Deniz Gündoğan İbrişim • Salya
30 Aralık 2017 Öykü

Deniz Gündoğan İbrişim • Salya


Twitter'da Paylaş
0

Alacakaranlığın dalları yere düşmüş. Sanki koca bir fırtına bulutundan kopup gelmiş. Yaklaşık iki saattir yürüyorum. Yürümenin zihnimdeki bulutları dağıtacağını umarak. Ancak yürüdükçe önümü görmekte zorlanıyorum. Ormandan şehre yaklaştıkta kalın kadifeden perde çekiliyor gözlerime. Çok yavaş, neredeyse yalvarırcasına akarak bedenimdeki her hücrenin tınısını, sızısını duyumsatan zamanla, bir parmak şıkırtısında geçen süre arasındaki ateş arasında kaldığımı biliyorum. Niçin şehre gidiyorum bugün? Yüksek binaları seçebiliyorum. Merkeze yaklaşıyorum. Tangur tungur, tak tak tak. Tanguuuur! rrrrrrrr, dönüyor. Aman! N'oluyor? Bir bu eksikti. Gözümün önündeki çöp yığınına az kalsın takılıverip de boyluyordum ha şu beton zemini. Aman! Metal çöp tenekesi yere yan yatmış; üç koca siyah torba sımsıkı büzüldükleri o anı tersine çevirmek amacıyla var gücüyle çalışmış sanki. İçini dışarıya tükürmüş de sonra tükürdüğünü geri almak istemiş. Alamamış. Eksik kalmış. Önümde, gözümde, burnumda atığın, katığın bin bir yüzü. İçi yarım dolu süt kutularından naylon çoraplara, yemek artıklarından ökçesi kaymış yamulmuş çocuk ayakkabılarına. Ne tuhaf. Atığı ister istemez koklayıp ona yaklaşıyorsan eğer, başkaca bir hayata tutunma çabası tam gözeneklerinden içeriye giriyor bence. Hangimiz atık hangimiz insan onu bilemiyoruz o noktada. Bunları niye şimdi düşünüyorum bilmiyorum. Ucuna takılıvermekten kurtulduğum çöp yığınına doğru eğiliyorum. Eğildiğim gibi de hayatımı görüyorum ansızın. Klasik deyimle, hayatım bir film şeridi gibi geçiyor tam önümden. Yaşama açılan kapım, şimdi ağzımdan yere doğru bir sakız gibi uzayan ama tam da sakız olmayan, şeffafımsı yapışkan salyammış meğer. Salyam akıyor, hayatım dönüyor. Bir sürü karmakarışık siyah-beyaz fotoğraf, zincirlerini zorlayan salıncaklar gibi fır fır dönüyor yerde. Mesela, annemin yatak odasındaki ceviz Maraş oyma sandığın üstündeki kanaviçe örtü düşüyor birinde. Öteki fotoğraftaysa sandık açılıyor ve kahverengi keten örtüye sarılmış defter yapraklarını düşürüyor birbiri ardına. Çabuk davranmalıyım. Düşen ilk yaprağı okuyorum: "dinle karanlığın esintisini duyuyor musun? bakıyorum elgince ben bu mutluluğa bağımlısıyım ben kendi umutsuzluğumun." Bir de kâğıdın sol at köşesinde minnacık harflerle belli belirsiz not. Tanıyorum silikliğine rağmen. Annemin el yazısı: " hep yanımda" diyor. Bütün bu fotoğraflara bakmamı beklemiyor herhalde her neyse olan şey şimdi. Ben salyamı düşünüyorum hâlâ. Hay aksi! Duramıyor bir türlü. Dere yatağından bozma bir yol oldu akıyor sanki! Biraz da katılaştı mı ne? Atık mı oldum katık mı insan mı hayvan mı belli değil. Yerle bir oldum. Sıfır noktası. N'apsam bilemiyorum. Doğrulup kalksam ağzım burnum salya içinde kalacak. Şurada eğilmiş iki büklüm kalsam belim ağrıdan kopacak. Şehir kalabalığının uğultusu kulak mememe yapışıyor. Epeyce yaklaşmışım demek. Bu salya da nereden çıktı şimdi? Tam eve dönerken. Salyalı mı gideceğim anneme şimdi? Güç bela doğruluyorum. Paltomdan içeriye sokuyorum salyamı. Bir atkıyı içime sokar gibi. Gömleğimin düğmelerinin arasından ite kaka göğsüme yapıştırıyorum salyamı. Nedense kalınlığını atıyor üstünden, incecik zar gibi bütün göğsümü kaplıyor. Aman kaplasın. Dışarıya sızmasın da. Beni birkaç saat idare etsin yeter! Çok geçmeden hafif okaliptüs kokusu dolmaya başlıyor burnuma. Salyam naneli şimdi! Ferahlatıyor bedenimi. Adımlarımı tekrar düzene sokmaya çalışırken aromaterapi masaj odasındaymışım gibi hissetmeye başlıyorum. Hem de çılgınlığa, şehre bu kadar yaklaşmışken. Birbirine bağlanan tekinsiz geçitlerin, yarım kalmış köprülerin, üstü çıkmış kaldırımların, bozuk ışıkların neresinden geçeceğimi bilmeden yürüyorum. Kimi zaman yarı tanıdık kavşaklardan atlıyorum. Otobüs duraklarındaki kalabalığın arasından geçerken salyamın beni ele vereceğinden korkuyorum. Ellerimi göğsüme iyice bastırıyorum. Hatta farkında olmaksızın göğsümü ovalıyorum. Okaliptüs kokuyorum. Yanıyorum kokudan. Giderek cismanileşiyor koku. Vicdanım oluveriyor, kim bilir. Naneli ferah bir esinti diye düşünmek istiyorum belki de vicdanı. Çoğu kez bol tarçınlı, bol karanfilli çünkü. Karanfil ağız kokusunu yok eder; karanfil burnun biraz alt kısmındaki vicdanın da kokusunu alır. Geriye tarçın kalır. Kabuklu. Bu esnada hangi kaldırımdan gidip de hangi sokağa sapacağımı kurguluyorum. Beykoz sırtlarından kopmuşum, koparılmışım. Oradan ineli epey oluyor. Şu dik yokuşu da tırmandım mı kadim dost incir ağacını göreceğim. Küçüklüğünden beri bir elma ağacının gölgesinde büyük mutluluk duyan Buddha gibi oturacağım gölgesinde. Ağacın çevresinde döneceğim, adaklar adayacağım. Çürümeyeceğim, ama aydınlanamayacağım da. Annemin nasırlı, benim siğilli ellerimin dermanı asırlık incir sütünden akıl isteyeceğim yine. İncirden akıl istemek çok yerinde olur. Salyalı biri olarak ne yapmam gerektiğini, bu yeni durumumla nasıl başa çıkacağımı en güzel incir ağacı söyler. Bilmecelerinden tadacağım sonra. Dal üstünde darı ambarı. Dalda karga kakıverdim arga, karnında bir avuç kavurga. Yaklaşıyorum. Güneye açık iki katlı ahşap evin önünde duruyorum. Yıkık dökük ve ıslak duruyor. Bembeyaz boyasından eser kalmamış. Hüzünlü bir kuş kafesini andırıyor. Önünde azıcık bahçesi kalmış. Ama asırlık incir ağacı evin hemen sağ gerisinde. Onunla birazdan ilgileneceğim. Törensel olmalı. Önce annemi görmeliyim. Ürkek, tedirginim. Ama hâlâ salyalıyım, hâlâ okaliptüslüyüm. Zile basıyorum. Zaman makinesini bizzat yönetiyorum şimdi. Geçmiş, şimdi, gelecek. Gelecek, şimdi, geçmiş. Şimdi, gelecek, geçmiş. Şimdi, geçmiş, gelecek. Hiç geçmemiş, şu an var olmayan, hiç gelmeyecek. Hepsi aynı anda var oluyor. Çok film izliyorum, biliyorum. Ama hepsi Borges'in yolları çatallanan bahçesinin ürünü. Ya ben neyin ürünüyüm? Atık, katık sorusuna geri dönmek istiyorum. Ama kafa dağıtıcı sorular sormayı bırakıyorum. Kapı yavaşça açılıyor. Annemin başına karlar yağmış. Yüzündeyse yine yağmur bulutları. Tuhaf biçimde hâlâ keçe tokalarını takıyor. Karlı, keçeli, bulutlu kadın. Başımdaki mor berenin altında benim saçımı da lastikli keçe toka tutuyor. O an nasıl kurtulmak istiyorum o keçe tokadan! Hırsla başımdaki bereyi çıkarıyorum. Tokayı neredeyse hunharca ayırıyorum saçımdan. Annem şaşırmamış görünüyor. Uzak sarılıyoruz birbirimize. Uzak hal hatır soruyoruz. Uzak hava su konuşuyoruz. Bahçenin bakımsızlığından, incir ağacından söz ediyoruz ara sıra. Annem içine konuşuyor. Ne oluyor, anlat diyorum. Bir sorun mu var diye soruyorum. Mutfak diye geveliyor. Musluk diyor. Musluk bozuldu galiba. Başı sürekli akıtıyor. Öyle böyle değil. Uyuyamıyorum musluk sesinden-tıp tıp tıp tıp… Beni delirtiyor. Peki. Ben bir bakayım musluğa diyorum. Keçe tokadan kurtulduğuma seviniyorum. Bir ayna olsa da kendime baksam. Saçıma kar düşüyor mu bu evde diye merak ediyorum. Ama onu da incir ağacı gibi sonraya bırakıyorum. Mutfağa giriyorum. Sağ tarafıma düşen tencere teflon yığınına bakmaksızın musluğa yöneliyorum. Tıp tıp. Tıp tıp. Tıp tıp tıp… Bakıyorum öylece kısa bir süre. Sonra bir hışımla iki elimi de paltomdan içeriye sokuyorum. Paltomu üstümden çıkarmadığımı o an fark ediyorum. Ziyaretçi. Gömleğimin düğmelerini açıp göğsüme zar gibi yapışmış olan salyamı söküyorum. Bir defterden kâğıt koparılıyormuş gibi bir ses çıkıyor. Okaliptüs kokusu mutfağı dolduruyor. İncecik olan salyam ellerimle buluşunca biraz kalınlaşıyor. Hatta ufaktan gözenekleri çıkıyor. Musluğun başına dolamaya başlıyorum. Yerini seviyor, tıp tıp sesi azalmaya başlıyor. Üç dört kez bantlıyorum. Son kez iyice döndürüyorum musluk başının etrafında. Sonra yapıştırıyorum bütünüyle. Gözenekli silikon bant gibi işe yarıyor. Musluktan inleyen tıpırtı kesiliyor. Suyu açıyorum. Sorunsuz, gürül gürül akıyor. Suyu kapıyorum. Gömleğimi ilikliyorum. Paltomu kapıyorum, iyice sarınıyorum. Salona geçiyorum. Tamam, diyorum. Halloldu. Artık akıtmıyor. Akıtmayacak. Üzülme. Annem uzak teşekkür ediyor bana. Çay içelim, biraz otur diyor. Birazdan diye sesleniyorum ona. Kapıdayım şimdi. İncir ağacına bir bakayım, ondan sonra diyorum. Burnumda incir kokusuyla yürüyorum. * Furuğ Ferruhzad'dan "Rüzgâr Bizi Götürecek" şiirinden bir dize.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR