Deniz Gündoğan İbrişim • Karşılaşma
13 Nisan 2018 Öykü

Deniz Gündoğan İbrişim • Karşılaşma


Twitter'da Paylaş
0

Araba her zamanki gibi dar orman yoluna saptı. Sağda solda birbirlerine sarılarak yukarıya uzanan ağaçların dallarına bakılırsa bahar kapıda. Yavaşça inen karanlığa rağmen seçilebilen patlayan erik ağaçları mesela. Yol boyunca beyaz, ferah bir soluk her geçen arabaya. Daha erkene dönük dallar. Sonra küçücek çıkacak erik, sonra büyüyecek ve kırmızıya, mora dönüşecek. Sonra. "Ben seni bahara aldanmış erik ağacı kadar utangaç da severim haberin olsun," diyen Süreya'nın dizelerini mırıldanmaya başladı. Araba biraz daha hızlandı. Ağlıyordu. Zihnindeki bulut, yüreğinin tam ortasına salıvermişti yüklü damlalarını. Hıçkırıkları göğüs kafesini ince ince kesen cam kırıklarıydı. Tam o anda sileceklerini çalıştırdı istemsiz. Gözyaşlarını silmek, cam kırıklarını savurmak istercesine. Silecekler ulaşamadı göz kapaklarına. Silecek lastikleri kusura bakma yardımcı olamam der gibiydi. Sol tarafa her düştüklerinde hüzünden çok sinir bozucu tuhaf bir gıcırtı şimdi. Gözlerini hızla kırptı açtı, kırptı açtı Ahrar. Bir an için derin nefes almaya çalıştı; nefesini bırakırken ellerini fark etti. Elleri fena titriyordu. Arabayı bu şekilde kullanamazdı. Yavaşladı ve arabayı kenara çekti. Yol bomboştu. Hava alacakaranlığa henüz adım atmamıştı ama çok geçmezdi. Aynadan kendine doğru hafifçe baktı. Bir saat içinde sanki yirmi otuz yaş almış gibiydi yüzü. Ellisinde orta yaşlı kadın değil de neredeyse yetmişe seksene merdiven dayamış gibiydi. Çizgileri çok derinleşmiş, alacakaranlık çukurlarını kömür karası bir siyah doldurmuştu sanki. Aslında yaşlanmamıştı kadın. Ahrar. Zamanın içe büküldüğü, büzüştüğü, bir incir içi gibi damarlandığı, hangi damarından hangi balın aktığını ya da bal mı zehir mi bilemediği o anın biricikliğinde tutulup kalmıştı işte. Araba, yeşilin kahverengiyle buluştuğu sağa çekili, bekliyordu. İçinde kabuğunu yolan bir kadın. Ahrar. Yirmi üç dakika önce karşılaştıklarında kelimeler yoktu. Varlığını hiç bilmediği bir maddenin tenindeki sesli sızıntısını hissetmişti. Sızıntı hiç vakit kaybetmeden fokurdayan bir acıya dönüşmüştü. Fokurdayan ve her baloncukta içindeki saklı sarı iltihabı dışarıya atan. Gökten yere doğru irinli kesecikler düşüvermişti ansızın. Üç katlı alışveriş merkezinin ön giriş kapısının biraz ilerisinde, solda yerde oturuyordu adam. Üstünde kahverengi emprimiş bir palto, paltonun uç kısım söküklerine dolanmış yırtık plastik bir torba ve tam önünde sanki çuvaldan bozma bir örtü. Alışveriş merkezinden çıkıp yolun solundan ilerleyenlere ilkin fısıltı yaklaşıyor, sonra fısıltı sese dönüşüyor, en nihayetinde de "Açım, Allah rızasına bir…bir…" diye sona eriyordu. Ahrar da çıkmıştı o kapından. O da sola doğru yönelmişti. Açık otoparkın bulunduğu yöne. Gözü ilkin çuvaldan bozma örtüye takılmıştı nedense. Üzerindeki yeşilinin içinde kıvrılarak yükselen sarmaşık dalı gibi çizgisi dikkatini çekmişti. Nicedir böyleydi ya. Yolda yürürken başını bir an yere çevirmeye görsün. Ağaçtan düşen çam fıstıklarının açtığı yolu izler, onların paralel evrenine düşer, başka bir hayatı yaşardı. Ya da bir kozalak sarmalında merdivenleri çıkar, eski medeniyetleri hayal eder, Sümerler'den, Babiller'e, Mayalar'dan, Mısırlılar'a kadar uzanırdı. Ne denli derinlere daldığını ya yolda yürüyen birine hafiçe çarptığında anlar ya da bir araba kornası şimdiye geri getirebilirdi onu. Şimdi de öyle oldu. Beline çarpan bir çanta kendine geri getirdi onu. "Çok affedersiniz görmemişim." Çantalı kadını görmedi ama bakışını çuvaldan bozma her neyse ondan yukarıya doğru çevirdiğinde adamı gördü. Saçı sakalına karışmıştı adamın. Altmışlarında gibiydi ya da biraz geçkince. Yine de adamı gördü. Gözlerini seçti. Tanıdı mı peki? Bildi mi? Evet, adamı gördü, gözlerini seçti, tanıdı ve bildi. Hem de çok iyi bildi. O an tam orada demli çaya batırdığı madeline bisküvinin o kokusu bir çıbanın ya da yaranın fena biçimde çürümesiyle yayılan cinstendi.Bisküviden gelen yangı, keder. Kısacık parlamaya açılan o anın kapısı. Kapı kapanmaya bir kala içeri girdi Ahrar. Kapıdan sıyırdı, atladı başka bir evrene. Geçmişle çarpıştı içeride. Koyu mavinin hüznünde, melankolinin tam karnına düştü. İrade dışı belleğinin göbek deliğinden içeriye kayıverdi. Ahrar'dı Alice oldu sanki. Karşılaşma. Sözcük ve düşünceleri hem korku hem öfke doluydu şimdi. Dünya üzerinde bildiği hiçbir şey anlamlı değildi artık. Kurallar yoktu. Sadece büyük bir masa vardı. Ahrar'ın geldiğini görünce, "Yer yok! Yer yok!" diye bağırdılar. Ama Ahrar hiddetle cevap verdi, "Pekâlâ da çok yer var." Geçip masanın öte yanında duran deri koltuğa oturdu. Masadaki adamlardan soluk esmer renkli çakır gözlü olanı ağır tavrıyla, "Biraz çay iç, sakinlersin," dedi. Ahrar, masaya baktı. Ama masada içecek sadece rakı vardı. "Bence biraz sarhoşsunuz, ben burada çay değil şişe şişe rakı görüyorum," dedi. Adam ağır tavrından bir gram eksiltmeksizin, "Evet, çay yok," dedi. Ahrar iyice öfkelendi. "Masada olmayan şeyi ikram etmeniz kibarlığa sığmaz. Hem ben daha onbirime yeni bastım. Rakı içmem uygun olmaz. Sizin de bunu düşünmemiş olmanız sizce de biraz kaba değil mi?" Adam ağır tavrıyla yeniden açtı ağzını, "Davet edilmeden gelip yanımıza oturmadan da pek kibar değil hani," diye karşılık verdi. Ahrar'ın soracakları vardı. Kafası karışıktı. Hiçbir düzene uymuyordu hayat. Her şey nasıl da gelip geçiciydi. Sorularını unutmamalıydı. Sırasını karıştırmamalıydı. Sırasını boş vermeliydi belki de, hemen konuya girmeliydi. "O gece. O eylül akşamı babamı neden götürdünüz?" "Ona ne yaptınız?" "Canı fena yanmış. Her yeri yanmış. Kaynar suyla haşlanmış sanki." "Eve çok sonra döndü." "Lağım kokuyordu." "Kafasının arkasında bir delikle yaşadı." "O deliğin içinden zombiler aktı evin her yerine." "Babam zombi. Zombi babam." "Gözlerini hiç açmadı ve asla yere oturmadı." "Yatak takımından bozduğu tahtalardan yaptığı kutuya Kuş Ne Yana Öter'den kalan üç beş sayfayı koydu." "Kutuyu evin arka bahçesine gömdü." "Sonra biz de onu arka bahçeye gömdük. Selanik örme hırkasını da yanına bıraktık." "O gece. O eylül akşamı sizde benden bir baba kalmış. Naptınız ona?" Adam bardağını dudağına götürerek rakısından bir yudum aldı. Bardağı masaya bırakırken, "Yani bunun cevabını bulabileceğini mi sanıyorsun? Burada mı?" dedi. Ahrar başını onaylarcasına salladı. "Evet, öyle." Adam bardağı elinde önce sağa sonra sola çevirdi. Ağırdan alarak bardağa bir dünya turu attırdı. "Yaşına göre soruların çok büyük. Ah, çocuk" dedi. Sonra, birdenbire oldu her şey. Bardak adamın elinde ansızın patlayıverdi. Dünyayı içine alan bardak tuzla buz oldu. Sessiz sedasız, hiç gürlütü çıkarmaksızın. İlginç, tek bir cam kırığı saçılmadı etrafa. Ne bir cam parçacığı ne bir kesik vardı ortada. Tuhaftır, hiç kimse, adam da dahil, yaralanmadı. Evrenden öylece çekip gitti bardak. Masanın altında kristalden ince bir yol açarak yedi kat yerin dibine indi sanki. Adamın bardak tuttuğu eli boşa düştü. Gözlerini kara delik yuttu. "Ne tuhaf bir evren bu" diye düşündü Ahrar. Adamın elinde cam bardak çatlayıp patlıyor ama ne kan ne yara ne kesik var. Etrafına yeniden göz gezdirdi Ahrar. İçinde bulunduğu tuhaflığın katmerlendiğini hissetti. Bir tek kendi yaralı. Sonra bir şeyi fark etti. "Hiç kadın yok, hiç çocuk yok, sert ve çok anasonlu” dedi. Canı daha da sıkıldı şimdi. Üstelik sorduğu sorunun cevabını da alamamıştı. İstediği cevaplar bu evrende değil miydi? Tam bu esnada adam konuştu. Ahrar'ın yüzü adamın dudaklarından yana döndü. "Keşke, be çocuk. Keşke sorduğun sorunun cevabını ben de bilebilseydim. O eylül akşamı bu dünya benden yirmili yaşlarda fişek gibi bir delikanlıyı aldı. Yerine ne bıraktı bilemedim hiç. O delikanlıyı bir daha hiç mi hiç bulamadım. Dünyanızda benden bir delikanlı kalmış. Bilemedim. Başka bir kıyafeti giydim. Bu saçma sapan kahverengi paltoyu belki de. Bir de bu çuvalı. Unuttum." Hayatın görüntüsü her an unutuş tarafından yok edilir, her gerçeklik, kendisinden sonra gelen tarafından silinir, kaleydoskoplarda cam değiştiğinde değişen görüntüler gibi* Araba, yeşilin kahverengiyle buluştuğu sağa çekili, bekliyordu. İçinde kabuğunu yolan bir kadın. Ahrar. Kazanan kaybeden hesaplaması. Bir yere varacak gibi değildi pek. Ağlaması biraz dinmişti. Yola devam edebilecek gibiydi. Yangınının suyunda yıkanmış gibiydi. Hayat hep devam etmişti. Geçmiş zamanın kapalı eklerine direnerek. Arabanın teybine uzandı. Çok sevdiği Gatlif filmi Vengo'dan "Arrincónamela"yı koydu Cd çalarına. Filmdeki o sahneyi düşündü. Babanın kadehini her dolduruşunda alnını yaran, çıkık yanaklarını dolduran o çizgileri anımsadı. Kadehteki kaderi her devirişindeki ölüm gibi bakışlarını, sonra gelen gözyaşlarını düşündü. En çok da babanın elindeki yüzükleri. Çantasına uzandı şimdi Ahrar. Fermuarlı iç cebinden iki yüzük çıkardı. Biri kehribar taşlı, diğeri bir alyans sadeliğinde gümüş bir yüzük. Sonra bir kahkaha attı. Gaza bastı. * Proust'tan alıntı.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR