine baktığımda mutlu oluyorum. Taşmış çöp bidonları bana sakinlik veriyor. Yolun ortasına işeyen bir sarhoş gördüğümde havalara uçasım geliyor. Birinin ağzını burnunu kırdıkları bir bar kavgasına denk geldiğimde zevkten sertleşiyorum resmen. Yıkık dökük bir apartmanda oturmak için her şeyimi verirdim. Hatta rüyamda gördüm böyle bir şeyi. İğrenç bir evde, iğrenç bir odada kalıyordum. Bir vızıltı sesiyle uyanıyorum ve küçük, yarasa kanatlı, şeytan yüzlü uçan bir böcek görüyorum. Odamın kapısının tepesine konuyor ve kanatlarının altlarını yalıyor. Onu görüyorum ve elimi ona doğru uzatıyorum. Ardından üstüme iğrenç, simsiyah bir sıvı fışkırtmaya başlıyor. Balçık kıvamında, yapış yapış bir sıvı bu. O sıvı ellerimden kollarıma, kollarımdan gövdeme, bacaklarıma, boynuma ve yüzümün her yerine kadar kaplıyor beni. Nefes alamıyorum. Boğuluyorum. Boğulurken öyle mutluyum ki. Kalbim önce panikten hızla çarparken, nefessizlikten yavaşlamaya başlıyor. Bacaklarım kasılıyor, ellerimin uyuşukluğu geçiyor ve bütün vücudum öyle rahatlıyor ki. Allah’ım. O böcek benim kurtarıcım oluyor. Kaç böcek bir insanı hayatından kurtarır ki? O kurtarıyor. Üstelik hobilerinin olduğunu falan da hiç sanmıyorum. Kusursuz bir Azrail.

Aklımda bir süredir hapse düşmek var. Gerçek kötülüğü, gerçek çirkinliği orada uzun uzun, senelerce görebileceğimi düşünüyorum. Belki tecavüze uğrarım. Ya da yüz kızartıcı bir suç işlemeyi becerebilirsem kakamı yaparken şişlenirim falan. Ne bileyim. Her şey biraz daha gerçek olmaz mıydı o zaman? Yani sadece iki haftada bir müze gezmekten daha gerçek olmaz mıydı? Ama bunu nasıl yapabileceğimi bilmiyorum. Birini öldürebilirim. Ama nasıl öldürebilirim ki? Öyle bir cesaret yok bende. Aslında adalet savaşçısı olmayı deneyebilirim. Hem o zaman vicdanım beni pek de rahatsız etmez. Mesela pedofililileri ortadan kaldırmaya başlayabilirim. Yakalandığımda da ne olacak ki? Ne yapmışım yani? Çocuklardan zevk alan birkaç hırboyu öldürdüm diye beni çarmıha gerecek değiller ya? Ama işin biraz daha kişisel olması daha çok işime gelir. Başkaları için bir şey yapmak zaten yeterince can sıkıcıyken, bir de adalet savaşçısı olmaya kalkamam. Hem bunun için çok para gerek. Batman gibi. Üs gerek. Kıyafetler, teçhizatlar falan. Alfred’im yok. Robin’im yok. Kedi Kadın’ım yok. Ne yapabilirim, ne yapabilirim. Bir ara zehirlere falan kafayı taktım. İnternetten araştırma yapmak istemedim. Maazallah şimdi işin başında yakalarlar falan. Boş yere güme giderim. O yüzden halk kütüphanesindeki bazı kitapları incelemeye başladım. Ne bileyim, nefret ettiğim birinin yemeğine karıştırırdım. Ama zehir işi de çok emek istiyor ya. Saçma sapan otlar boklar bulmak zorundasın falan. Üstelik evde zehir yapımıyla alakalı, basit bir şeyler neredeyse bulamadım desem yeridir. Hepsi için evde son model kimya laboratuvarına ihtiyacım var. Filmlerde olduğu gibi olmuyormuş, onu öğrendim. Ama bir kitaptaki bir şey ilgimi çekti. Herif, tavuğu alıyor ve haftalarca o çiğ tavuğu sıcakta bekletiyor. Haftalar sonra o tavuk bildiğin bir zehir bombasına dönüşüyor. Bir şekilde onu birine yedirirsen ve hastaneye gitmemesini sağlarsan, iki gün içinde acı içinde ölüyor. Bu da çok zaman demek. İki gün birinin acı içinde ölmesini bekleyecek kadar vaktim yok. Düşünüyorum, düşünüyorum, ne yapabilirim, ne yapabilirim. Devlet memuruna tehditten tutuklanabilirim. Aklıma gelen en mantıklı çözüm bu. Gidip bir öğretmene, “Bu okulu senin başına yıkarım ulan orospu çocuğu,” diyorsun ve senden şikâyetçi olmasını bekliyorsun. Olduğunda, altı ay ile bir yıl arasında bir hapis cezası yiyorsun. Aslında eski üniversite hocalarımdan birine, tamam, hepsine bunu yapmayı çok isterim. Yorgunluk yok, vakte ihtiyacın yok, araştırma yapmaya, düzen kurmaya falan lüzum yok. Gidiyorsun ve tehdit ediyorsun. Sonra doooğru hapse. Bunun için biraz plan yapsam iyi olabilir. Yine de aklıma gelen ilk şeyi uygulamak da içime sinmiyor. Aklıma tam koğuşa girdiğim an daha iyi bir fikir gelebilir ve o daha iyi fikri uygulamak için uzunca bir süre beklemek zorunda kalabilirim. Acaba şirketten para mı çalsam? Ama patron muhtemelen bunu aramızda çözmemizi sağlar. Beni polise falan vereceğini zannetmiyorum. Üstelik hırsızlık yapmak da bana göre değil. Ben, nasıl diyeyim, yaptığım şeyin daha benden bir şey olmasını istiyorum. Yoksa bugün Twitter’dan siyasi tek bir tweet atsan bile hapse düşebiliyorsun. Hapse düşmenin hayattaki her şeyden daha kolay olduğu bir dönemi yaşıyoruz. Bütün bunlarla işim yok. Bir şekilde hapse düşmeliyim. Ama nasıl düşmeliyim? Bunun için bir ağ mı kursam acaba? “Hapse düşmekle ilgili fikirleri olanlar lütfen hapsedusmekisteyenamanasılyapacagınıbilmeyenadam@hotmail.com adresinden bana ulaşsın. En iyi fikre iki bin lira ödeme yapıyorum.”

Tamam, tamam, bir sürü falan. Aklımda bir şey yok. Bir şekilde bulacağımı biliyorsunuz ama değil mi? Bundan öyle kolay kolay vazgeçmeyeceğim. Bulmazsam çünkü hayatımın hiçbir değeri kalmayacak ve bitki gibi yaşamaya devam edeceğim. Kendimden korkuyorum, umutlu olmaya meyilli biriyim çünkü aslında. Daha yeni tanıştık ve beni o kadar tanımıyorsunuz. İpin üstündeyim. Her an hayattan zevk alabilen bir insana dönüşebilirim. Bunun için çokça sebebim de var. Aslında olmayanlara göre hakikaten çokça sebebim var. Yine de bunu istemiyorum ve bu istememe fikri benim ayaklarımı yere basmamı sağlıyor. Reel anlamda. Mecazen demiyorum. *Bknz: Alnımın çatına kurşun sıkıldığı bölüm.

Plan yapmalıyım. Önce seçeneklerimi belirlemeliyim ve bir bir o seçeneklerimi uygulamaya koymalıyım. Birden fazla olmalı ki birini elime yüzüme bulaştırırsam, bir diğeriyle umduğumu bulayım. Evet ya. Plan. Her şeyin başı plan. Bugüne kadar plan yapmadan bir yere gelebilmiş bir insan yok. Steve Jobs mesela. Bir hayal kurmuş, plan yapmış. Demiş ki, “Ben herkese telefon falan satacağım ve bu dünyanın en harika işi olacak. Apple fabrikalarında bir sürü çocuk işçi çalıştırırken bir yandan cebimi milyar dolarlarla dolduracağım ve iyilik perisi gibi gözükmek için oraya buraya bazen bağışlarda bulunacağım. Sonra zaten kansere yakalanacağım ve ölüp gideceğim.” Hapse düşmek de plan isteyebilir yani, öyle değil mi? Ben İlhan Erman, çiçeği burnunda, potansiyel bir mapusum. Dünyanın en harika işlerini yapmayacağımı biliyorum ve bundan zerre pişmanlık duymadığım gibi duymayacağım da. Cebim milyar dolarlarla dolmayacak, çocuk işçilerim olmayacak, oraya buraya bağış yapmayacağım ve eh, planlarım arasında kanser olmak şimdilik yok. Olursa da olur. Ne yapalım? Ne ekersen onu biçersin sonuçta.

Mesai bitsin ve gidip birkaç bira içip biraz hazırlık yapmaya başlayayım bari. Aslında kırtasiyeden planlarım için güzel bir defterle kalem mi alsam? Evet. Bir şeyi yapacaksan, en iyi şekilde yap derdi babam. Şaka şaka. O demezdi. O olsa olsa kuru fasulye olsa da yesek derdi. Bir kitapta okumuştum. Kıyamet Gösterisi’ydi galiba.

Devam edecek…


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR